Medyascope.tv

60. yılında 6-7 Eylül olaylarını Rıdvan Akar ile konuşuyoruz

 

  1. yılında 6-7 Eylül 1955 olaylarını, bu konuda araştırmaları olan gazeteci Rıdvan Akar ile Periscope yayınında konuştuk. Söyleşinin deşifresini Sedat Ateş yayına hazırladı.

RÇ: Bugün 6-7 Eylül olaylarının, İstanbul’da gayrimüslimlere karşı yaşanan utanç verici hadiselerin 60. yılı. Bunu gazeteci arkadaşım, meslektaşım Rıdvan Akar’la konuşacağız. Sen gazeteciliğe ek olarak Varlık Vergisi ile ilgili master tezi yapmıştın, o da gayrimüslimlere yönelik, ama esas olarak da  6-7 Eylül’ün de belgeselini çektin. Ne zaman yapmıştın bunu?

Akar: 50. yılında yapmıştım, on yıl geçmiş üzerinden.

RÇ: Bilmeyenler için hızlı bir şekilde üzerinden geçelim, 6-7 Eylül’de ne oldu?

Akar: 6-7 Eylül aslında Kıbrıs nedeniyle ortaya çıkan bir sendromdu. Kıbrıs’ta Kıbrıs’ın bağımsızlık mücadelesinin verildiği dönemde Türkiye Kıbrıs’ı dış politikasının önceliklileri arasına almıyordu. Türkiye açısından Kıbrıs diye bir sorun yoktu. Nitekim dönemin devlet bakanı Fuat Köprülü’ye, “Türkiye Kıbrıs konusunda ne düşünüyor?” diye sorduklarında, “Türkiye’nin Kıbrıs diye bir sorunu yoktur ki bir politikası olsun,” cevabını vermişti. Bugün bizlere çok garip gelebilir ama o dönemde Türkiye Kıbrıs’ta İngiliz sömürgeciliğinin devam etmesi, yani statükonun devam etmesi gerektiğini savunuyordu. Ancak İngilizler Kıbrıs konusunda çözüm arayışlarına girdiklerinde ve Türkiye’de de özellikle Hürriyet gazetesinin önderliğinde taksim tartışmalarının (Kıbrıs taksim edilmeli) olduğu dönemde İngiltere’de bir konferans düzenlendi. İngiltere Kıbrıs sorununun aktörleri olarak gördüğü Yunanistan, Türkiye, Kıbrıs Türkleri ve Kıbrıs Rumlarını o toplantıda bir araya getirdi. Ve Türkiye politikasız olduğu için en sıkışık olan taraf oydu. Bunun üzerine toplantıya katılan Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, Adnan Menderes’e bir kripto yollayarak orada elini rahatlatacak, Türkiye’de birtakım şeylerin gerçekleştirilmesi talebinde bulundu.

RÇ: Konferans sırasında mı?

Akar: Evet konferans sırasında, Londra’dan bir talepti bu. İşte tam buna paralel olarak Atina’da Atatürk’ün evine el yapımı bir bomba konuldu. Yunan polisinin iddialarına göre bu el yapımı bomba Oktay Engin (ki Selanik Üniversitesi’nde bir öğrenciydi) ve kavas Hasan Uçar tarafından konulmuştu. Gerçekten de bombanın yapılan bütün analizlerde oraya konması imkânsızdı, önünde altı metre kadar bir şey vardı, dışarıdan atılması imkânsızdı…

RÇ: İçeriden konulmuştu…

Akar: İçeriden konulmuştu ve bombanın patlamasıyla birlikte İstanbul’da daha önceden yapılmış olan hazırlıklar kuvveden fiile dönüştü. Selanik’te bomba konulmasından bir gün önce akşamdan kamyonlara ve otobüslere bindirilmiş hazır kıtalar, Anadolu’nun değişik yerlerinden İstanbul’a doğru hareket etmişlerdi. Daha sonra Yassıada’da tanıklardan biri, bir benzin istasyonu sahibi, kamyon dolusu insanı gördüğünde, nereye gidiyorsunuz diye sorduğunda, kalabalığın, “İstanbul’a, ganimete gidiyoruz” cevabını verdiklerini ifade eder. Bu topluluklar daha önce İstanbul’a getirildi ve Tekstil-İş Sendikası o dönemde onlara bayrak hazırlamıştı; Şoförler Derneği bu insanların İstanbul içinde taşınmalarını organize etmişti. Kamyonlarla daha önceden herkese aynı tip balta, sopa ve her gruba birer tane demir kesmek için makas verilmişti. Hatta belli gruplarda yaralanmalara karşı sağlık yapıları bile oluşturulmuştu.

