Medyascope.tv

Jean-Pierre Filiu: Modern Memlûklar, güvenlikçi ve cihadcı mafyalar

Karşı-devrimci dinamik üzerine [1]

Günümüzde Arap dünyasını sarsan kriz, sömürgelerin bağımsızlığa kavuşma kavgalarının kazanımlarına zorla el koymuş rejimlerin en ufak reformu reddetmesiyle doğan, devrimci tipte bir kriz. Bu çatışmalarda taraf olan diktatörler de cihadcılar da, siyasî meşruiyet kaynağı olarak halk egemenliğini aynı yırtıcılıkla reddediyor.

foto-haldun

Talimde bir Memlûk askeri, Views in Egypt, III. Luigi Mayer, 18. Yüzyıl sonu, (Chetham’s Library).

Mary Shelley’nin 1818’de yayımladığı “Frankenstein ya da Modern Prometheus” (Frankenstein; or, The Modern Prometheus) kitabına adını veren kişi Doktor Victor Frankenstein’dı. Aradan geçen iki yüzyıl ve onlarca edebiyat ve sinema uyarlamasından sonra, «Frankenstein» yaygın bir şekilde, aynı adı taşıyan yaratıcısı doktordan ziyade yaratılan canavarı akla getirir. Bu çeşit paralellikler karşısında teamül gereği ihtiyat paylarımız olmakla birlikte, çok yakışıksız bir isimle “İslam Devleti” (Irak’ta ve Suriye’de, IŞİD) diye adlandırılan yapının güçlenmesi akabinde dikkatlerin meşru olarak onun üzerinde yoğunlaşması, bu yapının ortaya çıkışında kollayıcı-kayırıcı bir rol oynamış olup mutlak iktidarlarının bir gıdımını bırakmamak için herşeye hazır Arap Frankenstein’larının gözlerden uzak tutulmasına yol açıyor.

Hemen belirtmek gerekir ki, Shelley’nin icat ettiği canavarın aksine, günümüzdeki cihadcılık hâdisesi, hiçbir durumda sadece Arap diktatörlüklerinin bir “imalat”ına indirgenemez. Fakat bu diktatörlükler, 2010-2011 Kışı’nda görünürleşen ve Ocak 2011’de Zeynel Abidin Bin Ali’nin, bir ay sonra da Hüsnü Mübarek’in düşüşü akabinde tüm bölgeye yayılan halk muhalefetinin önünü almak için cihadcılık hâdisesinin gelişmesine destek vererek ateşle oynamışlardır.

Mısır’daki diktatörün alaşağı edilmesinden az sonra, kıdemli bir Amerikan istihbaratçısı endişelerini şöyle açıyordu bana: “Demokrasi hareketinin uğrayacağı bir yenilgi, cihadcı yıkıcılığa öyle bir ivme kazandırır ki, bu cüssede bir tehdidin karşısına çıkabilmek için anti-teröre tahsis edilen bütçenin iki değil üç misline katlanması gerekir”1. Bugün Arap dünyasının içinde bulunduğu durum tam da budur; bir tek Tunus, demokrasiye geçişteki başarısıyla istisna teşkil etmektedir. Boyundurukları altındaki halkın protestolarını bastırmak isteyen Arap askerî rejimlerini, veba gösterip sıtmaya razı etmek ister gibi cihadcılığa oynamaya yönelten, nice perişanlık kaynağı o sapık mantığın üzerinde dikkatimizi yoğunlaştırmak gerekmektedir.

From Deep State to Islamic State2 kitabımda savunduğum tez, intikam peşinde cihadcıların ortaya çıkıp tutunmasında Arap diktatörlüklerinin sorumluluğuna vurgu yapmaktadır. Arap dünyasında bir yanda “anti-terörist” aygıtlar, diğer yanda ise bunların savaştıkları farz edilen “terörist” tehdidin birbirine koşut olarak kabarmalarındaki zahîrî paradoksun izahı söz konusudur. Gerçekte, kanlı bir bilek güreşine girişmiş olan bu iki kuvvet tipi, ortak düşman telâkki ettikleri demokratik halk muhalefetini birlikte ezmekten memnuniyet duymaktadır.

Halk egemenliğinin reddi söz konusu olduğunda, anca beraber kanca beraber

Tanıtlamayı beslemek amacıyla, –geliştirmesi mümkün– iki kavram ileri sürülebilir. Bugün sanık sandalyesindeki askerî diktatörlüklerin özelliklerini belirginleştirmek için “Modern Memlûklar” kavramı; aslında kavranılmaz olan, dolayısıyla da alt edilemeyen bir “terör”e karşı dünya çapında bir seferberliğin “anti-terörist” aygıtlarının yerleşmesini tasvir etmek için ise “güvenlikçi mafyalar” kavramıdır bunlar.

Üç zaman dilimi, günümüzdeki krizi önümüze koyma imkânı verir:

—         1798’te Napolyon’un Mısır seferiyle açılan ve iki yüz yıl süren Nahda, yani Arap Rönesansı dönemi ;

—         1922 ile 1971 arasında Araplar’ın bağımsızlığa kavuşup modern ulus-devletlerin biçimsel egemenliğine ulaştıkları yarım yüzyıllık dönem ;

—         1949 ile 1969 arasında, milliyetçi seçkinlerin ayağını kaydıran asker klikleri tarafından bu bağımsızlıkların yoldan saptırılmasıyla geçen yirmi yıllık bir dönem.

Arap dünyasını sarsan kriz, bu yorum çerçevesinde, sömürgecilerden bağımsızlığın alınması için verilen kavgaların kazanımlarına zorla el koymuş rejimler tarafından en ufak reformların bile reddedilmesinden ileri gelen devrimci tipte bir krizdir. Dolayısıyla halkların bu mücadelesi, trajik bir biçimde, kendi kaderlerini tayin hakkı yönünde uzamıştır. Nitekim diktatörler de cihadcılar da siyasî meşruiyet kaynağı olarak halk egemenliğini aynı şiddetle reddetmektedir. Üstelik halk egemenliğinin böyle reddedilmesi, şu an yaşamakta olduğumuz çarpıntıları anlamak için, “laikler” ile “şeriatçılar” arasında (Şiiler’le Sünniler arasındakilerden ise hiç söz etmeyelim) kullanıla kullanıla cılkı çıkmış dikotomilerden çok daha aydınlatıcı bir kıstas gibi görünmektedir.

Cezayir, Mısır, Suriye ve Yemen’deki askerî rejimleri Modern Memlûklar kategorisine yerleştirebiliriz. İlk üçünde, bir dizi darbe ve kanlı entrika sonucunda, Darwinci bir süreçle, zorbaların en acımasızları ayakta kalmıştır. Ali Abdullah Salih söz konusu olduğunda ise, Kuzey Yemen’in başına geçişinden on iki yıl sonra 1990’da tüm yetkileri elinde toplayarak Yemen’i birleştirdiğinden beri, “Memlûklar”ın yerel türevi haline gelmiştir.

Mısır ve Suriye’deki Memlûklar’ın 1260’dan 1516’ya kadar yaptıkları gibi, Modern Memlûklar da halktan kopuk kastlarda teşekkül etmişlerdir ve güya ulusal çıkarların savunulması adına ülke kaynaklarına el koymaktadırlar; ki hüküm süren kliğin çıkarlarıdır bunlar. Vaktiyle de olduğu gibi, Memlûkbaşı’ndaki hanedanlık eğilimi ile bu eğilimin silah arkadaşları arasında kabul görmemesinin yarattığı sürekli bir gerilim vardır. Nitekim, Mübarek’in Yüksek Askerî Konsey (YAK) tarafından Şubat 2011’de alaşağı edilmesi, bugün elimizde tek numune olarak Esadların Suriyesi kalan “babadan oğula cumhuriyet”e, ya da cemleket’e[3] bu karşı çıkışın bir parçasıdır.

“Klasik” Memlûklar ile “Modern” Memlûklar arasındaki en aydınlatıcı parallelik, meşruiyeti kendi mutlak iktidarları için saptırmalarında yatar. Baybars (3) ve halefleri, Moğol istilasından kaçan Abbasi halifesinin tarafında olduklarını söylüyorlardı, fakat adına camilerden cuma hutbesi okunan bu halifenin hiçbir gerçek otoritesi yoktu. Modern Memlûklar, egemenliği Anayasa’da bile kayıt altına alınmış olan halka düzenli bir biçimde başvuruyormuş gibi yapıyorlar, fakat tartışılır katılım oranları ve gerçeküstü sonuçları olan bu halkoylamalarının, halkın zorbaya sözümona gönüllü köleleşmesini bir âyin tarzında yenilemekten başka amacı yok. Abdülfettah el-Sisi’nin Mayıs 2014’te resmî rakamlarla oyların % 97’sini alarak cumhurbaşkanı “seçilmesi” ile, bir ay sonra, Beşar Esad’ın % 89’la seçilmesi, bu bakımdan iç karartıcıdır.

Karşılaştırmanın ince ayarı 

Düzenli olarak halkoylamaları yaptıran bu Modern Memlûklar ile, her tür seçim biçimine karşı değişmez bir husumet içindeki Muammer Kaddafi’nin Cemahiriye’sinde işbaşında olan totaliter eğilimler ve herkesin aynı oyu attığı oylamalara sadece 1995 ve 2002’de, yani iktidarı alışından yirmi yıl sonra ve herşeyden evvel ülkesine karşı yaptırım uygulamasına geçen BM’ye bir meydan okuma jesti olarak başvuran (oyların yaklaşık % 100’ü) Saddam Hüseyin’in Irak’ı arasında açık bir ayrım yapılmalıdır.

Güvenlikçi mafyalara gelince; yabancı düşmana karşı yürütmekten âciz oldukları “savaş”ı kendi halklarına karşı yürütmekle yetinmeyip, karşısında savaştıklarını iddia ettikleri terörist tehditle beslenirler. Bu hâdise George W. Bush yönetiminin Modern Memlûklar için hakiki bir stratejik fırsat olan “teröre karşı küresel savaş”ı açmasıyla doğal olarak büyümüştür: Bu sayede Cezayirli askerler uluslararası oyuna tekrar kabul edilme hakkını kazanırlar; Mübarek Mısır’ı “teröristler”e işkence yapılan yasadışı merkezlerin [black holes/kara delik] ağı listesine sokar; mahdum Esad ise bir taraftan Irak’taki cihadcı ayaklanmaya destek olurken, diğer tarafta aynı cihadcılara karşı ABD’yle güvenlik işbirliği yürüterek (CIA tarafından 2005’te Pakistan’da ele geçirilen Ebu Musab el-Suri, Guantanamo’ya götürülmesiyle çıkacak büyük sorunlardan kaçınmak için gizlice Şam’a teslim edilir) iki tabelada da ustalıkla oynar.

Maamâfih diğer güvenlikçi mafyalarda da görülen ikili oynama sapkınlığını Ali Abdullah Salih’in Yemen’i her konuda aşar. “Frankenstein Sendromu”ndan türetilen “Vadi el-Masila Sendromu”dur bu. Kanada şirketi CanOxy tarafından 1994’ten beri işletilen bu Hadramut yatağı, aslında başkanın amcalarından birinin “himayesinde”dir. Fakat yerel kabileleri dışlayarak dayatılan bu pahalı himaye, hüküm süren emniyetsizliği vahimleştirmekten başka bir işe yaramamıştır.

Sonraki onyılda Salih rejiminin “teröre karşı küresel savaş”a katılmasıyla, hem Arap Yarımadası El Kaidesi’nin (AYEK/AQPA) güç kazandığı, hem de öncelikli olarak zorbanın savunulmasına yönelik olup Devlet Başkanı’nın oğlu ve yeğeninin idaresi altındaki Muhafız Alayları’nın kurulduğu aynı anda görülmüştür — oysa ABD’den gelen silahlar, kullanım bilgileri ve finansman, “anti-terörist” birimleri sağlamlaştırma amaçlı olmuştur. Günümüzde genel olarak Arap dünyasının yaşadığı, “anti-terörist” karşı-devrim dekoru önünde cihadcı tehdidin yayılma göstermesi, böylesine bâriz bir paradokstur.

Cezayır kalıbı ve haberli gelen dehşet

Cezayir’de 1990’lardaki “kara onyıl”, bugün Arap dünyasının içinde debelendiği dehşetin birçok bakımdan habercisidir. Bu dehşetin mukadderatla alâkası yoktur ve Modern Memlûklar’ın üstlendikleri acımasız bir politikanın sonucudur. Cezayir’deki askerî iktidarın dışa kapalı çevresine verilen adla, “karar vericiler”, Parlamento’da, dolayısıyla hükümette İslamcı bir çoğunlukla bir araya gelmeye hazır olmakla suçladıkları Şadli Bencedid’i Ocak 1992’de görevden azlederler.

Birçok bakımdan 2011’de Mübarek’in Yüksek Askeri Konsey tarafından alaşağı edilmesiyle karşılaştırabileceğimiz bu darbe, tam İslami Selamet Cephesi’nin (FİS) milletvekili seçimleri birinci turunu büyük farkla kazandığı sırada, seçimleri askıya alır. Benzeri görülmemiş şiddette bir iç savaş başlatılır. Bu iç savaşta, fazla yasallık yanlısı olduğuna hükmedilen FİS’in yerini çabucak Silahlı İslami Gruplar (GIA) komandoları alır. 150 000 ölüye (resmî kaynaklara göre) ve ortadan kaybolan binlerce insana rağmen, Cezayirli “karar vericiler” cihadcı tehdidin “kökünü kazıma”yı asla başaramamışlardır. Ama uyum göstererek siyaset oyunuyla bütünleşebilecek bir İslamcılık imkânının düpedüz mezarını kazmışlardır.

General Abdülfetah El Sisi’nin, Mısır tarihinin demokratik olarak seçilmiş ilk cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’ye karşı Temmuz 2013’teki darbesi akabinde izlediği çizgi de tam olarak budur. Düşürülen başkana destek gösterilerinin ezilmesinde binden fazla Müslüman Kardeşler (İhvan) üyesi öldürülmüştür. Fakat Kahire’de 1798-1801’deki Fransızların Seferi’nden beri benzeri görülmemiş olan bu kan gölü, Mısır’a güvenlik getirmediği gibi, ülkeyi cihadcı şiddetin tırmanışına sürüklemiştir.

1992’de Cezayirli Memlûklar’ın, 2013’te de Mısır’daki muadillerinin, “terörizm”le mücadele adına, terörizm denen şeyin beslenmesine doğrudan katkıda bulunmuş, bunu da ülkede hâkim olan İslamcı partiyi vahşi bir biçimde bastırarak yapmış oldukları iyi görülmektedir. Cezayir’in sonunda iyi-kötü alışmak zorunda kaldığı “tortul terörizm”, ülke sınırlarını aşmakta gecikmemiş, önce komşu Tunus’ta istikrarsızlığı beslemiş, sonra da Mali’nin kuzeyindeki cihadcı dehşete dalmıştır.

Bununla karşılaştırılabilir bir fikrî takiple; yarım milyon Mısır askerinin Kuzey Sina’daki bin kadar cihadcı âsiyi durduramaması, bunların baş örgütü olan Ansar Beyt El-Makdis’i (ABM), El Bağdadi’nin ilan etmiş olduğu halifelikle ittifaka girmeye ve [İslam Devleti Örgütü’nün (OEI) / IŞİD’in] “Sina vilayeti” haline gelmeye yöneltmiştir. ABM’nin Gazze Şeridi’ndeki cihadcı hücrelerle geliştirdiği bağlar, sonuçlarını henüz hiçbir tarafın ölçemediği körlemesine bir gidişle, Mısır ordusunun eksikliklerini telafi etmek isteyen İsrail’in müdahalesine neden olabilecektir (Mısır askerleri, Sina’daki cihadcılara vurulacak darbelerde, şimdiden geniş ölçüde İsrail istihbaratına bağımlı hale gelmiştir).

Kast yırtıcılığı

Askerî rejimlerin “anti-terörizm” zorunluluğuyla, hem cihadcı tehdidin vahimleşmesinin, hem de bölgesel ortamın istikrarsızlaşmasının atbaşı gittikleri görülür dolayısıyla. Bu hâdise Suriye ve Yemen’de daha da bârizdir: Beşar Esad, ülkesindeki gösteriler katiyetle barışçıl olmasına karşın, Mart 2011’den beri ülkesinin bir “terörist” kampanyaya hedef seçildiğini söyleyip durmuş, cihadcı mahpusları toplu olarak serbest bırakırken şiddet-karşıtı muhaliflerini toplu olarak hapse atmıştır. Salih’e gelince; iktidarı Şubat 2012’de yardımcısı Hadi’ye bırakmak zorunda kalmasını izleyen aylarda, demokrasiye geçişi tökezletebilmek için Arap Yarımadası El Kaidesi (AYEK/AQPA) ile bulanık ilişkilerini kullanacak, güneydeki garnizonlar kırıp geçirilecek ve başkentteki güvenlik aygıtının merkezine saldırılar düzenlenecektir.

Cihadcıların Esad rejimi elinde olan bir şehri ele geçirmeleri, ilk olarak Palmyra’nın Mayıs 2015’te IŞİD tarafından alınmasıyla gerçekleşmiştir; oysa Suriye’de daha önce fethettikleri tüm toprakları devrimci koalisyonun elinden almışlardır. Suriye’nin başındaki zorba ise, kendi payına, Ocak 2014’te Halep’teki isyancı mahallelerine karşı, saçma doldurulmuş TNT kalıplarının bulunduğu “variller”le büyük tahribat yaratan bir bombardıman kampanyası başlatmıştır… Hem de devrimci güçlerin bu bölgeden IŞİD’i çıkarmalarının sonrasında. Genel olarak bakıldığında, 2014’te IŞİD’in vurduğu darbelerin %10’dan azı Esad rejimine karşı olmuştur; diğer tarafta da aynı şey söz konusudur, zira Esad da Bağdadi de ortak düşmanları olan Suriye Devrimi’ne yüklenmekte seve seve anlaşmaktadırlar.

Tunus, diktatörlük-sonrası tecrübesindeki insanî eksikliklere rağmen, cihadcı tehdidin önünde durmak için askerî anlamdan ziyade demokratik meşruiyet bakımından yine de en iyi donanıma sahip ülke gibi görünmektedir. Mart 2015’te Bardo Müzesi’nde 22 kişinin ölümüne sebep olan saldırı, halkta, cihadcıların yıkıcılığına karşı en emin kale olan şaşırtıcı bir seferberlik duygusuna yol açmıştır. Eski mareşal Sisi’nin Mısır’ında, başkentin göbeğinde böyle bir güvenlik sorununun nelere yol açabileceğini tahayyül ediyoruz.

Terörizm ile kontr-terörizmi karşı karşıya getirmeye de bir son vermemiz lâzımdır; aksi takdirde Modern Memlûklar’ın kendi toplumlarına reva gördükleri cehennemden hiçbir şey anlayamayız. Cezayir’deki “Kara Onyıl”ın ışığında bakarsak, bunda yeni hiçbir şey yoktur. Buna karşılık, kendi kastlarının ayakta kalması için halklarını feda etmeye hazır rejimlerin yırtıcılığı, IŞİD’in barbarlığında kendi ayarında bir dehşet ortağı bulmuştur; bu da ilânihâye Arap dünyasıyla sınırlı kalmayacaktır.

JEAN-PIERRE FILIU
ORIENT XXI > MAGAZINE > 9 EYLÜL 2015

1Jean-Pierre Filiu, The Arab revolution, ten lessons from the democratic uprising, Hurst, 2011  ; s. 118.

2Jean-Pierre Filiu, From Deep state to Islamic state, the Arab counter-revolution and its jihadi legacy, Hurst, 2015.

3Fr.Editörün notu. Baybars: 1260’dan 1277’e Mısır’da hüküm süren Bahri hanedanından Memlûk sultanı.

4Stephen Day, Regionalism and rebellion in Yemen, a troubled national union, Cambridge University Press, 2012  ; s. 148.

Fransızcadan çeviren : Haldun Bayrı

[1] Bu makale, 23 ve 24 Haziran 2015 tarihlerinde Paris’teki Hugo Vakfı’nın binasında düzenlenen « Terörizmin ve karşı-terörizmin yeni kılıkları » başlıklı inceleme günlerinde sunulan bir tebliğin yazılı versiyonudur. Bu günler, Collège de France’ın Çağdaş Arap Dünyası Tarihi kürsüsü ve Moulay Hicham Vakfı tarafından 2011’den beri her sene düzenlenen toplantılar arasındadır.

[2] Jean-Pierre Filiu. Columbia (New York) ve Georgetown (Washington) üniversitelerinde davetli öğretim üyesi olarak ders verdikten sonra, Paris Siyasal Bilimler (Sciences-Po) Okulu’nda Çağdaş Ortadoğu Tarihi profesörlüğü yapmaktadır. Kısa süre önce, Les Arabes, leur destin et le nôtre, (“Araplar, Yazgıları ve Bizim Yazgımız”) (La Découverte) ve From Deep State to Islamic State (“Derin Devletten İslam Devletine”) (Hurst, Londra ve Oxford University Press, New York) kitaplarını yayımlamıştır.

[3] Cemleket diye karşıladığımız jamlaka, Arap diktatörlük rejimlerini ve bu rejimlerdeki ağır kültürel cansızlığı nitelemek için monarşik cumhuriyet anlamında Arapça’da kullanılan yeni bir sözcüktür (jamhouriyya-mamlaka yani cumhuriyet/cemahiriye-memleket’ten türemiştir) (ç.n.).

Bunlar da ilginizi çekebilir: