Medyascope.tv

Medyascope.tv Sohbetleri – 1: Ahmet Şık & İsmail Saymaz

30 Eylül 2015 Çarşamba günü Medyascope.tv stüdyosundan canlı yayınlanan ilk sohbetimize Ahmet Şık ve İsmail Saymaz konuk olarak katıldı.

Yayının bir bölümünü içeren ve gazeteciler.com‘un yaptığı deşifre: 

Ruşen Çakır: İki yakın arkadaşımı, meslektaşımı çağırdım. Yoğun bir gün, maçlar var Demirtaş Facebook’ta konuşuyor, İstanbul’un trafiği berbat. Ama 1 saatlik bir program olacak. İkiniz de yakın zamanlarda ülkenin değişik yerlerindeydiniz. İsmail sen kızkardeşinin düğünü için Rize’ye gittin. Ahmet sen de Güneydoğu’daydın. İsmail sen başlasana, çatışma ortamı bizim Karadeniz’de nasıl? Gerginlik oraya da sirayet etmiş durumda mı?

İsmail Saymaz:
Henüz Trabzon’da polis cenazesi dışında bölgeye çok şehit cenazesi gelmiş değil. HDP’li vekillerle röportaj yaptım. Diken üstündeler. Rize merkezden toplana toplan, ilçelerden toplanıp Hopa’daki HDP binasını bastılar.

Ruşen Çakır:
Onu da söyleyelim, tabelası olan tek yer belki de Hopa…

İsmail Saymaz:
Eğer bir şehit cenazesi olsaydı daha büyük bir facia olabilirdi. Bu sabah gelirken karşılaştım. Rize’de Sedat Peker’in açtığı bir stand var. 9 Ekim’de Peker Rize’de teröre karşı miting yapıyor. Hatta fotoğrafını da çektim. Afişte şöyle diyor: “Reisimiz 9 Ekim’de mitingde aramızda olacaktır. Trabzon’da karşılayıp topluca Rize’ye getireceğiz.” Bildiğimiz kadarıyla Peker’in Rize’de eski MHP’lilerle ilişkisi var.

Ruşen Çakır:
En son Cumhurbaşkanı ile de fotoğraf vermişti.

İsmail Saymaz:
O da var. Daha çok Osmanlı Ocakları ve AKP’liler arasında bir bağ kurmuş durumdalar. Şehit cenazeleri gelmeye başlarsa, orada kimi muhattap bulurlarsa ona yönelecek bir şiddet var. Orada AKP’li ve MHP’li arkadaşlarla konuştuğumuzda daha sert bir politikanın yürütülmesi için bir tavır oluşmuş durumda.

Ruşen Çakır: Ben Karadeniz’deki olaylardan sonra gitmiş konuşmuştum orada insanlarla. O zaman Başbakan’dı Erdoğan. Çözüm sürecine gönüllü olunmasa da bir destek vardı. O bağ kopmuş mu?

İsmail Saymaz: Yok hala aynı iklim devam ediyor. Aslında çözüm sürecinin bu ölçüde karşılık bulmasının da o ölçüde sarsak olmasının da sebebi bu. Erdoğan’ın sözüne iman etmiş olmak, onun hata etmeyeceğini, bu ülkeyi böldürmeyeceğini düşünmeden ötürü bir ses çıkarmama hali var.

Ahmet Şık: AKP medyası yazarlarının tırnak içindeki tavrı neyse halkın tavrı da o zaten. Daha önce barış barış deniyordu, şimdi neredeyse kaleşnikofu alıp ellerine çıkacaklar. Halk da o hale geldi.

İsmail Saymaz: Tabi Erdoğan’ın şiddet politikaları onlarda daha çok karşılık buluyor. Barış politikasına kerhen evet demişlerdi. Evet doğrusu bu diye şiddet politikasına destek veriyorlar şimdi. Askeri polisi şehit ediyorlar, bunlar bizden daha ne istiyorlar. Dil meselesi halledildi, 80 milletvekilleri var. Daha ne verebiliriz ki. Demek ki bunların sorunu ayrı devlet kurmak, o takdirde eğer bunun yolu silahsa misliyle karşılık veririz.

Ahmet Şık: Tam da sorun bu aslında. İsmail’in laf arasında geçirdiği ama genel olarak sirayet etmiş olan mesele: ‘Daha ne vereceğiz!’ Pardon sen kimsin de ne veriyorsun diye sormak lazım. Bu ülkede insanların eşit olmak diye bir derdi yok. Burada Kürtlerin eşitlikle ilgili bir sorunu var. En temel sorun. Ve bunun ifade edilmesine bile tahammül yok. Daha ne vereceğiz derseniz, sorunun ne olduğunu bu bize anlatır. Ülkenin batısı ve ortası ile bölge gerçeği çok farklı.

Ruşen Çakır: Sen neler gördün peki Ahmet?

Ahmet Şık: Adıyaman, Diyarbakır’a gittim. Bingöl’e gidecekken bir asker kaçırıldığı için gidemedik. Diyarbakır özelinden bahsetmek gerekiyor. Cizre’den medyaya yansıyan o korkunçluğa Diyarbakır’da şahit olmadım doğrusu. Orada çünkü bölgenin en büyük metropolü. Cizre’de yaptığınızı Diyarbakır’da yapmazsınız. Onun karşılığı çok büyük olur. Bir kenti kapatıp, sonra da adına terörist dediğiniz 23 tabut ile çıkamazsınız Diyarbakır’da. Bu sayı çok olabilir, karşılıklı olabilir ve terörist dediklerinizin kimlikleri daha çok tartışılır. Buzdolabında cesedi saklanan çocuğa da terörist diyorlar, dışarıda çöpten ekmek toplamaya çalışan adama da. Bu gerçekleri herkes biliyor, orada silahlı çatışmaya giren milisler de vardı. Ama aradaki farkı hiç gözetmeden herkese terörist diyen korkunç bir iklim var. Rize’de İstanbul’da karşılığını bulan linç girişimlerinin bununla ilgisi var.

Ruşen Çakır: Buradan mesleğimize gelelim. İkiniz de muhabirliği hala taşıyan ender gazetecilersiniz. Ben yapmaya çalışıyorum ama size de imreniyorum. Böyle çatışma ortamlarında gazetecilik yapmak… Sen bilinen bir isimsin. Rize’de gidiyor MHP’lilerle de konuşuyorsun. Ya da sen Ahmet bölgeye gidiyorsun… Giderek daha zorlaşıyor mu?

Ahmet Şık: Zor tabi. Kobene protestolarından örnek vereyim. Sokağa çıkma yasağı vardı. Bölgeye gittiğimde Bağlar’daki mahallede Dicle Haber Ajansından önceki gün gözaltına alınan 32 meslektaşımız var. Onlarla bile giremedik… Terörist diyorlar ya. AKP medyasının terörist dediği o meslektaşlarımla bile o mahalleye giremedim. İsim vermeyeyim, hedef olmasınlar. Ana akım medyadan arkadaşlar mesela, çatışma ortamı olduğu için arabalarından dışarı çıkamıyorlardı. Çatışmayı arabada izliyorlar, polis ya da asker güvenli bir ortam sağlayınca dışarı çıkıp görüntü alabiliyorlar. Ya da tersi. Ama orada 1990’lara dönüş deniyor, ben onu abartılı buluyorum. Benzeştiği yerler, ayrıştığı yerler var. Ama şu noktada benziyor. Siyah ile Beyaz çok net değil. Gri bir alan var. O gri alanda herkese her şey olabilir. Bu da çalışma koşullarını çok ağırlaştırıyor.

Ruşen Çakır: Geçen sen yapmıştın değil mi İsmail? Şişli’de Periscope ile yürüyüşü görüntülemiştin. Bir HDP binasına yönelik bir yürüyüşü… Bereket durdu. Ki durmuş olması da kontrollü olduğunu gösteriyor. Ya da şöyle söyleyeyim. Sizin binayı bastılar. Hürriyet’i iki kere bastılar. Bir gazeteci olarak Sebati Karakurt ikincisinde Periscope yayını yaptı mesela. Siz, binanızı basmaya gelen insanların arasına girip gazetecilik yapabilir misiniz mesela?

İsmail Saymaz: Ben yaptım. O gün yaptım. Hatta Sebati abi benden sonra yaptı.

Ahmet Şık: Ama o gelenler de Karadenizli olduğu için, hemşerilik vardır.

İsmail Saymaz: Şu oluyor tabi… Bu dönemde normal zamana göre bir haberi üçüncü kez check etmeye çalışmak; mümkün olduğunca tedbirli olmaya çalışmak; bilgiyle propaganda arasında bilgiyi bulmaya çalışırken, propagandaya alet olmama kaygısı…

Ruşen Çakır: Kimsenin savaşının enstrümanı olmamak…

İsmail Saymaz: Zaten Cizre’de, Diyarbakır’da öldürülen çocukların haberini yaptığımızda bize söylenen, “bunlar PKK’lı… Bunlar silahlı militanlar… Siz kimin hakkını savunuyorsunuz.”  eleştirisi geliyor. Ama ben PKK tarafından kaçırılan kişinin başkomiser değil de deli ersin” olduğunu yazdığım için iki gün boyunca işitmediğim hakaret kalmıyor.

Ahmet Şık: Ben de PKK’nin açıklamasını koyduğum için. Yaş tahtaya basma ihtimali çok yüksek. Ben kaçırılan kişinin ima edilen kişi olmadığını sonradan öğrendim. Açıklamayı gördüm.Böyle bir şey varmış diye koydum, bir kaç saat sonra da ortaya çıktı. Ama o arada o kadar hakarete uğradım ki. Ben bir bilgi vermeye çalışıyorum, eğer o iş gerçek olsaydı büyük bir bilgi. Paylaşmak gerekiyor. Ama mesela hala tweeti kaldırmadım. O kadar çok hakaret edildi ki, o benim hatam, samimi takipçilerimden de özür dilerim. Ama AKP’li troll denilen bu garip garip hesaplardan sürekli bir saldırı var. Onları zerrece ciddiye almadığımı göstermek için o orada duracak. Benim ayıbım olarak da durabilir. O ayrı.

İsmail Saymaz: Ben de Ahmet Abi de uzun zamandır bu konularda haber yaptığımız için ve devlet güçleriyle karşı karşıya geldiğimiz için bizim bu duruşumuz savaş dönemlerinde, nefret edilen siyasi kesim ile aynı yerde anılmamıza yol açıyor. Karadenizde ne oldu? HDP’ye oy veren ünlüler diye bir liste varmış, içinde ben ve Karadenizli bir sanatçı varmışız. Niye ünlü denilmiş benim için anlamış değilim. AKP’li bir site, daha da daraltıp “İşte HDP’ye oy veren Rizeli ünlüler” diye günlerce haberini yaptı. Ben kendi açımdan çok tedirgin değilim. Annem babam, ailem filan orada. Üstelik ben HDP’ye oy vereceğimi de ilan etmiş değilim. Ama bu özellikle savaş döneminde HDP’yi PKK’lı diye algılamak, ama diğer yandan, savaşın diğer cephesi için devletin ağzını konuşuyor diye görülmek…

Ruşen Çakır: Benim başıma Bayık röportajının fotoğraflarını İranlı Kasım Süleymani diye dolaştırdılar. Benim böyle Bayık ile ayakta bir fotoğrafımız var. Kasım Süleymani direktif veriyor diye dolaşıma girmişti. Değil o gazeteci filan diyorlar ama…
Ahmet Şık: Burada sıkıntılı olan şu: O propagandanın alıcısını yarattılar. Ben Birgün’de çalışırken o kadar pespaye haberler vardı ki, öğrencilere gazetecilik nasıl yapılmazın örneği diye sunuyorduk. Ama nasıl yapıyorlar, nasıl altına imza atıyorlar diyorduk. AKP medyasından çıkacak her türlü bilgiyi doğru kabul edecek, oradan alacağı işaret ile ona buna saldırmayı linç etmeyi göze almış insanlar var.
Ruşen Çakır: Dezenformasyon her zaman vardı. Bilinçli şekilde yapanlar bulunuyordu. Ama bir de bilmeden yapanlar var. Burada üçümüz de solcuyuz. Beni solcu görmeyenler var her ne kadar ama…

İsmail Saymaz: En solcumuz sensin galiba.

Ruşen Çakır: Gazetecilik ile aktivizm arasında… Artık militanlık yerine aktivizm deniyor, birçok meslektaşımız meslekten çok aktivizm ile ön plana çıkıyor. Ne diyorsunuz? Ben açık söyleyeyim. Son 5 yılda yaptığım tek aktivizm, seninle Nedim Şener’in davası için yaptığım aktivizm oldu.

Ahmet Şık: Burada hangi olaya nasıl tavır göstereceğinizden ziyade prensipler üzerinden hareket etmeliyiz. Benim aktivist olunmasına itirazım yok. Mesleki açıdan Haberciliğe yaklaşımı önemli. Benim de bir siyasal görüşüm, siyasi hayatım var bir de mesleğim var. İdeolojim doğrultusunda habercilik yapmaya çalışıyorum ama nesnelliği tahrif etmiyorum. Bilginin kimin işine yaradığına bakmıyorum. Kamu çıkarı var mıdır yok mudur? Bilgi doğru mudur değil midir? Bunu aktarırken tahrifat yapıyor muyum yapmıyor muyum? Benim ölçüm bu. Çocuklar öldürülüyor bu ülkede. İş artık çok başka bir yere evrilmiş ve mesleğin de yapılamadığı bir dönem. Saymayalım isimlerini ama bir kaç gazete dışında haberciliğin yapılamıyor. Onlar da doğru yapıyor demiyorum haberciliği ama genel baskı ve sansür dalgasından biraz daha uzak kalabiliyorlar. Suruç’taki korkunç katliamdan beri yaşanan süreci gün gün masaya yatırsak, Türkiye medyasının ne hale geldiğini gösterir bu.

İsmail Saymaz: Ahmet Abi daha keskin bakıyor. gazeteci ile aktivizmin arasına mesafe konulması gerektiği, herhangi bir parti, herhangi bir kitle örgütü üyeliği, sözcülüğünden kesinlikle uzak durulması gerektiğini düşünüyorum.

Ruşen Çakır: Ben şimdi Galatasaray üyeliğimden istifa mı edeyim?

Ahmet Şık: Ben sözcülük yapmaktan bahsetmiyorum.

İsmail Saymaz: Anladım, senin öyle dediğini söylemiyorum. Sana istinaden söylemedim. kendi açımdan söylüyorum. Gazeteci, haberini yaptığı konunun aktivisti olmamalı diye düşünüyorum. Bir aktivizme dahil olacaksam düşünce ve ifade özgürlüğü ve gazetecilik çerçevesinde bir aktivizme dahil olurum diye düşünüyorum. Ahmet ve Nedim’in kampanyasına bu yüzden dahil oldum. Çalışma hayatı ile ilgili haber yapıyorum, yaşam hakkına dair haber yapıyorum, bunlarla ilgili kampanyalara dahil olmamalıyım diye düşünenlerdenim. Gazeteciliğin kendisi zaten yeterince etkili bir alan olduğunu, o etkiyi başka bir alan ile kırmamalıyım diye düşünüyorum.
Ruşen Çakır: Ben bir ara bir yazı yazmıştım. Başlığı, siz içerdeydiniz galiba… “Sıkı bir muhalif” değil “iyi bir gazeteci” olmak şeklindeydi başlığı. Aslında şöyle oluyor. Siyasi pozisyon alın, bana haberle gelme deniyor. Ben bir haber paylaşıyorum mesela. İlginç bir haber, “hocam bunu bırak sen ne diyorsun bu konuda” diyorlar. Benim bir şey söylemem gerekmiyor.

İsmail Saymaz: Bilgi değil tavır bekliyor. Son dönemlerin gazeteleri de böyle. Zaman, Sözcü, Aydınlık, hatta BirGün bile öyle zaman zaman. Birinci sayfasından tavır vererek satıyor. Sen ne diyorsun’un anlamı o aslında, senin nerede durduğunu anlamak istiyorum oluyor.

Ahmet Şık: Gazetecilerin aktivistlik yaptığı konula genelde meslekle ilgili oluyor zaten, ifade özgürlüğü filan. Diğer konularda da aktivistlik yapsan yılın 365 günü yapman lazım. Yoksa bir basın grubunda arkadaşlar Cizre’ye gidelim filan diye konuşuyorlar. Onlara şey demek istedim, ama tartışma çıkmasın diye demedim. Haber yapın arkadaşlar demek istedim. Cizre’ye gidilecek zaten. Bir tavır göstermek için gitmeyin. Ben o noktada ayrımı gösteriyorum. Cizre’de insanlar ölüyor ve ben onun haberini gazetede göremiyorum.

İsmail Saymaz: Daha somut söyleyeyim. Ben gazeteciliği ilgilendirenler dışında bir imza kampanyasına katılmamayı düşünüyorum. Örneğin 1 Mayıs ve Gazetecilik yürüyüşleri dışında herhangi bir yürüyüşe katılmama gerektiğini düşünüyorum. Bu sol meselesine gelince, muhalif gazeteci olma meselesinde ben tek başına solculuğun hiç bir şey ifade ettiğini düşünmüyorum.

Ruşen Çakır: Kesinlikle.

İsmail Saymaz: Benim için hiç bir şey ifade etmiyor. Sorgulama arzusu, merak gazetecilik için şart. Solcu da olursa tadından yenmez ama bir kişinin solcu olması gazeteci olmasını gerektirmiyor.

Ahmet Şık: Her solcudan iyi gazeteci çıkmıyor.

Bunlar da ilginizi çekebilir:
  • Naci Kahraman

    Sohbet çok bilgilendirici ve aydınlatıcıydı, elinize dilinize sağlık. Sadece ses ile ilgili yankı problemi ve cızırtı vardı mümkün ise kontrol ederseniz daha rahat dinlenir.

  • Işık Işık

    sohbet çok samimi ve bilgilendirici idi.. Ağzınıza sağlık..Yalnız ses problemi var.. Beni televizyondan kurtardınız.. Yetmezmi:))

  • Kara Sirk

    ses sisteminizi iyileştirmeniz gerek. sevgiler