RÇ: Hedef burada gayrimüslimler miydi?

Akar: Hedef gayrimüslimler.

RÇ: Peki, olay Yunanistan’da geçiyor, sadece Rumlar mı, yoksa Ermeniler ve Yahudiler de var mı?

Akar: Daha sonrasında, yani pogrom başladığında tabii ki Ermeniler, Yahudiler, hatta yabancılar da bundan etkileniyorlar. Ona birazdan geleceğim, çok kabaca büyük resmi çizmeye çalışıyorum. Bu sürecin başlamasıyla birlikte özellikle öğrenci derneklerinin önderliğinde, yani belli öğrenci toplulukları İstanbul’a getirilmiş olan kıtaların başında liderlik etmeye başladılar. Ve İstanbul’da gergin bir bekleyiş başladı. Saat 13.00 civarında İstanbul Ekspres gazetesi yıldırım baskı yaptı ve Atatürk’ün evine bomba atıldığı haberini duyurdu Türkiye kamuoyuna. Gazete ortalama 20.000 civarında baskı yapıyordu ama o sayıyı 290.000 civarında bastı. Bir dipnot olarak söyleyeyim, gazetenin sahibi Mithat Perin sonraki yıllarda, başı derde girdiğinde MİT’e bir mektup yazacak, mektubunda “ben size çok hizmet ettim, şimdi de siz beni koruyun” talebinde bulunacaktır. Gazetenin elden ele dolaşmasıyla bir anda tansiyonda büyük bir yükseliş oldu ve İstanbul, Ankara, İzmir’de ve İstanbul’un farklı ilçelerinde aynı anda aynı saatte Rumlara dönük büyük bir saldırı gerçekleştirildi. Aslında saldırının çok ilginç bir yanı vardı, çünkü başlangıcında, özellikle bu öğrencilerin liderlik ettiği gruplara yağma yaptırılmıyordu. Yani değerli bir ürünü alıp cebine koyanlara “hop, bir dakika, onu yere at ve parçala” emri veriliyordu. Ama çok kısa süre içinde yağmacıların çeperi büyüdü, Amerikan Dışişleri Bakanlığı’nın verilerine göre 6-7 Eylül olaylarına yüz bin kişi katıldı. Yağma ve ganimet de paralel olarak başladı. İlk başlarda söylenen aslında Rumların mülksüzleştirilmesiydi, Türkiye’yle olan bağlarını zayıflatacak bir eylem tipi benimsenmişti. Dükkânları yağmalanıyordu, kullanılamaz hale getiriliyordu, ev eşyaları parçalanıyordu evlere girildiğinde; ama tabii ki başlangıçtaki o disiplin lümpenlerin de katılmasıyla çok kısa sürede değişti; kadınlara tecavüz edildi, mezarlıklar tahrip edildi, kiliseler yakıldı ve hakikaten Türkiye tarihinin en utanç verici iki gecesi yaşandı.

RÇ: Ne zaman başlıyor?

Akar: Akşama doğru başlıyor, 6’sında akşam saatlerinde başlıyor, sabaha kadar yağma ve saldırılar sürüyor. Sabah saatlerinde ortaya çıkan tablo son derece vahim. Dönemin İstanbul Valisi Fahrettin Gökay daha sonra Yassıada duruşmalarında 6-7 Eylül davasında tanıklık etti ve dedi ki: “Menderes o sırada benim yanımdaydı ve telefonda yaptığı konuşmada Fatin Rüştü Zorlu’ya, ‘istediğini yaptık bak ne hale geldi’ şeklinde bir sitemde bulundu.” Celal Bayar da İstanbul’daydı. Celal Bayar’ın “ölçüyü biraz kaçırdık galiba” şeklinde mırıldandığına tanıklık edenler yine Yassıada duruşmalarında bunu ifade ettiler. 6-7 Eylül olaylarında Rumlara ve azınlıklara ait 7 bine yakın ev, işyeri ve onlara ait kurumlar, okullar, kiliseler, vakıflar, mezarlıklar tahrip edildi.

RÇ: Hepsi önceden tespit edilmiş demek ki!

Akar: Evet, tespit edilmişti, nitekim bazı evler işaretlenmişti, özellikle Çengelköy civarında. Bu olaya katılıp tutuklananlar arasında, örneğin Demokrat Parti Kadıköy ilçe başkanı da vardı ve üstünden Kadıköy’de Rumların nerede oturduğunu gösteren bir liste çıktı. Olaylar tamamlandığında hakikaten Menderes hükümeti de büyük bir şaşkınlık içerisindeydi çünkü beklenenin çok ötesinde bir saldırı gerçekleşmişti. Bir suçlu aramaya çalıştılar ve suçlu olarak da komünistleri, sosyalistleri seçtiler ve 47 sosyalist, aralarında Aziz Nesin’in, Hasan İzzettin Dinamo’nun da olduğu 47 sosyalist o dönemde olayları tertip etmekle suçlanarak cezaevine atıldı. Bu 47 kişilik listede daha önce hayatını kaybetmiş sosyalistler de vardı; örneğin Aşçı Kadir diye bilinen dönemin önemli sosyalistlerinden biri, öncesinde hayatını kaybetmişti ama olayları tertip etmekle suçlandı. Kimi rakamlara göre hayatını daha önceden kaybetmiş olan dört sosyalist bu davadan yargılandı. Sosyalistler sekiz ay cezaevinde kaldılar. Paradoksal olan şudur: Olaylar sırasında 6000 civarında insan tutuklandı. Bunlardan 5100 tanesi İstanbul’da tutuklanmıştı. Onlar Aralık’ta çıktılar. Tutuklular arasında en ünlü olanlar Hikmet Bil ve Kâmil Önal’ın başını çektiği Kıbrıs Türktür Derneği üyeleriydi. Kıbrıs Türktür Derneği büyük ölçüde bu 6-7 Eylül olaylarını gerçekleştiren örgütsel yapı olarak nitelendirilmişti. Onlar cezaevindeyken aralarına devlet bir MİT ajanı, o dönemki tabiriyle MAH ajanı soktu ve oradan düzenli bilgi almaya başladı. O bilgiler arasında, daha sonra Tarih Vakfı’ndan çıkan Fahri Çoker arşivinde o belgeler var. Kendi aralarında, “artık bu iş çok uzadı, eğer hâlâ cezaevinde kalacaksak artık biz de konuşalım” dediklerini ifade eder. MİT ajanı bunu rapor ettikten kısa bir süre sonra da bu kişiler çıkarlar. Burada Kâmil Önal’a ayrı bir parantez açmak gerekir. İstanbul Ekspres gazetesi hazırlıklarını yaparken, henüz daha Türkiye olayları bilmezken Kâmil Önal, İstanbul Ekspres gazetesine, “intikamımızı en acı şekilde alacağız, Atatürk’ün evine konulan bombanın intikamını” diye bir demeç verdiği görülür. Sonraki duruşmalar sırasında Kâmil Önal’ın bir MİT görevlisi olduğu ortaya çıkar. Hikmet Bil de yine önemli bir figürdür, çünkü olaylardan bir gün önce Adnan Menderes’in arabasına biner ve Hikmet Bil’e olaylarda ihtiyaç halinde kullanılmak üzere 60.000 lira verildiği iddia edilir.

Burada başlangıçta Selanik’teki Atatürk’ün evine konulan bombadan söz etmiştim. Gözaltına alınan Hasan Uçar ve Oktay Engin hücrelerindeyken bu sefer Yunan polisi iki ajanını yanlarına koyar, onlar da yüz kızartıcı suçtan nezaretteymişler gibi. Bu kişileri mümkün olduğunca bu süreçle ilgili tanımaya çalışırlar. Oktay Engin yanındaki kişiye güvenir ve bir kâğıt verir ve o kâğıtta Hasan Uçar’a “sakın hiçbir şey söyleme, hiçbir şey belli etme” dediği ifade edilir. Yine Hulusi Dosdoğru’nun kitabında yer alan bir iddiaya göre, o sohbetler sırasında Hasan Uçar, yani konsolosluk görevlisi, gönlünü kaptırdığı kızla Oktay Engin’in flört ettiğini öğrenince kimi itiraflarda bulunur o kızgınlıkla. Daha sonrasında dövüldüğünü ve zorla itirafnameler imzalatıldığını ifade edecektir. Oktay Engin ise ilginç bir isimdir. Çünkü 1955 Türkiyesi’nde aşağı yukarı altı farklı kamu kuruluşundan öğrenci bursu alan biridir ve 1800 lira civarında, o dönem doktor maaşının ötesinde bir burs almaktadır. Tutuksuz yargılanmalarına karar verildiğinde Oktay Engin Türkiye’ye gelir ve çok parlak bir kariyer çizer kendine. Emniyet Müdürlüğü’nde daire başkanlığına yükselir, sonra MİT’te çalışır. Nevşehir Valisiyken de görevinden ayrılır ve biz en son Oktay Engin’i Abdullah Çatlı’ya, Susurluk skandalında o ünlü pasaportu veren, imzalayan vali olarak hatırlarız.

RÇ: İstersen burada bir olayların sonucuna bakalım: Rumlar ve bazı gayrimüslimler, ama esas olarak Rumlar, bunlardan sonra ülkeyi terk ettiler, değil mi?

Akar: Evet, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Cumhuriyet tarihi içerisinde gayrimüslimlere uyguladığı politikalarda devletin özür dilediği tek olay 6-7 Eylül olaylarıdır. Özür dilendikten sonra bunun tazmin edileceği de beyan edilmiştir.

RÇ: Ne zaman özür dilendi?

Akar: Olayların hemen ardından. Çünkü “komünistler yaptığı için” özür dilenmesinde beis yoktu. Öyle kurgulanmıştı. Ve bu zarar ziyanın tazmin edileceği ilan edilir. Kimi kaynaklara göre 150 milyon, afaki yorumlara göre de 1 milyar lira civarında bir maddi zarar söz konusudur. İstanbul Ticaret Odası içerisinde bir tazminat komisyonu oluşturulur. Komisyona bağışlar yapılır, bu bağışların da çok önemli bir oranının dönemin önemli Rum işadamlarından geldiği görülür. Aşağı yukarı 6000 civarında başvuru olur. 69 milyon lira civarında bir tazminat talebi ortaya çıkar ve bunun sadece 5,6 milyonu verildikten sonra komisyon lağvedilir ve geri kalan para ödenmez. Burada tabii peki ne oldu, niye oldu sorusu önemlidir. Belki şunu vurgulamakta yarar var: 1944 yılında, yani tek parti dönemi sona ererken, CHP içerisinde bir azınlıklar bürosu var, 9. büro. Bu büro “Azınlıklar Raporu” adlı bir rapor hazırlar. Bu, Türkiye’de yaşayan Kürtler, gayri Türkler, yani Çerkezler, Boşnaklar, Arnavutlar ile ilgili bir rapordur. Kürtler ve gayri Türkler dışında bir de gayrimüslimlerle ilgili bir değerlendirme vardır, bu değerlendirmede Rumlarla ilgili bölümde devletin asli hedefinin İstanbul’un fethinin 500. yılında İstanbul’un Rumsuzlaştırılması olması gerektiği yönünde bir öneri vaz edilir. İstanbul’un fethinin 500. yılı 1953’e tekabül eder. Oysa kehanet 1955’te gerçekleştirilir. İki yıllık bir gecikme var…

RÇ: Peki gittiler mi?

Akar: Hemen gitmezler; aslında Türkiye’ye yönelik bağlarında ciddi bir zayıflama söz konusu değildir. Rumların gidişini asıl sağlayan etken 1964’te Rumların, Yunan uyruklu Rum vatandaşlarının sınırdışı edilmesidir. Yine Kıbrıs nedeniyle gerçekleşir. Türkiye’de yaşayan 12 bin civarında Yunan uyruklu Rum vatandaş vardır; Türkiye ile Yunanistan arasında 1930’larda imzalanan bir Seyr-i Sefain anlaşmasıyla Yunan pasaportluların da Türkiye’de yaşamalarına izin verilmiştir. Aslında onlar Osmanlı bakiyesidir. Bu anlaşmayı Türkiye tek taraflı olarak iptal eder ve 12.000 Yunan asıllı Rum’un Türkiye’den sınırdışı edilmesine karar verir. Ama bu insanlar tabii ki evlenmişlerdir ve çolukları çocukları, eşleri Türkiye pasaportuna sahiptir. Bunlar da beraberlerinde giderler ve aşağı yukarı o dönemde ortalama 75 bin olan Rumların nüfusu büyük bir hızla 30 binlere çekilir.

RÇ: Şu an ne kadardır?

Akar: Şu anda iki farklı rakam var. Bunlardan en genel kullanılanı 2000-2500 civarında Rum’un kaldığı yönünde. Ama 2005’te büyük bir sempozyum gerçekleştirilmişti ve orda Murat Güvenç Hocamız yanlış hatırlamıyorsam, kilise defterlerinden hareket ederek bir nüfus sayımı yapmıştı ve o nüfus sayımında 4400 civarında Rum vatandaşının yaşadığı ortaya çıkmıştı. Bunların bir bölümü kiliseyle bağlarını kesip asimile olup artık bir Türk gibi yaşamayı tercih ettikleri için o 2000 rakamı içerisinde görünmüyorlar. 64’ten sonra süreç yine devam eder, 67’de Kıbrıs olayları Rumları yine korkutur, yine giderler, 74’te de Kıbrıs harekâtı olduğunda yaklaşık 7500-8000 Rum Türkiye’yi terk eder.

RÇ: Peki 6-7 Eylül olaylarının ardından her ne kadar devlet özür diledi vs. diyorsun, ama Türkiye bununla yüzleşti mi?

Akar: Hayır Türkiye bununla yüzleşmedi. Aslında bu çok ilginç ve benim de henüz yanıtını bilmediğim bir soru. Çünkü biraz önce de söyledim, Amerikan kaynaklarına göre bu olaylara yüz bin insan katılmış, yani yüz bin insan birilerinin evine girmiş, evini yağmalamış, kadınlara musallat olmuş, dükkânları yağmalamış, oradan elde ettikleri mallarla belki bir zenginlik oluşturmuş, vb. Yani yüz bin insan, yüz bin… Hiç mi bu insanlar dönüp de vicdanlarıyla, geçmişleriyle hesaplaşmadı. “Ey Türkiye ben bu olaylara katıldım, şimdi pişmanım, belki de şu yüzük oradan, ben bunu sahibine iade etmek istiyorum” demez.

RÇ: Hiç mi yok?

Akar: Belki münferit birtakım örnekler dışında 6-7 Eylül olaylarına karışanların büyük bir ketumiyet sergiledikleri görülür. Aslında tabii ilginç olan yorumlardan bir tanesi Org. Sabri Yirmibeşoğlu’na aittir. Sabri Yirmibeşoğlu Fatih Güllapoğlu ile yaptığı bir kitap çalışmasında (Tanksız Topsuz Harekât), 6-7 Eylül olaylarını Seferberlik Tetkik Kurulu, yani bugünkü Özel Harp Dairesi’nin en muhteşem örgütlenmesi olarak tanımlar. Seferberlik Tetkik Kurulu tarafından gerçekleştirilmiş ilk büyük provokasyon olduğunu söyler. Kitapta bu yer aldıktan sonra Yirmibeşoğlu “ben onu söylemedim” gibi açıklamalarda bulunur ama Güllapoğlu bunu söylediği konusunda ısrarcıdır.

RÇ: Bu yapının sürdüğünü bir şekilde biliyoruz, hatta birtakım listeler, kozmik odada ele geçirilen listeler, vs. filan. Yani bu, askeriyenin bir birimi ve birtakım sivil insanlarla birlikte gerektiğinde özel durumlarda, harp durumlarında seferber edebiliyor.

Akar: Tam bir soğuk savaş örgütü aslında. Ünlü Gladyo’nun Türkiye versiyonu Özel Harp Dairesi. Amaç Sovyet işgali olması halinde kendi sivil inisiyatiflerinin daha önce tanımlanmış ve gömülmüş olan silahlarla yerel direnişlerini örgütlenmelerini sağlamak. Ama bu soğuk savaş çerçevesinde oluşturulduğu için antikomünist bir yapı ve çok büyük bir hızla evrilebiliyor ve milliyetçiler tarafından kullanılan bir yapıya dönüşüyor. Belki bir dipnot olarak söylemek gerekir; sen zaman zaman kendi gazetecilik geçmişinden örnekler veriyorsun, hatırlarsan Ecevit iktidara geldiğinde Özel Harp Dairesi’ni tasfiye edeceğim, dediğinde, Erzurum’da…

RÇ: Kars’ta…

Akar: Kars mıydı, peki, der ki “kim bu Özel Harp’çiler?” Yanındaki kişi der ki, “Bak MHP İlçe Başkanı da buradaki Özel Harp Dairesi’nin başındaki kişidir, çok da iyi bir insandır.” Ecevit de şaşkınlığını bizim yaptığımız belgeselde de dile getirir.

RÇ: Burada noktalayalım istersen, gerçi anlatacak çok şeyin var. O belgesel ne oldu?

Akar: Belgeseli CNN Türk web sitesi içerisinde “Hayatın Tanığı” adıyla, hâlâ var mı bilmiyorum, eğer varsa oradan izleme imkânı var.

 

Bunlar da ilginizi çekebilir: