Medyascope.tv

Hopa’daki sel felaketini şehir plancısı İkbal Polat ile konuştuk

24 Ağustos 2015 günü Hopa’da yaşanan sel felaketinden hemen sonra Periscope yayınında şehir plancısı İkbal Polat ile konuştuk. Bu söyleşinin deşifresini Sedat Ateş yayına hazırladı.

RŞ: Merhaba. Bugün Hopa’yı konuşacağız. Hopalıyım. Doğduğum Orta Hopa Mahallesi’nde özellikle çok büyük kayıplar var. Hopa’daki sel felaketini bir şehir plancısı ile, İkbal Polat ile konuşacağız. Hopa’daki akrabalarım ve siyasetle ilgili bazı kişilerden edindiğim bilgiye göre Hopa’da durum gerçekten vahim. Özellikle elektrik ve su kesintisi var; bunun birkaç gün sürebileceği söyleniyor. Atık su konusunda da sorun var ve bu da bulaşıcı hastalık tehlikesini gündeme getiriyor. Eski belediye başkanı Yılmaz Topaloğlu bana “Eğer bir hafta boyunca hava açık olur ve geceli gündüzlü çalışılırsa iş makineleri vs. ile o oluşan çamur vs. ancak toparlanabilir” dedi. Yani Hopa’nın ayağa kalkması için hem hava koşullarının bir ölçüde iyileşmesi hem de çok yoğun bir çalışma gerekiyor. Aynı zamanda şöyle bir sorun var tabii, bu tür afetlerde bildiğim kadarıyla resmi çalışmalar ile sivil çalışmalar arasında hep bir uyumsuzluk olur. Böyle bir koordinasyonsuzluk var. Devlet sivil toplumu fazla bulaştırmayı sevmez genellikle. Mesela şu âna kadar bir kampanya açılmış değil, kampanya açılırsa devlet mi yoksa sivil toplum mu açacak, beraber mi açacaklar? Bütün bunlar tartışılıyor. Son seçimde Hopa’da Adalet ve Kalkınma Partisi belediyeyi kazandı, ama Hopa geleneksel olarak sol bir yer olduğu için de siyasi anlamda birtakım sorunlar çıkabilir. Turan Lokumcu bana, “ben en son böyle bir yağmuru 1956’da gördüm” dedi. Yılmaz Topaloğlu da Turan amca ile aynı şeyi söyledi. Gerçekten vahim bir yağış olmuş bir kere, bunda herkes mutabık, yani olağanüstü bir şey olmuş. Yılmaz Topaloğlu’nun özellikle vurguladığı gibi, ki başkaları da bunu söylüyor, felaketin nedeni tek başına bu değil, işin içerisinde insan unsuru da var. Hatta eski belediye başkanı olarak kendisinin de sorumluluğu olduğunu söyledi. Hopa üzerinden önce genel olarak baktığımızda afetler nasıl afet haline geliyor, doğal hareketler nasıl afete dönüşüyor?

Polat: Şimdi bu her afet durumunda biz bunu konuşuyoruz aslında, konuşmaya başlıyoruz, ama bu konuşmaya başladığımız şey tam olgunlaşamıyor. Bu da nedir? Bir kamu yönetimi meselesi. Biz 17 Ağustos depreminde de onu gördük, şimdi de aslında onu görüyoruz. Bu doğal afetler dediğimiz, deprem olsun, sel olsun her türlü doğalgaz, yangın, dere yatakları meselesi, deprem, sel meselesi tüm bu afetin her türlü biçiminde – ki bundan sonra daha çok yaşayacağız bunları, çünkü küresel iklim değişikliği bilim insanları tarafından artık ispatlanır bir şekilde ortaya konulmuş durumda, bu tür iklim değişikliğine bağlı olağanüstü halleri yaşayacağız ve gündelik yaşamımızda bunları göreceğiz artık. Bunu ekolojistler, Yeşil hareket yıllardır söylüyor ve biz bunu artık görmeye başladık. Bu çerçevede karşımıza bir kamu yönetimi sorunu çıkıyor. Biz kamu yönetiminin çöktüğünü görüyoruz, çünkü bütün bu afet olayları sırasında gördüğümüz sonuç şu: suçlu kim? Yani burada binalar yıkılıyor, dere yataklarında yapılaşma söz konusu ya da örneğin bu kriz meselesi, krizin yönetimi meselesi, sivil toplum mu devreye girecek, kamu mu yapacak? Tüm bu konularda sorumlunun kim olduğunu bulamıyoruz, yani belediye mi, merkezi idare mi, Valilik mi, Kaymakamlık mı?

RŞ: Hepsi beraber.

Polat: Sivil toplum mu, yurttaş mı, özel sektör mü, müteahhit mi, mühendis mi, uzman mı, şehir plancısı mı? Kim? Buna ilişkin cevabı 17 Ağustos’ta da bulamadık, Hopa’da da bulamayacağız bu sorunun cevabını. Burada tartışmamız gereken bu afet meselesiyle ilgili tabii ki bir iklim değişikliğini konuşmamız gerekiyor, bir kentleşme meselesini, planlama disiplininin gereklerini konuşmamız gerekiyor, ama bence buradaki esas mesele kamu yönetimi meselesi. Yani bizim kentsel ya da kırsal yerleşim alanlarımızın yönetimini ve planlamasını kim yapacak? Buna ilişkin baktığımızda Karadeniz’de de bunu görüyoruz, İstanbul’da da bu sorunu, yetki kargaşası sorununu görüyoruz; seçilmişlerle atanmışların nerede nasıl yetki paylaştığına ilişkin bir şey göremiyoruz.

RŞ: Depreme atıfta bulunuyorsunuz. Depremdeki en büyük olay, hatırlıyorum, hep akıllarda kalacak olan sivil toplumun deprem sonrasındaki seferber oluşuydu, hatta Türkiye için devrim niteliğinde görülmüştü. Ama nedense daha sonraki afetlerde daha az görüldü. O olayın çapı nedeniyle mi böyle olmuştu, onu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Polat: Ben de o dönem 17 Ağustos depreminde sivil toplumda gönüllü çalışanlardandım. Biraz tabii çapı nedeniyle, Marmara Bölgesi’nde olması nedeniyle büyük bir etkisi vardı. Biraz da kamu afet durumlarını yönetme konusunda bir yol kat etti ama bu yol kat ediş daha çok krizin yönetimine dair, yani önlenmesine dair, yapılması gereken planlamalara dair herhangi bir yol kat etmediğini görüyoruz. Mesela 17 Ağustos’tan sonra 2002’den sonraki süreçte bir kamu yönetimi reform taslağı konuldu. Aslında AKP yönetiminin getirdiği bir taslaktı ve o taslağın arka planında biraz 17 Ağustos da vardı.

RŞ: Ona izin vermediler.

Polat: Vermediler.

RŞ: Devletin o zaman hâlâ güçlü olan odakları buna izin vermedi.

Polat: Vermedi, parça parça çıktı. 2005’te çok küçük düzenlemeler oldu ve onun dışında bir şey olmadı.

RŞ: İsterseniz Hopa’ya gelelim. Ben Hopa’yı zaten biliyorum, siz de biliyorsunuz. Şöyle bir olay var: Bir kere bizim Doğu Karadeniz’de toprak yok, daha doğrusu az; az olduğu için de o topraklara her şey, yapı, vs. o daracık alana sıkıştırılmak isteniyor. Bir taraftan fındık, çay vb., öteki taraftan da dere yatağına ev kurmak gibi. Ama oraya ev kurulmazsa nereye kurulacak gibi, böyle çok da somut bir şey var. Bakıldığı zaman da bu olaylarda insanlar bir anlamda bile bile lades oluyorlar. Olayın böyle bir boyutu var. Bir diğer boyut da, mesela Hopa’da bir şey olduğu zaman ya da Doğu Karadeniz’de bir şey olduğu zaman insanlar hemen Doğu Karadeniz otoyolu diyor, HES’ler vb. diyor. Bunların hangisi, ne derece etkilidir?

Polat: Elbette Karadeniz’in kendine özgü bir mimarisi, bir yerleşim dokusu var. Bunları oturup incelediğimiz zaman o geleneksel yapılaşmanın, geleneksel yerleşimin ne olduğunu görüyoruz. Onun dışındaki gerek otoyol, gerek HES, şimdi Yeşil Yol dediğimiz üstten giden yol projesine baktığımız zaman, merkezi idarenin aslında müdahaleleri olduğunu görüyoruz. Bu müdahalelerle o topografyanın, o coğrafyanın yüzyıllardır biriktirdiği o geleneksel yerleşim ve ahşap yapı sorununun hâkim olduğu yerler oralar, buna bir müdahale olduğunu da görüyoruz. Yani o merkezden yapılan müdahaleyle yerelin geleneksel tipolojisinin çatıştığını görüyoruz. Mesela geçen yıl Samsun’da dere yatağındaki TOKİ yapılaşmasında yine can kayıpları olmuştu, bir sel olmuştu ve dere yatağı taşmıştı, orada da yine epey bir kaybımız olmuştu. Karadeniz’de her yıl, örneğin Samsun’da, Rize’de ya da bugün de Hopa’da olmak üzere bu tür felaketler yaşanıyor. Burada ben yine sürekli şuna geleceğim: yerel olan kendi planlamasını, kendi yönetim ve karar sürecini, kendi doğal koşullarına göre yapacak mı, yapmayacak mı? Yani siz onu yapıyorsunuz yıllardır orada, Karadenizlilerin biriktirdiği bir kültür var, o dağınık yerleşim dediğimiz, ahşap yapı kültürü dediğimiz bir kültür var; siz o kültürü merkezden yaptığınız, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’ndan ya da TOKİ’ler aracılığıyla ya da şimdi Kalkınma Bakanlığı’nda kurulmuş bir Doğu Anadolu Projesi Birliği var, işte o Yeşil Yol’u planlayan da, o GAP’ın DOP’u, aslında DOKAP dediğimiz DOKAP’larla merkezi idarenin müdahaleleriyle irdeliyorsunuz. Dolayısıyla TOKİ’nin bir standardı var Hakkari’ye de onu yapıyor Hopa’ya ya da Samsun’a da onu yapıyor, Bursa’ya da. TOKİ’nin geliştirdiği standardı Türkiye’nin her yerinde iklimi ne olursa olsun coğrafyası ne olursa olsun…

RŞ: Bir tek tipleşme

Polat: Evet, oranın geleneği, toplumsal yapısı ne olursa olsun onu yapıyor ve sonuç…

RŞ: Şimdi bunlar çok önemli, bir tarafta da şöyle bir şey var: Doğaya müdahalenin, özellikle devlet eliyle müdahalenin yanı sıra hani “doğanın laneti” gibi bir şey de var. O bölgeden gelen birisiyim, o bölgeyi, o bölgenin coğrafyasını, doğasını bilen ve etkilenmemek mümkün değil tabii; bu tür olaylar olduğu zaman hemen akla bir lanet konusu geliyor, böyle bir boyutu var değil mi işin?

Polat: Mesela şimdi Hopalılar şunu konuşuyorlar: Deniz doldurulduğu için bu dolgunun da intikamını alacak.

RŞ: Daha sonra, henüz gelmedi, sıra onda yani?..

Polat: Daha sonra, evet. Şimdiki intikam yukarıdaki HES’ler nedeniyle… Twitter’da bir yurttaşımız şunu sormuş: “Dere yataklarında yapılaşma olur mu? Şehir plancısı açıkla” diye. Şimdi yataklar da değişti, yani HES’lerin debisini artırabilmek için yatakların yerleri değiştiriliyor. Dolayısıyla faydalı yerin değiştirildiği gibi yatakların da yerleri değiştiği için sizin planlamanızın da hükmü kalmıyor, çünkü merkezi idare orada HES yapımına izin veriyor, HES yapımında da yatakların yolları yerleri değişiyor. Dolayısıyla coğrafyayı takip edemez hale geliyorsunuz.

RŞ: Peki şunu sorayım: Ben en son Hopa’ya gittiğimde giderek daha çirkinleşmiş bir yapılaşma hali gördüm. Bu hakikaten planla mı oluyor, plansızlıkla mı oluyor?

Polat: Bu yönetimsizlikle oluyor.

RŞ: Yani ortada bir plan var mı? Yapılan o çirkin binalar vb. hepsi bir plan dahilinde mi?

Polat: Sonuçta bir plan var, ama bu oradaki halkın ürettiği bir plan olmadığı için, merkezde kimsenin bilmediği dolayısıyla da delinebilir plan tadilatlarıyla… Şu an Türkiye’deki 2000 küsur belediyenin ilçe belediyeleri her ayın ilk haftası meclis toplantısı yapar, o ilk meclis toplantılarına baktığınız zaman plan tadilatlarından başka gündem yoktur. Bugün İstanbul Büyükşehir Belediye’sinde de bu böyledir, Artvin Belediyesi’nde de böyledir.

RŞ: Tamam bütün bunlar doğru, merkezden müdahaleler vb. ama ben mesela şunu biliyorum, en son Hopa’ya gittiğimde teyzemlerin Kıse’de, Sugören köyünde çok güzel bir evleri vardı. Benim çocukluğum, Şubat tatillerinde özellikle orada geçerdi, köy evinde. Köy evi hâlâ duruyor ama boş gibi. Aşağıda herkesin çirkin çirkin apartman daireleri var ve bunu kendileri de, mesela teyzemin çocukları da diyorlar, ‘ya o güzel evi bıraktık buradayız ama ne yapalım’ falan diyorlar. Böyle bir şey de var. Şimdi herkesin aklına Doğu Karadeniz deyince o sizin söylediğiniz ahşap binalar geliyor, ama özellikle aşağılara inildiğinde ahşap falan da yok ve insanlar kendileri yapıyor bunu. İnsanın o modernlikle ya da her neyse onunla kurduğu ilişkinin de bu yaşananlarda doğrudan bir payı da var herhalde.

Polat: Evet, evet. Trabzon’dan Hopa Kemalpaşa, Batum’a kadarki o sahile baktığımız zaman maalesef dediğiniz gibi, emsalin yoğun olduğu, on katlı, yirmi katlı betonarme binaları orada görüyoruz, tabii tabii, insan yapıyor bunu, yani ruhsat alarak…

RŞ: Şimdi izleyicilerden gelen birkaç soruya bakalım. “Karadeniz sahil yolunun bu afette etkisi var mı?” diye bir soru var. Kısmen bahsettik ama direkt yok sanki.

Polat: Direkt yok, evet.

RŞ: Bu olayda yok, çünkü yukarıdaki yerlerde olmuş bir şey. “Amerika’da da benzer ve hatta daha büyük afetler yaşanıyor, onların da mı şehir planlaması kötü yoksa bazen kaçınılmaz mı oluyor bu afetler?”

Polat: Başta bahsettiğimiz gibi aslında bu küresel iklim değişikliğine dünyanın hiçbir kenti hazır değil. Sadece bizim yaşadığımız bir sorun değil bu, bütün dünyada yaşanıyor, kentler iklim değişikliğine hazır değil, ama ne yapıyor bu ülkelerin kamu yönetimleri, kentlerini iklim değişikliğine uygun hale getirmeye çalışıyorlar. Bizdeki sorun böyle bir hazırlanma sürecinin olmaması ve hâlâ 17 Ağustos’tan bugüne akıllanamamış olmamız, ve hâlâ kamu yönetimini düzenlemedik. Çok küçük bir örnek vereyim: 2005’teki bu söylediğiniz kamu yönetimi reformu düzenlemesi ile ilgili olarak, 2005 yılına kadar bir belediye başkanı kentini terk ederken kaymakamdan izin almak zorundaydı. Yani Hopa belediye başkanı Hopa’dan çıkarken, ‘ben Hopa’dan çıkıyorum, Artvin’e gideceğim, haberin olsun’ demek zorundaydı. Yani merkezin yerel üzerinde vesayetinin sert olduğu…

RŞ: Bir atanmışın seçilmiş üzerindeki vesayeti…

Polat: Evet atanmışın seçilmiş üzerinde vesayetinin olduğu böyle bir merkeziyetçi yapı var. Siz bu kadar geniş bir coğrafyayı, bu kadar yoğun ve çeşitlilik gösteren bir nüfusa sahip bir coğrafyayı Ankara’dan yönetemiyorsunuz. Yönetemiyorsunuz, zira bu Hopa’da da çıkıyor karşımıza İstanbul’da da çıkıyor, her yerde çıkıyor.

RŞ: Tam bu noktada bir soru var. “Başta Ankara olmak üzere İzmir ve İstanbul’da da seller yaşanıyor, yağmurlar yağdığında seller yaşanıyor. Bunun çözümü bu saatten sonra mümkün mü yoksa tren kaçtı mı?”

Polat: Tabii bu hemen bir gecede çözümlenemez, bir anda hiçbir şey olmaz, ama ilk etapta yönetim meselesini tartışmamız, yerelleşmeyi, “kentlerimizi kim yönetiyor”u tartışmamız gerekiyor. Bizim yaşadığımız kentleri kim yönetiyor? Sivil toplum ne kadar yönetiyor? Ya da seçtiğimiz belediye başkanları ne kadar yönetiyor? Merkez buna nasıl müdahale ediyor? Uzmanlar ne kadar yönetebiliyor? Şehir plancısının bunda ne kadar rolü var? İnşaat mühendislerinin, vb. disiplinlerin ve tarafların kentlere dair ne kadar söz sahibi olduğunu tartışmamız gerekiyor. Bu nedenle bu afet konusu, sel konusu diğer bütün meselelerde kitlendiğimiz nokta kamu yönetimi sorunu.

RŞ: Evet, burada noktalayalım.  Tekrar şunu söyleyelim, benim en son konuştuğumda on civarı kayıp olduğu, yani hayatını kaybeden olduğu tahmin ediliyordu. Yirmi gibi rakamlar var, o rakamlar olmayabilir. Ben bir de şunu anlamıyorum, her kötü şeyde insanlar özellikle sosyal medyada en yüksek rakamla başlıyorlar, olabilir tabii böyle bir ihtimal var, ama şöyle bir şey söylediler: Bu tür olaylarda küçük yerlerde özellikle bu tür kayıplar çabuk belli olur. Şu âna kadar on civarı olduğu söyleniyor. Tabii hâlâ sorun var. Hopa’da hâlâ çok ciddi elektrik ve su sorunu var. Yardımların organizasyonu ve koordinasyonu meselesi var. Çok yoğun çalışmak gerekiyor, çalışma gecikirse özellikle atık sular nedeniyle salgın hastalık gibi tehlikeler var. Ama şunu da biliyoruz ki Hopa gerçekten Türkiye’de çok önemli bir yer, yani Türkiye’de adı çok konuşulan ilçelerden biri herhalde. Bunu Hopalı olarak söylemiyorum, belki biraz da fazla konuşuluyor, üzerimizde bir yük de oluyor Hopalılar olarak, ama Hopa bunu bir şekilde atlatacaktır diye tahmin ediyorum. Bunu özellikle bir dayanışma ruhuyla kendi içlerinde değerlendirebilirler ama onun dışında ülke çapında bir dayanışmanın gerçekleştirilmesi, mesela Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’nin yardım talebi olduğunu söylediler, başka yerlerden de büyük bir ihtimalle vardır. Ve umarız ki havalar da biraz düzelir, çünkü yeni yağmurlar olursa çok daha tehlikeli birtakım sorunlar çıkabilir.

Bunlar da ilginizi çekebilir: