Medyascope.tv

Çaresizim ve korkuyorum

“Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı/ Söz ola ağulu aşı, bal ile yağ ede bir söz” der Yunus Emre. Ben sözümün, iki buçuk yıldan fazla süren barış ve görece huzurlu ortamı zehirleyen ve yeniden başlayan savaşı kesecek kadar etkili olmayacağını biliyorum. Lakin en başta kendime, çocuklarıma, halkıma ve insanlığıma olan sorumluluğumdan dolayı bir iki şeyi kayda geçirmek istiyorum. Çünkü birbirimizi yok etmek, etkisiz hale getirmek için denemediğimiz yol kalmadı. Artık, bir kez dahi olsa ciddi bir şekilde, şartsız şurtsuz, amasız ve ancaksız bir barışı denemenin vakti geldi. Geçiyor bile. Zira korkuyorum… ürperiyorum. Bu günlerde, zaman zaman kendimi derin düşüncelere dalmış, korku ve ürpertiyle uyanıyor, o korkunç düşünceler içinde kendimi neredeyse ağlamaklı buluyorum. Çünkü köylerimi, şehirlerimi ve ülkemi yakıp yıkmaya çalışan tarafların acımasızlığını da, gaddarlığını da biliyorum.

Hangi tarafın acımasız, hangisinin gaddar olduğunu özellikle belirtmeme gerek yok. Ortada bir iktidar savaşı var ve biri kaybolmakta olduğunu sandığı otorite-iktidarını tekrar oluşturmaya çalışırken; diğeri berikinin zaafından yararlanarak otorite-iktidar olmaya çabalıyor. Ben iktidar ve otorite olma mücadelelerinin ne kadar acımasız ve merhametten uzak olabileceğini tarihin derinliklerinden beri biliyorum. Tarihteki örnekleri çokça olmasına rağmen, özellikle benim de mensubu bulunduğum Hz. Muhammed S.A.S. in, “Ben bir oda isem, o benim kapımdır” dediği amcazadesi, evlatlığı ve damadı Hz. Ali ile; en çok sevdiği insan olan Hz. Ayşe arasındaki iktidar savaşı bu gün bile hayatımızı etkilemektedir. Dolayısıyla ben otoritesini sağlamlaştırma veya otorite boşluğunu doldurmanın o şehevi arzusunu biliyorum. İnsanları eğitme, insanları gütme ve yönetme arzusu…

Korkuyorum… Çünkü ben ve çocuklarım hazırlıksız bir şekilde korkunç bir savaşın tam ortasında kaldık. İktidar için, “evvel ebed devlet bekası” için beşikteki kardeşini veya oğlunu katletmiş bir geleneği kutsayan –hepsi öyle değil ise de- bir devlet ile ; 19. ve 20. yüzyılın bütün berbat ideoloji ve fikirlerin yoğunlaşmış ifadesi olduğunu sanan bir Örgütün iktidar mücadelesinin ülkemi harabeye çevirmesinden korkuyorum.

Ergenliğe daha yeni adım atan kızlarım Nûjîn ve Nûbihar ile daha ilkokul birinci sınıfa gönderme keyfini yaşayamadığımız oğlum Dildar Azad’ın kör bir kurşuna mı, yoksa bir roketatarın o korkunç lavlarına mı, bir mayına yoksa bir bombaya mı hedef olacağını bilmiyorum. Bunlardan hiçbirine hedef olmasalar dahi, bu anlamsız ve acımasız savaşın devam etmesi halinde mültecileşmemizden korkuyorum. Hangi ülke bizi kabul edecek; binlerce vatandaşının Van’da yaşadığını bildiğim İran mı? Yoksa açlık ve yokluk tehlikesi geçirmekte olan Ermenistan mı? Kim kabul edecek bizi? Benim çocuklarımın da, komşularımızın çocuklarının da, Afganlı, İranlı ve Suriyeli çocuklar gibi ışıklarda duran her arabaya boynu bükük bir şekilde yaklaşmasını ve şoförlerin o acımasız korkunç bakışlarıyla kızlarımı, yeğenlerimi, akrabalarımı taciz edip,”ne işiniz var, niye memleketinize gitmiyorsunuz?” deyip aşağılaması ihtimali yüreğimi dağlıyor ve korkudan, çaresizlikten titriyorum… Şehirlerimde bombaların patlaması beni kahrediyor. Çocuklarımızın dilencileşmesi, fahişeleşmesi ihtimali beni çıldırtıyor. Olmayacak demeyin, bu korkunç savaş bir yıl daha devam ederse olacağı budur. Tabii ki eğer sağ kurtulabilmişlerse…

Bu ülkenin mayası inkar, imha ve asimilasyonla yoğrulmuş olabilir. Bu ülkenin yüzyıllık geçmişinde büyük sıkıntılar, yıkıntılar ve hatta katliamlar olabilir. Bu ülkede hak ve hukuk eksikliğinden tutun, yüzlerce sorun olabilir. Lakin son beş altı yıldır ağır aksak dahi olsa sürmekte olan bir “Barış Süreci” var. Hele hele son iki buçuk yıldır, gözle görülür ve elle tutulur bir huzur ve barış ortamı vardı. Artık insanlarımız her zamankinden daha umutluydu. Son iki yıldır insanlarımız, daha çok pancar topladılar, daha çok mantar topladılar ve daha çok piknik yaptılar. Daha çok hayvan beslediler ve daha fazla arı sahibi olabildiler. Memleketimin insanları daha huzurlu ve mutluydular. Öyle ki, onlar adına hareket ettiğini söyleyen siyasi parti, bize destek verin, bu umudunuzu ebedi bir barışla taçlandıralım dediklerinde, onların yaptıklarından, adaylarından hoşlanmayan vatandaşlarım dahi onlara oy verdiler. Hem de öyle bir oy verdiler ki, hiçbirisi rüyasında bile görse inanmayacaktı. Barışa elçi olacak, kardeşliğe vesile olacak 80 tane vekil seçtiler.

Niye mi? Silahlar ebediyen sussun diye. Bir daha bu topraklar da silah sesleri duyulmasın diye. Çünkü halkımın derin sağduyusu hakikati görüyordu. Biliyordu ki; “İç Güvenlik Yasası”nı çıkarmakta olan hükümet, ”kamu güvenliği ve otoritesini sağlamak” istiyordu. Onun içinde derinden derine bir savaş hazırlığı yürütüyordu. Buna karşın PKK de devletin hafifçe gevşettiği otoritesinin fevkalade kendisi tarafından doldurulduğunu ve bunun resmileşmesinin gerektiğini düşünüyordu. Şayet bu olmazsa diye, o da hazırlıklarını sürdürüyordu. İşte halkımız bu hazırlığı da görüyordu. Dolayısıyla devletle PKK’nin kapışmasından en çok kendinin zarar göreceğini de biliyordu. İşte tam da bu kapışmayı önlemek ve son iki-üç yılda bulduğu görece huzurun devamı için olanca gücüyle siyasete sarıldı. Kürdistan’ın dışındaki akrabalarını dahi tembihledi. Aman da sarılalım dedi. Sarıldılar ve de kazandılar. Hem de hiç kimsenin tahmin etmediği bir şekilde kazandılar.

Peki kazandılar da ne oldu? Hiçbir şey de olmadı. Devlet azalan otoritesini yeniden ikame etmeğe, PKK ise oluşturmaya çalıştığı otoritesini sağlamlaştırmaya karar vermişti bir kere. Dolayısıyla elbirliği ile önce siyaseti boğmaya çalıştılar. Ve milletvekilliğini kazanacağını aklından bile geçirememiş en az kırk tane milletvekilinin hevesini kursaklarında bıraktılar.

PKK’nin Kandil cenahı, HDP’nin bu kadar büyük bir başarı kazanmasını, iç ve dış desteklerle başlatmayı düşündüğü savaşın, muhtemel bir HDP koalisyonlu hükümette akamete uğrayabileceğini, kendilerinin emekli olma zamanının gelebileceğini düşündü ve daha oy sayımları dahi bitmeden, milletvekilleri seçildiklerine sevinmeden, parti halka teşekkür etmeden; “AKP’ye içerden ve dışardan destek yok” ültimatomu geldi. Zira HDP şu veya bu şekilde Ak Parti ile bir dayanışma içerisine girseydi, PKK’nin Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da silah kullanma yetkisi, becerisi ve arzusu ebediyen bitecekti.

Hükümet ortağı olmuş HDP Eşbaşkanı Sn. Demirtaş’ın Başbakan Yardımcısı ve Dış İşleri bakanı olduğunu farz edelim. Böyle bir hükümette Sayın Selahaddin Demirtaş’ın süksesi mi daha iler de olacaktı yada Sn. Başbakan’ın mı? Sn. Demirtaş’ın hükümetine karşı, PKK’nin elinde silah Kürdistan dağlarında gezebilme şansı olacak mıydı? Ya da Sn. Pervin Buldan’ın Adalet Bakanı olduğu bir ülke de, 40 yıldır Kandil’de bulunan PKK’nin önde gelenleri emekli olmak zorunda kalmayacak mıydı? Sn. Altan Tan’ın veya Sn. İdris Baluken’in yer aldığı bir hükümette, hapishanelerde hasta tutsak kalır mıydı? Öcalan içerde kalmaya devam eder miydi? Bu örnekler çoğaltılabilir.

Lakin bir de öbür taraftan baktığımızda, başta Sn. Cumhurbaşkanı olmak üzere bir kısım hükümet yetkilisi de, başlayan otorite boşluğunun PKK tarafından resmen de doldurulma ihtimaline karşı, kamu Güvenliğini tesis etmeden, HDP’li bir hükümetin onları yutacağı korkusu galebe çaldı. Bundandır ki, Sn. Başbakan kendi ontolojisine karşı olduğunu bile bile bu seçeneği hiç gündeme getirmedi bile. Zira patron kararını vermişti. İşte tarafların bu kadar şehvetle savaşa sarılmalarının, geri dönülmez ve çıkmaz sokaklar yaratmak istemelerinin asıl sebebi budur. Burada sadece devlet değil, belki devletten daha fazla PKK de suçludur. Bunu görmek insan olmanın gereğidir. Çünkü yakılıp yıkılan ülke PKK’nin kurtarmak istediği ülkedir.

“Tekrar acılar olmasın, benim yüreğim yandı, başkasını yüreği yanmasın” diyen halkımıza, analarımıza kulak verilmeli. “Kürtlerin kaybedecek bir şeyi yok” diye çokça tekrar edilen, çok beylik bir laf vardı. Ben dahi bazen söylerdim bu lafı. Lakin hayır, hem de binlerce kere hayır. Bu doğru değil. Zira ben “Kürtlerin zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyleri yok” dediğimden bu yana köprülerin altından çok sular aktı. Artık kaybedecek çok şeyimiz var. Yukarıda bu savaşın devam etmesi halinde bizi bekleyen korkunç akıbetlerin daha ötesi de olabilir. Halkımız katliama maruz kalabilir, ülkemizde iç savaş derinleşebilir ve tıpkı Afganistan da, Irak’ta ve Suriye’de olduğu gibi onlarca grup türeyebilir. Bu savaş örgütle devletin savaşı olmaktan çıkıp Türk’le Kürdün, Kürt’le Kürdün ve diğer etnisitelerin iç savaşı olabilir. Her şey bizim kontrolümüzde diye düşünülmesin. Bundan beş yıl önceki Suriye’yi, on yıl önceki Irak’ı, üç yıl önceki Mısır’ı, üç yıl önceki Yemen’i düşünün ve şimdiki hallerini görün…

Artık kaybedecek çok şeyimiz var; evlerimiz, köylerimiz, kasaba ve şehirlerimiz var. Belediyelerimiz, milletvekillerimiz var. Hepsinden önemlisi çocuklarımızın canı var. Onu kaybedebilme lüksümüz yok. En kötü barışın en iyi savaştan daha iyi olduğunu unutmamalıyız. Zira “Def’i mefasid celbi menaf’iden evladır” demiş büyüklerimiz. Biz bugün gerek bölgemizde ve gerekse de dünyada barışın, kardeşliğin elçileri olmalıyız. Meşru müdafaadan başka hiçbir şekilde silaha tevessül etmemeliyiz. Barış ve huzur ortamına geri dönmeliyiz…

Bunun için de başta Cumhurbaşkanımız ve hükümetimiz olmak üzere, diğer siyasal parti ve grupların da HDP’nin seçim barajını yıkmasını hazmetmeleri, onunla bir ortaklaşma ve dayanışmadan doğacak sinerjinin farkında olmaları gerekir. HDP’nin başarısını hazmetmesine PKK de dahil olmalı. Netice itibariyle bu onların ve onların önderliğinin projesidir. Halkımız onların bu projesine destek verdi, onlarda halkımızı pişman etmemeli. Ben bu satırları yazarken, Yüksekova’dan, Silvan’dan ve ya başka yerlerden gelebilecek kötü haberlerin korkusundan internet haberlerine bakamıyorum… Lütfen bize bu acıları ve korkuları yaşatmayın. Zira ölen çocuklarımız, ister Ekin Van gibi gerillalar olsun, isterse Şirvan yolunda mayınla parçalanan asker çocuklar olsun, hepsi de bizim çocuklarımız. Hepsi de ana kuzusu…

Son kelimem şudur, PKK elini tetikten çekmeli, ateşkes ilan etmeli ve silahlarını gömeceğini taahhüt etmeli. Devlet de başta iç Kürtlerin ve sonra da dış Kürtlerin sorunları olmak üzere, bu ülkede bütün insan hakları sorunlarını adalet çerçevesinde çözmeye çalışmalıdır… Operasyonlardan vazgeçmeli ve bir genel affı gündemine almalıdır. İşte o zaman biz geleceğimizden emin olabiliriz.

Bunlar da ilginizi çekebilir: