Medyascope.tv

Medyanın çağımıza cevap verebilmesi için neler yapabiliriz? Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi açılış dersi

Gazetecilik için 5 ilke: Sivillik, özgürlük, çoğulculuk, şeffaflık, hesap verebilirlik

Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nin yeni dekanı Prof. Ergün Yıldırım tarafından 15 Eylül 2015 günü yeni öğrenim döneminin açılış dersini vermek için davet edildim. Öğrencilere yaptığım konuşma ve ardından soru-cevap bölümü Sedat Ateş tarafından yayına hazırlandı.

Merhaba. Burada olmak büyük bir mutluluk benim için. Bunun için yeni dekanınıza, çok eski arkadaşım Prof. Ergün Yıldırım’a buradan çok teşekkür ediyorum.

Boğaziçi Üniversitesi’nde ekonomi okurken, 1985 yılı Mayıs ayında başladım gazeteciliğe. Daha sonra okulu bıraktım ama gazeteciliği bırakamadım; yani tam 30 yıldır bu işi yapıyorum. Emekli de oldum ama hâlâ mesleği sürdürüyorum, yani üniversite mezunu değilim. Daha ilk yıllardan itibaren yaptığım işi eleştiren birisi oldum, ama özellikle ilk Körfez Savaşı döneminde, 1990’lı yılların başlarında bu sorgulama küresel anlamda gündeme geldi; o tarihten itibaren de gazetecilik yerine habercilik, gazeteci yerine de haberci denir oldu.

1990’lı yıllar, 1990’ların başı camiamız için bir dönüm noktası olmuştur. Medya kavramının kullanıma girmesi ile birlikte medya eleştirisi de çok ciddi bir şekilde gündeme geldi, ama o zamandan bu zamana yaklaşık 25 yıl geçti. 25 yılın dökümünü yaptığımız zaman eleştirilerin çok zayıf kaldığını, fazla etkili olamadığını, eleştirilen konuların artık iyice yerleştiğini ve normal hale geldiğini, hani sanki doğrusu buymuş gibi olduğunu ve eleştirilecek hususların sayısının da katlanarak arttığını gördük.

Çok basit bir örnek vereyim: Eskiden biz gazeteciler tarafsız olduğumuzu kanıtlamak için uğraşırdık, şimdi ise gazetecinin tarafsız olması bir ayıpmış gibi gösterilmek isteniyor. Yani tarafsız olmadığı için, eleştiri yerine taraf tutmadığı için eleştiriliyor gazeteciler; ya da bugünün deyimiyle, haberciler. Bu çok önemli bir dönüm noktasıdır, çok önemli bir kopuştur. Şimdi bu eleştiri hususlarını tek tek ele almak yerine burada birtakım kavramları öne çıkartmak, onların üzerinden konuşmak istiyorum.

Eğer burada, İletişim Fakültesi’nde okuyorsanız en azından bir bölümünüz gazeteci olmak istiyor demektir. İçinizden başka sektörlere yani medyanın içerisinde başka yerlere de gitmek isteyenler olabilir, ama ben gazeteciyim, halkla ilişkiler vs. konularını pek bilmem. Gazetecilik üzerinden konuşmak söz konusu olduğunda bazı kavramları vurgulamak istiyorum.

Bu kavramlardan ilki ve kesinlikle en önemlisi “sivillik”tir, sivil olmaktır. Sivilliği “resmi”nin ya da “askeri”nin karşısı olarak görmeyin. “Sivil”i burada “sivil toplum” anlamında söylemek istiyorum. Gazeteci olacaksanız öncellikle şöyle bir tercih yapmanız lazım: Kimin için yapıyorsunuz bu işi? Toplumun haber alma özgürlüğüne katkıda bulunmak, bu arada bunu yaparken kendi geçiminizi de sağlamak için mi, yoksa şu ya da bu güç odağının –bu siyasi olabilir, ekonomik olabilir, kültürel olabilir, yerli olabilir, yabancı olabilir, hiç önemli değil–yanında mı durmak istiyorsunuz? Bu stratejik tercih bütün kariyerinizi belirleyecektir. Yerinizi baştan seçmeniz lazım; toplum mu yoksa toplumla sık sık sorun yaşayan değişik güç odakları mı? Sadece bu güç odaklarını siyasi olarak algılamamak, özellikle ekonomi alanındaki güç odaklarını hiç yabana atmamak lazım. Biz gazetecilerin önündeki en büyük engellerden biri de budur.

Yaptığınız bir haber ya da dile getirdiğiniz bir yorum şu ya da bu varlıklı insanı, iktidar sahibi insanı rahatsız edecek ve sizi engellemek isteyecektir. Böylesi durumlarda sivilliği her şeyin önüne çıkarmadan gazeteci olmanın mümkün olduğunu düşünmüyorum. Toplumu önemsemek, insanların, vatandaşların, bireylerin özgür haber almasını, çok yoğun bir şekilde haber kanallarına, özgün ve özgür yoruma ulaşabilmesini tercih etmek gerekiyor.
İkinci kavramımız, tabii ki özgürlük. Burada kendi özgürlüğünüzün yanı sıra vatandaşların özgürlüğü de üzerinde itinayla durmamız gereken kavramlardan biri tabii ki.

Bir yerde çalışacağınız zaman, bir kurumda, bir gazete, bir televizyon, bir internet sitesinde, o kurumun birtakım normları mutlaka vardır ve siz orada çalışmaya başladığınız zaman o normları kabul etmişsiniz demektir, ama bu hiç bir zaman sizin özgürlüğünüzden feragat etmenizi, fedakârlık etmenizi gerektirmez. Çalıştığınız her kurumda özgürlüğünüzü sonuna kadar koruyarak, ama o kurumun kurallarına da olabildiğince uyarak var olabilirsiniz. Şunu çok yapıyor meslektaşlarımız, hepimiz yaptık: “Ya aslında öyle ama gazetemizin/televizyonumuzun pozisyonu öyle değil, buna izin vermiyor…” Bakın o pozisyonlar, o çalıştığınız kurumların normları, çalışanların iradesiyle her an değişebilir, esnektir; ama bunu bir ön kabul olarak görüp o normları, o sınırları değişmez kabul ettiğiniz, kendinizi oraya hapsettiğiniz zaman, özgürlüğünüzden feragat ettiğiniz zaman, oradan iyi bir iş çıkmaz; onu da zaten görürsünüz. Kendinizi özgür hissetmeden yaptığınız bir haberin, yaptığınız bir yorumun karşılığı olmaz, değeri olmaz.

Eğer bir medya kuruluşunda yöneticilik yapacaksanız bugün yarın, öncellikle gözetmeniz gereken, beraber çalıştığınız sizin altınızda olan insanların özgürlüğünü kısıtlamamanız, onların yaratıcılığının önünü olabildiğince açmanızdır. Aksi takdirde, sonuçta ortaya hiçbir yaratıcılığı, hiçbir cazibesi olmayan ürünler, haberler, yorumlar çıkar ve ticari olarak da bunun olumsuz sonucunu görürsünüz.
Bu şekilde var olan kurumlar, özgürlük içerisinde hareket etmeyen kanallar, gazeteler, internet siteleri vs. nasıl var kalıyorlar? Bunlar büyük ölçüde sübvanse ediliyorlar. Kendisi okuyucuya, izleyiciye belli bir tatmin sunarak onların kendisine sağladığı gelirle ayakta duramıyor; bunların büyük bir çoğunluğu sübvansiyonla gidiyor, Türkiye’de bugün medya yapısının büyük bir kısmı sübvansiyonla gitmektedir. Bu sadece siyasi iktidarla alakalı değildir, birçok muhalefet partisinin de yayın organları, onların çizgisinde yayın yapan organlar, birtakım büyük şirketlerin yayın organları, bunların hemen hemen hepsi zarar etmektedir; ama sırf bunları birer araç olarak kullanmak istedikleri için sübvanse edilmektedir. Halbuki Türkiye gibi dinamik bir ülkede gazetecilikle para kazanılır, eğer siz özgür, yaratıcılığa açık bir medya üretebilmişseniz.

Bu bağlamda üçüncü olarak “çoğulculuk” kavramını dile getirmek istiyorum. Öncelikle medya ortamları için çoğulculuk zorunludur; yani bir gazete düşünün, Türkiye’nin tamamına hitap eden bir gazetede Türkiye’nin olabildiğince tüm seslerinin yer bulması gerekir. Siz Türkiye’nin sadece bir kesimini o gazeteye koyduğunuz zaman gazeteniz çoğulcu olamaz, olamıyor zaten, görüyorsunuz. Bu çoğulculuk farklı katmanlar, kadın-erkek dengesi, genç-yaşlı dengesi, bütün bunların –toplumdaki değişik tercihler, siyasi, dinsel, cinsel tercihlerin–bir şekilde bu kurumlarda gözetilmesi gerekir. Türkiye’nin en önemli sorunlarından birisi budur. Türkiye’deki mevcut medya kuruluşlarının hemen hemen hiçbiri çoğulcu değildir. Herkes kendine yakın olan insanlardan, kendisi gibi düşünen insanlardan ibaret yayın organları, televizyon kanalları inşa ediyor; kendisine aykırı olan seslere, birazcık farklı olan seslere bile izin vermiyor. Bu da tabii onları dar bir alana hapsediyor, o dar alanın içerisinde de siz verimli bir yayıncılık yapamıyorsunuz.

Kurumların ötesinde bireyler de çoğulcu olmalı. Siz tek başınıza gazeteci olarak kendinizde çoğulluğu gözetmeniz, bu meslekte ilerlemek ve etkili olmak istiyorsanız kesinlikle bunu yapmanız lazım. Bunun yolu da öncelikle ötekini anlamaktır; erkekseniz kadını, gençseniz yaşlıyı, yaşlıysanız genci, Türkseniz Kürdü, Kürtseniz Türkü vs.
Ben farklı ortamlarda gazeteci adaylarıyla sohbet ettiğimde, böyle bir-iki etkinlik daha oldu, öğrencilerle konuştuğumda genellikle onlara şunu tavsiye ediyorum, burada da tekrar etmek isterim: Gazetecilik yapacaksanız, haberci olacaksanız, mümkünse kendi mahallenizi anlatmayın, Kürtseniz Türkleri, Türkseniz Kürtleri, sağcıysanız solu, solcuysanız sağı çalışın; onlar üzerine haber yapmaya çalışın. Ama bunu yaparken de tabii, şimdinin tabiriyle onlara “çakmak” için, onları hırpalamak için değil, onları anlamak ve onları kendi mahallenizdeki insanlara anlatmak için yapın.

Bu konuda kendimi örnek verebilirim. Ben 1985 yılında gazeteciliğe başladıktan kısa bir süre sonra İslamcılık üzerine çalışmaya başladım. İnsanlar beni İslamcı sandılar. Ergün bilir, ben solcuyum. On dört yaşımdan beri Allah’a çok şükür solcuyum ve laiklik yanlısı biriyim, ama İslamcılık üzerine çalıştım ve bunun çok da iyi olduğunu düşünüyorum. Yani kendilerinden olmayan birisinin kendilerini anlatması belli bir aşamada önce biraz zor oldu, ama o aşamadan sonra onlar tarafından da olumlu karşılanır oldu. Ve yazdıklarım, diyelim ki İslamcılar konusunda genellikle önyargıları olan sol kesimden, benim içinden geldiğim sol kesimden insanların daha fazla ilgisini çekti.
Son dönemde Kürt sorunu üzerine çok yazıyorum, bilenler bilir. İnsanlar beni Kürt, hatta Kürtçü sanıyorlar. Halbuki doğma büyüme Laz’ım, yani Mohti Lazlar tabir edilen Lazlardanım; bir gazetecinin Kürt sorununu çalışması için Kürt olması gerekmez, hatta tam tersine Türkiye’de Kürt sorunu gibi bir sorunun medyada sağlıklı bir şekilde tartışılabilmesinin en olmazsa olmazlarından biri Kürt olmayan gazetecilerin bu konuya bir çatışma perspektifinden değil de çözüm perspektifinden bakmasıyla olabilir. Dolayısıyla çoğulculuk her birimizin üzerinde bir vazifedir, farzdır, bundan kaçmamamız lazım.

Bir diğer kavram “şeffaflık” olabilir. Bağımsız lafını sevmiyorum, yani güzel bir laf ama medyada bağımsızlık diye bir şey kolay kolay olmaz. Siz eğer etkili bir yayıncılık yapacaksanız bir yerden para bulmanız lazım, bir yatırım olması lazım, bu yatırımın kimden olduğunun bir yerden sonra çok fazla önemi yok. Yeter ki siz bunu şeffaf bir şekilde okuyucunuza, seyircinize söyleyin, deyin ki “bu gazetenin, televizyonun finansmanı şu kurum tarafından sağlanmıştır.” Ondan sonra insanlar sizi okusun, izlesin ya da okumasın izlemesin, ama gerçek kaynağınızı gizleyerek yaptığınız yayınların belli bir yerden sonra o kaynak hakkında kamuoyu bilgilendiği zaman anlamı kaçıyor, etkiniz gidiyor.

Bağımsızlık keşke olabilse. Gazeteciler son dönemde hep bunu dile getirirler, “gazeteciler bağımsız olarak kendi medyalarını kursalar” falan. Bunlar pek olabilecek şeyler değil, belli bir noktadan sonra bir yerlerden birtakım mali destek ihtiyacı olur. Burada herkes kafasına yatkın, aklı uyan insanlarla pekâlâ işbirliği yapabilir, finansman işbirliği yapabilir, ama önemli olan bunun şeffaf olmasıdır ve bu şeffaflığın sadece finansman anlamında değil daha sonraki harcamaların da, yani ne elde edildi, nereye harcandı vs. bunların da kamuoyuna olabildiğince şeffaf aktarılmasıdır. Zaten biliyorsunuz, şeffaflık son dönemde küresel anlamda öne çıkan değerlerden biri; medya da bunun içerisinde, siyaset de bunun içerisinde, her şey bunun içerisinde.

Son olarak hesap verebilirlik diyelim; demokrasi demek istedim ama demokrasi tam olarak buraya uymuyor. Burada artık günümüzde zaten çok kuvvetli sosyal medya sayesinde gazetecilerin okurla, izleyiciyle vs. ilişkiye geçmesi hızlı ve kolay bir şekilde gerçekleşebiliyor. Benim bu konuşmamı biriniz Periscope’tan canlı yayınlıyorsa bir izleyici hemen bana cevap atabilir, yorumda bulunabilir, ya da doğru veya eksik söylüyor diyebilir. Sosyal medya bize çok büyük bir imkân sağlıyor, bu imkânı gazetecilerin sonuna kadar olumlu anlamda kullanması lazım.
Eleştiriye açık olmak lazım, tabii ki bu, hakaret ve küfürleri hoşgöreceğiniz anlamına gelmez. Sosyal medya bu konuda da size imkânlar sunuyor, biliyorsunuz, bu tür şeylere kapınızı kapatabilir, ama okurunuzla, izleyicinizle, takipçinizle sürekli bir diyalog içerisinde olabilirsiniz, olmalısınız. Kendinizi bu eleştirilerin ışığında sürekli yenilemelisiniz.

Evet, kaç kavram söyledik; sivillik, özgürlük, çoğulculuk, şeffaflık, hesap verebilirlik. Daha da ekleyebilirsiniz, ekleyin. Benden kavram olarak bu kadar.

Son olarak birkaç pratik not, 30 yıldır bu işi yapan biri olarak… Gazeteci olmak isteyen var mı burada? Gazeteci olmak istiyorum diyen, olacağım diyen, evet sayı azalmış, herhalde bir beş yıl önce olsaydı daha kalabalık olurdu. Maalesef mesleğimiz pek parlak, imrenilecek bir durumda değil. Birkaç şey söylemek istiyorum, pratik öneri olarak alın, ukalalık olarak da alabilirsiniz ama ben yine de söyleyeyim:

Sosyal medyada muhakkak olun, ama gerçek kimliğinizle olun. Eğer gazeteci olmak istiyorsanız başından itibaren gerçek kimliğinizle olsun mümkünse; başka isimlerle hesap açmayın, yani şu ya da bu nedenle açmayın gerçek kimliğinizle olun, gerçek kimliğinizle sosyal medyada olamıyorsanız medya atmosferinde de olmanız zordur; yani bunu göğüslemeniz lazım. Çünkü sosyal medyanın getirisi kadar götürüsü de var, bir yığın sorun da çıkartabiliyor, ama bunu göze almanız lazım.

Muhakkak kişisel web sayfanız olsun ve şu andan itibaren yazdığınız her şeyi oraya koyun, biriksin. Onlar yarın öbür gün utanacağınız şeyler de olabilir ve o sayfanıza yıllar sonra, diyelim ki on yıl sonra siz bir yerde öne çıkan bir muhabir olarak inşallah çıktığınız zaman, o sayfanıza bakan insan desin ki, “Ya bu adam/kadın baksana ilk başta çok ilkokul kompozisyonu gibi şeyler yazmış şimdi canavar gibi yazıyor.” Ya da siz kendiniz deyin. En önemlisi kendiniz görün kendinizin sürecini görmek için böyle bir web sayfanız muhakkak olsun.

Buna ek olarak mutlaka Youtube ve benzeri bir yerde kendinize görsel bir sayfa açın. Artık hepimizin cep telefonları, ipad’i tablet bilgisayarı vs. var. Mesleğinizi yazılı olarak icra etseniz bile arada muhakkak görsel bir şeyler yapın, bunları o sayfaya yükleyin, orada da bir arşiviniz bulunsun, o da kariyeriniz boyunca sizi takip etsin.

Mümkünse görsel anlamda, artık bu giderek kolaylaşıyor biliyorsunuz, montajı öğrenin, ses yüklemeyi öğrenin, kendi yaptığınız görsel malzemeyi hiç kimseye ihtiyaç duymadan bir internet bağlantısıyla, bir bilgisayarla ya da sadece bir cep telefonuyla kendi mini belgeselinizi, haberinizi yapabilecek şekilde kendinizi yetiştirin. Bunlar biz yaşlılar için artık biraz zor ama özellikle siz gençler için herhalde çok kolay şeyler olsa gerek.

Herkesin bir şekilde İngilizce bildiğini varsayıyorum. Öncelikle İngilizcenizi kesinlikle mükemmelleştirmelisiniz lazım, gazeteci olmak için mükemmel bir İngilizceye sahip olmak şart. Bunun için mutlaka kendinize yurtdışında bir süre yaşama imkânı bulacak şekilde, yemeyin içmeyin biriktirin paranızı, altı ay Londra’da ya da ABD’de bir yerlerde dilinizi geliştirmek için muhakkak bir imkân yaratın. Ama tek dil İngilizce artık yetmiyor, özellikle medyada kesinlikle yetmiyor. Üzerine iki hatta üçüncü bir dili koymanız lazım. Bu konuda size özellikle coğrafyamızın komşu dillerini öneririm; Rusça, Kürtçe, Arapça, Farsça gibi bu diller giderek her geçen gün daha öne çıkıyor, meslekte göreceksiniz çok daha fazla öne çıkacak. Özellikle bu dillerden birilerini öğrenebilirseniz birçok alanda önünüzün daha kolay açılabileceğini göreceksiniz.

Anadiliniz Türkçe dışındaysa, mutlaka geliştirin; okur, yazar ve konuşur olun. Benim mesela anadilim Lazca, ama küçük yaşta İstanbul’a geldiğim için, maalesef çok az kelime dışında bilmiyorum. Türkçe değilse Arapça, Kürtçe olabilir, Lazca olabilir, Boşnakça olabilir, her ne ise muhakkak bunu öğrenin, geliştirin ve bunu yazabilir ya da anlatabilir, yani televizyonda mesela Kürtçe ya da Arapça anons yapabilecek şekilde kendi anadilinizi de geliştirin. Bunlar da bir gün muhakkak işinize yarayacak, işinize meslekte yaramazsa bile size yarayacaktır. Sizin kendi kimliğinizin inşasında çok ciddi bir katkısı olacaktır.

Mutlaka en az bir konuda uzmanlaşmaya çalışın, herhangi bir konuda… Mesleğe yeni giren, fakültelerden gelen arkadaşlarımız, “ne yaparsın?” diye sorulduğunda “ne olursa” gibi cevaplar veriyorlar. Bu sizi baştan zayıf duruma sokuyor. Mesela spordan anlarım değil, futboldan anlarım, ya da Beşiktaş’tan anlarım, basketboldan anlarım ya da NBA’dan anlarım gibi, Kürt sorunundan anlarım, hele mümkünse İran’daki Kürt sorunundan anlarım… Bunlar için de, bir, bu işi hakikaten sevmeniz gerekir; iki, çok çalışmanız gerekir; üç, okumanız gerekir. Okuma derken de interneti değil kitap okumayı kastediyorum. Uzmanlaşmanın yolu internet değil; internette çok yanlış bilgiler dolaşıyor. Eğer siz kitaplar üzerinden, kütüphanelerden birtakım altyapıya sahip değilseniz internet ortamından gelen bilginin doğru veya yanlış olduğunu ayırma kapasitesine sahip olamazsınız. Onun için özellikle kitaplara yönelin, özellikle sosyal bilimler konularında üniversitedeki derslere girin, ders dışında kendinize birtakım imkânlar yaratmaya çalışın ve bu işi bilenlerle görüşün. Yani çalıştığınız konuları bilenlerle görüşün. Şöyle bir gerçek var, gazeteci her şeyi bilen insan değildir ama her şeyi bilen insanları bilendir. Yani sizin ortaya atılan soruların hepsine cevap vermek diye bir göreviniz, yükümlülüğünüz yok gazeteci olarak; ama dünyanın herhangi bir yerinde bir soru, bir sorun ortaya çıktığı zaman sizin bunu bilmeniz gerekmez ama sizin olabildiğince hızlı bir şekilde bunu bilebilecek kişiyi bilmeniz, bulmanız, onu en iyi şekilde konuşturmanız gerekir. Gazeteci olmak isteyenler için söylüyorum bunu, gazeteci olarak bilmeniz gereken şey “Who is who?” Kim neden anlar, kim hangi konuyu bilir, kim hangi konuyu hangi perspektiften bilir? Bunu bilirseniz işiniz çok kolaylaşır.
Benden bu kadar. Sorularınız varsa, yorumlarınız varsa onlarla devam edelim.

Soru: Merhabalar, teşekkür ederiz verdiğiniz tüyolar için. Ben şunu sormak istiyorum. Nokta dergisinde başladım dediniz kariyerime, Nokta dergisi bugün basıldı, yeni sayısı mesela çıkmayacak. İçerden bu konu hakkında bilgi aldığınız birileri oldu mu ya da mesela 1985 yılındaki dönemle bu dönem arasındaki farkı bize anlatabilir misiniz?

Cevap: Farkı size anlatabilirim, çok kötü… işler kötü, daha kötü… Biz 1985’te Nokta’dayken, o kapakları yaparken tabii ürküyorduk ama açıkçası başımıza çok fazla bir şey gelmedi. Şimdi aynı rahatlıkta değil gazeteler, o çok acı bir olay maalesef. Basın özgürlüğü herkese lazım. Bugün gücü elinde tutanlar dün kendileri muhtaçtı basın özgürlüğüne, yarın Allah bilir kendileri yine ihtiyaç duyacaktır. Mesela Nokta dergisini şu anda yapan ekip de dün basın özgürlüğü konusunda çok ciddi ihlaller yapmış insanlardı, onların da başına geldi. O zaman da onlara diyorduk bu size de lazım olacak diye. Maalesef Türkiye’de böyle bir şey var; gücü elinde tutan öncelikle basına yükleniyor. İyi bir durumda değiliz. 30 yıl önce daha 12 Eylül rejimi tam olarak ortaya çıkmamışken işkenceci bir polisi bulup Nokta dergisinde konuşturmuştuk, kapaktan vermiştik, başımıza hiçbir şey gelmedi. Ve hep bekledik, diken üstündeydik, göze almıştık gerçekten, hiçbir şey gelmedi; yani böyle bir şeyler olur gibi oldu ama kapandı. Şimdi aynı durumda değiliz, maalesef iyi bir durum değil bu.

Soru: Sizin Kürt sorunu ile çok ilgilendiğinizi biliyoruz; mesela iki-üç aydır yoğun bir savaş dönemi başlamış durumda, terör olayları artmış durumda. Siz seçime kadar ya da seçimden sonra terör olaylarının duracağını düşünüyor musunuz?

Cevap: Şimdi, konumuz gazetecilik, şunu söyleyeyim: Şu anda Türkiye’nin tekrar çatışma ortamına maalesef sürüklendiği bir ortamda olayın gazetecilik boyutuna baktığımız zaman, siyasi olarak nereye gider nereye gitmez o ayrı bir konu, çok kötü bir sınav veriyor bu konuda da Türkiye’de gazeteciler ve medya. Bu tür çatışma ortamlarında basınla ilgili ilk olarak halkın haber alma ve özgür yorum alma hakkının kısıtlanması akla geliyor; böyle bir tepki güvenlikçi refleks vardır dünyanın her yerinde. Ama şunu gördük ki Türkiye ve dünyanın her yerinde siz ne kadar haberlerin özgür akışını vesairesini kesmeye çalışırsanız çalışın, hele şu sosyal medya ortamında insanlar bir şekilde öğreniyorlar ve işin acı tarafı öğrenirken bir yığın dezenformasyon ve manipülasyon da bunun içerisine karışıyor. Böyle bir olayı şu anda çok net bir şekilde yaşıyoruz; Cizre’de yaşananlarda yaşadık, başka yerlerde yaşananlarda yaşadık. Gerçek ile doğru birbirine girmiş durumda, farklı haber kaynaklarından farklı haberler bize boca ediliyor ama bunun en temel nedeni “mainstream” dediğimiz ana akım medyanın bu konuda hiçbir şey yapmaması… Ana akım medyanın sorumluluklarını üstlenen bir medya olarak daha serinkanlı bir şekilde bunları vermesi beklenir; onlar görevden kaçtığı için o boşluk bir yığın iyiniyetli ya da art niyetli kişiler tarafından dolduruluyor.
Bir de şöyle bir husus var: Yurttaş gazeteciliği diye bir kavram girdi son dönemde sosyal medyayla beraber; bu çok güzel bir kavram. Ancak bizim mesleğin birtakım kuralları var, yıllar boyunca oluşmuş konvansiyonları var. Her duyulan şey haber değildir. Mesela sizin o haberi, haber adayı olan bilgiyi bir yerlerden kontrol etmeniz, ondan sonra haberleştirmeniz gerekir. Bunu yapmadığınız takdirde ortaya bir yığın yanlış çıkar. Nitekim şu anda olduğu gibi. Dolayısıyla her vatandaşın gördüğü o haliyle haber değildir, habere adaydır, ama o haliyle haber değildir. Onun gazetecilik filtrelerinden geçmesi lazım. Gazetecilik filtrelerini sansür olarak anlamayın, bunlar tamamen o klasik 5N 1K’nın gündeme getirildiği, haberin birkaç kanaldan doğrulatılmaya çalışıldığı kurallardır. Bunları yapmadan, diyelim ki bir web sayfanız var, Ali bağlandı, katliam var dedi, Veli bağlandı, burada yaprak bile kımıldamıyor dedi, yani öyle şeyler oluyor… Mesela dün Silvan’da sokağa çıkma yasağı ilan edildiğinde birisi twitter’dan diyor ki, bomba sesleri, ötekisi diyor ki, valla hiçbir ses yok. Şimdi burada siz ne yapacaksınız? Sorumlu gazetecilik, bu bunu diyor şu şunu diyor değildir; sorumlu gazetecilik onun dediğini alıp, bunun dediğini alıp kendi bağımsız güvenilir kaynaklarınızdan bunu kontrol edebilmektir. İyi bir gazeteci gerektiğinde Silvan’da güvenli kaynağa ulaşabilen gazetecidir. Eğer siz oralarda güvenli kaynağa ulaşamıyorsanız sağdan soldan gelen bilgi kırıntılarıyla yaptığınız habercilik genellikle elinizde patlar. Nitekim öyle oluyor. Mesela çok ciddi kurumlar, bu arada sosyal medyadan akan haberlerin cazibesine kapılan birçok kurum çok ciddi bir şekilde büyük hatalar yapıyorlar. Bundan uzak durmanın yolu olabildiğince serinkanlı, sorumluluk içerisinde ama gerçekleri kesinlikle gizlemeden vermektir. Aksi takdirde, ben gerçeği vereceğim diye, zaten gerçeklerin dile getirilmesi engelleniyor diyerek her duyduğunuzu verirseniz bu sefer siz o yanlışın parçası olursunuz. Olabildiğince serinkanlı olmanız lazım. Sizin sorunuza dönecek olursak; medyanın etkili bir şekilde halkı bilgilendirme görevini yerine getirmediği bir ortamda çatışmaların sonlanması da maalesef zor olur. Kimi medyanın başını kuma gömdüğü, hiçbir şey yokmuş gibi davrandığı, kiminin yangına körükle gittiği bir atmosferde çatışmanın sonlanmasını beklemek hiç de gerçekçi bir tutum olmaz.

Soru: Merhabalar, demin sosyal medyadan bahsederken özellikle sizin Periscope yayınlarınızın ne kadar imkânlı kullandığınızı görüyorum; yayınlarınızı da takip ediyorum. Bu alanda biraz da kişisel bir yorum olarak biz gazeteciler genelde merkez medya, ana akım medya denen medyaya entegre olma üzerinden hayaller kuruyoruz. Hani oraya bir adapte olma hayali vardır. Burada Periscope’un özellikle açtığı alan bu iktidar ve medya alanındaki sorunlu ilişkinin, gazeteciliği kısıtladığı alanda gazetecinin kendine yeni bir alan açma alanı mı Periscope yoksa güncelliği takip etmek teknolojinin getirdiği bir şey mi?

Cevap: Bakın şöyle bir olay var, herkes için geçerli değil ama benim en verimli olduğum dönemler genellikle en yoğun dönemlerimdir. Mesela kitaplarımı çok yoğun gazetecilik yaptığım dönemlerde yazabildim. Eğer siz az şey yapıyorsanız bazı zamanlarda o zaman kitap da yazamıyorsunuz, başka şeyler de yapamıyorsunuz. Benim sosyal medyayı kullanmamın nedeni kendimi kısıtlı hissetmem falan değil, sadece burada çok büyük bir imkân var ve neden olmasın düşüncesi. Mesela sizin verdiğiniz Periscope örneğini bir arkadaşım bana söyledi; baktım “ben bile yapabilirim dedim bu yaşta”; çok kolay yani. Hayret ediyorum gençler bu mecrayı geyik muhabbeti dışındaki alanlarda niye kullanmıyorlar? Çok kolay, özellikle genç gazeteciler için çok elverişli bir şey. Seçim döneminde, yani 7 Haziran seçim öncesinde Anadolu’da çok dolaştım, orada insanlarla konuşarak yaptım bu yayınları ve yapmaya devam ediyorum. Sonuç olarak şunu söylemek lazım: Artık bir kimse gazetecilik yapmak istiyorsa, yapma imkânı varsa, diyecek lafı varsa kimse onu engelleyemez, bunu bilin. Yani o anlamda hiç kimsenin çok da fazla şikâyet etmeye hakkı yok. Tabii ki baskılar, işlerinden olmalar, şunlar bunlar kötü şeyler, o anlamda şikâyet tamam, ama eğer bu meslekte kalmak istiyorlarsa insanlar pekâlâ bunların yolları olabilir. Biz mesela şöyle bir platform oluşturduk, bu anlamda Medyascope.tv diye özellikle son dönemde işini kaybeden, işlerinden olan arkadaşlara da özel olarak çağrıda bulunuyoruz. Herkes kendisi bir şeyler üretebilir, özellikle video görselliği öne çıkartıyoruz, bunun çağımıza daha fazla cevap verdiğini düşünüyorum. Bugünkü konuşmamızın başlığı olarak, yani medya nasıl cevap verebilir; öncelikle konvansiyonel medyanın sınırları var, bu konvansiyonel medyanın sınırlarını sosyal medyanın imkânlarıyla aşabiliriz. Şunu söyleyen çok olmuştur; “Yazacağım ama işte biliyorsunuz patron, yok işte genel yayın yönetmeni istemiyor” vs. O zaman kendin bir şey yapabilirsin, Periscope’u kullanabilirsin, Twitter’ı kullanabilirsin; şu olur bu olur. Bunların hepsini bir şekilde yapabilirsiniz. Bu Türkiye’de yeni yeni başladı, umarım devamı gelir. Sonuç olarak gazetecilik yapmak isteyen için imkân çok. Tabii buradan para kazanıp kazanmama meselesi var. Herkesin en çok karşısına çıkan soru bu. Bundan para kazanmanın da yollarını bulmak gerekir. Burada da yaratıcı olmak gerekir. Bilirsiniz şu çok söylenir: “İnternette yapalım ama buradan para kazanılmıyor.” Şuna inanıyorum, eğer iyi bir iş üretiyorsanız, gerçekten karşılığı olan, okuyucunun, izleyicinin ilgisini uyandıran bir şeyler yaratıyorsanız, buradan pekâlâ bir gelir elde etmeniz de mümkün. Bunun yöntemleri eskisi gibi, para verip gazete satın almak olmayabilir, başka yöntemler olabilir, reklam olabilir, sponsorluk olabilir vs. Bunların üzerine düşünmek lazım.
Çok sağolun, size iyi yıllar diliyorum.

Bunlar da ilginizi çekebilir: