Medyascope.tv

Medyascope.tv Sohbetleri – 2: Melda Onur, Filiz Kerestecioğlu, Müge İplikçi

2’nci Medyascope.tv sohbeti 7 Ekim 2015 Çarşamba günü CHP İstanbul 2. bölge milletvekili adayı Melda Onur, HDP İstanbul 2. bölge milletvekili adayı Filiz Kerestecioğlu ve yazar Müge İplikçi’yi konuk etti.

Müge İplikçi: Susmamız, oturmamız, hep boyun eğmemiz, hayatı seyretmemiz istendi bugüne kadar. Kadınlar vardır, kadınlar her yerde. Sevgili izleyenler, Medyascope sohbetlerinin ikincisindeyiz. Ama programımıza başlamadan önce benim açımdan ve buradaki konuklarım açısından çok değerli olan bir kaybı zikretmek isteriz. Sennur Sezer’i bugün kaybettik. Kendisi bu ülkenin çok önemli kadın şairlerinden biriydi. Benim için çok özel bir insandı. Her yerde olan bir kadındı. Kadınların her yerde olduğunu bütün varlığıyla ispatlamış biriydi. Bugün bu dizeleri başka bir şekilde taşıyan iki değerli konukla birlikte yola revan olacağız. Elimizden geldiğince bir saat Türkiye’yi, Türkiye’de kadın olmayı, kadın dilinde konuşmaya çalışacağız. Zor konular, ama biliyorum ki pek çok yetkin iki insanla birlikteyim. Ben de naçizane moderatörlük yapmaya çalışacağım. Evet, Melda Onur CHP İstanbul 2. Bölge Milletvekili adayı, hoş geldiniz. Hoş geldin diyeceğim ben.

Melda Onur: Hoş bulduk.

İplikçi: Çünkü uzun yollardan geliyoruz. Kendisi sadece saygı duyduğum bir insan değil aynı zamanda sevdiğim bir insan da.

Onur: Sağolun.

İplikçi: Evet, o yüzden sen. Ve HDP İstanbul 2. Bölge Milletvekili Filiz Kerestecioğlu. İdollerimden biriydi, evet. Aramızda yaş farkı yok ama kuşağınızın, kuşağının temsil ettikleri her zaman bize yol gösterdi. Sadece feminizm anlamında değil, kadın olmak anlamında. Şimdi “Kadınlar Vardır”la başladım. İzin verirsen Melda ilk sözü ben Filiz’e vermek istiyorum. “Kadınlar Vardır” ama bu şarkının bestecisi ve yazarı, evet her şeyi olarak bize ne diyeceksin? 80’lerden bugüne geldiğinizde neden hâlâ Kadınlar Vardır’ı söylemek zorundayız. Neden hâlâ onun altını kalın kalın çiziyoruz? Kimler için ve kendimiz için?

Filiz Kerestecioğlu: Daha çok söyleyeceğiz herhalde, öyle gözüküyor. Bütün dünyada maalesef erkek egemenliği devam ettiği sürece, yetki karar mekanizmalarında erkekler o gücü ortaya koymaya devam ettiği sürece bizler de ona karşı mücadeleyi gene yükseltmeye çalışarak, her zaman o mücadeleyi sürdürerek Kadınlar Vardır diyeceğiz. Yani Kadınlar Vardır’ı bana yaptıran şey aynı zamanda kadın mücadelesiydi, o yüzden Kadınlar Vardır benim şarkım olduğu kadar anonimdir de. Hani sokaklarda o günlerden bugünlere söylenegelmesinin nedeni de hem bu mücadelenin ürünü olmasıdır hem de o mücadeleye hâlâ hizmet etmesidir aslında.

İplikçi: Sokaklara taşıdınız o şarkıyı siz, değil mi?

Kerestecioğlu: Tabii ki, ilk sokaklarda başladı zaten. Daha sonra bir albümde yer aldı, Güldünya Şarkıları albümünde, 2008 yılında. Ünlülerin olduğu, Sezen Aksu, Aylin Aslı, Aynur Doğan, Nilüfer, daha birçok kadın sanatçının sesinden de söylendi. Ama ilk söyleniş tabii ki o 87’de Yoğurtçu Parkı’ndaki yürüyüştedir. Orda hep beraber dayağa karşı yürüyüşte söyledik. Ve sonrasında da hep sokaklarda söyleniyordu, her zaman da öyle olacak.

İplikçi: Her zaman da öyle olacak.

Onur: Her zaman da tedavülde, her zaman da devam ediyor. Yani ne zaman ki artık söylenmesi gerekmeyecek…

İplikçi: Evet, Meclis’te de söylenmesi gerekiyor, esas orada söylenmesi gerekiyor. Peki, Melda sana döneceğim. Kadınlar Vardır’ı 2011-2015 yılları arasında aslanlar gibi Meclis’te temsil ettin sen. Ne diyeceksin? Hani kadınların var olması ve bu mücadele nereye kadar devam edecek? Bu eril zihniyeti biz ne zaman “Oh çok şükür şimdi eşitiz, hadi gerçek konuşulması gereken konulara geçelim” diyerek bir tarafa bırakacağız da yaşamımıza devam edeceğiz.

Onur: Ah keşke bir vade verebilseydik. Ama şu da var tabii. Hiçbir şey dünkü gibi değil, hiçbir şey önceki günkü gibi değil. Büyük bir mücadele var, büyük bir görünürlük var. Sorunlar daha açığa çıkıyor, daha fazla görünüyor oluyor ve bunların tabii çözümü anlamında her gün yeni yol kat ediliyor. Sevgili Filiz kadar iyi hâkim değilsem de konuya aslında kadın mücadelesi, feminist mücadele çok ciddi bir yol kat etti. Tabii yeni jenerasyon kadınlarımız bambaşka. Zor ve uzun bir yol, e tabii toplumun yarısını temsil eden bir kitlenin diğer yarıdan hak koparma mücadelesi de uzun vadede oluyor. Ama dünden daha iyiyiz.

Kerestecioğlu: Çok kısa bir tarihçe verirsek, ben mesela 95’te geriye baktığımda hep zaten o gün bana bir  ders verdi, yani o Kadınlar Vardır’ın belgeselini de yapmıştım o dönemde. Osmanlı’dan o güne kadın hakları mücadelesini anlatan belgesel. Ama hani tarihi hiçbir zaman kendimizden başlatmamak gerektiğini çok iyi öğretti bana o süreç. Ve hep de bunu tekrar ederim zaten hayatın birçok alanında. Osmanlı’da kadınlar o kadar radikal, feminist sözler söylüyorlar ki beyaz toplantılar yapıyorlar, beyaz kıyafetleriyle belli yerlerde toplanarak ve erkeklerin savaş diline karşı çıkıyorlar. Mesela barış çağrıları yapıyorlar farklı ülkelerin kadınlarına aynı zamanda, savaşı bitirin diye. Yani bütün bunları o zamanda da yapan kadınlar var, daha sonrasında belki sol siyaset içerisinde yer alan kadınlar var, Cumhuriyet döneminde biraz daha kurtulmuş kadın simgeleri belki, işte Türk Kadınlar Birliği’nin kapatılması sanki kadınlık adına söylenecek söz kalmamıştır diye, ki nafile bir şey yani…

İplikçi: Kesinlikle…

Onur: Kesinlikle…

Kerestecioğlu: Söylenecek çok şey devam ediyor 1930’lardan sonra. Sonra işte 80’li yıllarda bizim Şirin Tekelioğlu’lardan, Stella Ovadia’lardan, Somut gazetesinden devraldığımız onların sözleriyle başlayan feminist mücadele ve dayağa karşı yürüyüş, ondan sonrası sanki belli dönemlerde o 87’lerdeki heyecan yoktu gibi ifade ediliyor ama öyle değil. Aslında hakikaten Melda’nın söylediği gibi çok daha yaygınlaştı. Üniversitelerde Kadın Araştırmaları bölümleri açıldı, kota, pozitif ayrımcılık, anayasaya koyulan maddeler, cinsel suçlarla ilgili ya da Ceza Kanunu, Medeni Kanun değişiklikleri için yapılan kampanyalar, kürtaj kampanyaları, kürtajın yasalaşmasına yönelik girişimlere karşı, yani kadınlar aslında gerçekten özellikle de AKP iktidarının kadın bedenini, kimliğini, emeğini kontrol eden her türlü uygulamasına karşı en fazla hep sokaklarda mücadele içerisinde ve önde olan kadınlar oldu. O nedenle ben o mücadelenin aslında özellikle gençler arasında da daha yaygınlaştığını düşünüyorum. O zaman biz çok az kadındık ama belki ilk söz olduğu için etkiliydi, ama sonrasında devralanlar, yani onu devam ettiren bugünkü arkadaşlar da çok ciddi bir mücadele yürütüyorlar. En önemli noktalardan bir tanesi de aslında Kürt kadın özgürlük hareketiyle Türkiye’deki o diğer feminist mücadelenin buluştuğu bir nokta var artık. O çok daha köklü bir damar ve ben o damarın da çok güçlü olduğunu, hani bugün barış da gelecekse zaten gerçekten o kadınların hep birlikte bunu yapabileceğini düşünüyorum.

İplikçi: Ben burada hemen bir parantez… HDP’nin aslında sözünü ettiğin oluşumu içinde barındırdığını düşünüyorum, sonuna kadar da destekçisiyim bu anlamda. Ve önümüzdeki seçimlerde de bunu göreceğiz zaten. Göremesek de hesabını soracağız… Melda’ya döneyim. Geçen seçimlerde seni milletvekili olarak göremedik ve aslında bu seçimin tekrar edilmesini senin Meclis’e girmen için destekliyorum, derinden destekliyorum. Çok güzel bir açıklaman vardı. On üçüncü sırada partin tarafından gösterildikten ve milletvekili seçilemedikten sonra, bir veda yazısıydı ama bence Melda Onur’u anlatan bir yazıydı. Oradaki “Üzgün değilim, biraz buruk hissediyorum.” Kendi internet sitenden yayınladın ve “bu sonucu bekliyordum, buruk muyum, evet, ama yalnızca yarım kalan işler için.” Onur mücadeleye devam mesajı verdi diyorlar ve diyorsun ki, bu da çok güzel: “Poyraz Ali’yi cezaevinden kurtaramadığım için, Karakoçan’da barajın esir ettiği için Ardıç ailesine bir köprü yaptıramadığım için. Kadıköy’ün gözdesi Yeşilbar okulunu rantçı, din istismarcısı ellerden hâlâ alamadığım için, İstanbul’un mahallelerini kelepçeleyen rantsal dönüşümlerdeki mücadelem ve Anadolu’nun yaşamını kurutan rantsal mücadeledeki projem yarım kaldığı için, hâlâ kadın cinayetlerine karşı Meclis’te yapmam gerekenler olduğu için. Peki bu davalardan vazgeçecek miyim, hayır; ama artık milletvekilliğinin avantajlarını bu davaların  takibinde kullanamayacağım, kalkan olamayacağım. Gözaltına alınan, tutuklanan, cezaevlerine konanlara müdahalem, ilgim sınırlı kalacak. Ha deyince herkese ulaşamayacağım.” Peki bundan sonrasında ne olacak?

Onur: Yine mücadeleye devam edeceğiz.

İplikçi: Meclis’te görecek miyiz Melda Onur’u? Görelim…

Onur: Meclis’te, tabii ki iddiamız o. Sonuçta 2. bölge 11. sıradayım. Tabii ki iddiamız o. Meclis’te olurum, ama olmadığım takdirde de, dışarıdan… Çünkü bana şöyle bir etiket yapıştı: “Sokak Vekili”. Biraz çok sokaklarda olduğum için bir de birkaç hükümet yanlısı yayın beni vatandaşa sokağa çağırıyor, sokaklara çağırıyor, evinde otur… Gelsinler tabii sokaklar güzeldir her zaman. Öyle bir unvanım olduğu için. Bir de hâlâ tabii bu ilgilendiğim alanlarda çağırıyorlar. Diyorum ki bakın ben vekil değilim, olsun siz bizim için hâlâ vekilsiniz… Tabii ki devam edeceğim. Sonuçta benim sadece milletvekilliği dönemimde yaptığım bir şey değildi, öncesi de vardı ama öncesi çok tanınmadığım için belki. Devam edeceğiz, bu işleri takip edeceği tabii ki. Çok değerli arkadaşlarımız zaten Meclis’te olacaklar. Şunu da söyleyeyim bakın. Şunu fark ettim ben bu dört yıllık süreçte. Vatandaş Meclis’in nasıl işlediği konusunda çok fikir sahibi değil. Yani kanunlar nasıl yapılıyor, soru önergesi niye veriliyor, araştırma önergesi nasıl… Yani bir soru önergesi verildiğinde bir şeyin çözüldüğünü zannediyorlar. Ya da muhalefet bir kanun teklifi verdiğinde bunun olabileceğini zannediyorlar. Hayır öyle bir şey yok. Bir de milletvekilliği yapmış bir vatandaş olarak ben dışarıdan soru önergesi verebileceğimi, kamuya açık araştırma önergesi verebileceğimi biliyorum. Bunu yayınlattığınız zaman oradaki milletvekillerine de yöntem gösterebilecektir. Tıpkı Meclis’te bir milletvekili gibi bir vatandaş olarak hepimiz çalışabiliriz, takip de edebiliriz. Ayrıca biraz da vatandaşa milletvekilini nasıl kullanabilir onu göstermek istiyorum.

İplikçi: Nasıl olabilir?

Onur: En azından bir kere Meclis’in kapısı bütün vatandaşlara açık, bunu bilmeleri gerekiyor. Bütün milletvekillerinin yakalarına yapışsınlar, kendi davalarıyla ilgili olarak basın toplantısı olsun, diğer vekillerle toplantılar olsun, gerek grup başkanvekilleriyle randevular olsun, bunları almaları için ısrarcı olsunlar. Biz böyle çalıştık. Ben çalıştığım bütün alanlarda şunu yaptım: Gelin ne istiyorsanız yapalım, basın toplantısı mı basın toplantısı, başka partilerin grup başkanvekillerinden bizzat gidip randevular alıp bizzat yanlarında oldum. Böylece çok etkili çalıştık bazı STK’larla, bazı konuları gündeme getirme anlamında. Bir de benim eski bir gazeteci olmam, biraz da konulara bakış açım, konuların haber değerini görüp biraz onun üstüne gidişim ve daha çok gazetelerde yer almam, benim izlediğim konuları biraz daha kamuoyunun gündemine getirdi.

İplikçi: Burada çok hassas bir konuya geliyoruz. İkinizin de bir gazetecilik deneyimi var. Ne olacak bu medyanın hali sorusu…

Kerestecioğlu: Olan olmuş…

Onur: Doğru.

İplikçi: Yapacak bir şey yok kalkın gidelim?

Kerestecioğlu: Yok, yapacak bir şey var, işte bugün yaptığımız da yani sansür sen nelere kadirsin. Gerçekte sosyal medyanın rolü çok güçlü artık. Eskisi gibi değil artık, öyle her şeyi kısıtla, hiçbir haber alınamasın, mesela o yaratılmış savaş diyorum ben, o halden hiçbir haber alınamaması 90’larda nasıl oluyorsa bugün de aynısı olmuyor. Bugün gerçekten neyse ki haberdar olabiliyoruz. Ve daha fazla tepki gösterilebiliyor insanlar bilgi sahibi oldukları için. Yani basın gerçekte olmazsa olmaz bir şey aslında bir ülkede ve o ülkede zaten demokrasinin olmadığını gösteren bir şey. Şu anda DİHA’ya yapılan, Azadi Velad’a, Kürt gazeteciler özellikle çok büyük baskı yaşıyorlar çeşitli alanlarda. Ben mesela Cizre’ye gittiğim zaman orda İMC’deki arkadaşlara da söylemiştim, sizler olmasanız nasıl insanlar buradan haber alacaklar diye. Onlar da o zorlukların içerisinde oralarda bulunuyorlar. Yapılan saldırı, evet Ahmet Hakan’a yapılan da çok acımasız ve kötü bir şey ama diğer arkadaşları da unutmamak lazım. Bir tarafa tepki gösterirken bir tarafı unutmamak lazım. Gazeteciler Cemiyeti, dernekler veya köşe yazarları, bunu yaparlarsa zaten biz aslında kazanırız ve barışı tesis ederiz. Yani gene bir tarafı görmezden gelip sadece ünlü olan bazı insanları görürsek o zaman başaramayız bunu diye düşünüyorum. Biraz da basındaki o “ünlü” olan insanların biraz “ünsüz”lere geçmeleri gerektiğini düşünüyorum.

İplikçi: Bunu biraz açsana, bunu biraz aç.

Kerestecioğlu: Bazı şeyleri göze almak lazım, direnmeden hangi ülkede kim neyi kazanmış ki? İki gün önce Fransa’da 2900 kişiyi işten çıkarıyorlar ve Fransa ayağa kalkıyor. Gene aynı şekilde Fransa’da diyelim ki emeklilikle ilgili bir hak geri alınmaya çalışılırken lise öğrencileri de sokağa çıkıyor. Ne alakası var dersiniz, ama hayır bu bizim hakkımız, geleceğe ilişkin hakkımız diyorlar. Bugün bölgede gittiğimiz, dolaştığımız her yerde bütün o baskılara rağmen insanlar direniyorlar, binlerce insan sokağa çıkabiliyor, 30-40 yıldır sürdürdükleri bir direniş geleneği var, ama ülkenin batısı halen Kürt illerinde olanları yeterince görmüyor ve sanki anlamamak için gayret sarf ediyor gibi geliyor bana.

İplikçi: Bu söylediklerin, yeni bir kitap çıktı onu çağrıştırdı bana. İzleyenlerimizi de hatırlatmakta fayda var. Necmiye Alpay ve Hakan Tahmaz’ın hazırladığı Barış Açısını Savunmak. Metis’ten çıktı bu kitap. Orada Necmiye Alpay’ın “Önsöz”de söylediği çok güzel bir söz var. “Bizim ülkemiz sağır odalar gibi yapılandırılmıştır, yani ses geçirmeyecek şekilde. Duvarlarınız ses geçirmiyorsa, bitişiğinizde her tür işkence yapılır, insanlığın dışına çıkılır ve siz bir şey duymazsınız. … Ama bu da hakikate ulaşmaya yetmez, çünkü hakikat silinmiş, yerine hazır suçlama sözleri konulmuştur.” Ben bir edebiyatçıyım ve bu son yaşadıklarımızda, sözcüklerin bu kadar ayaklar altına alınması karşısında dehşet içindeyim. Yani sözcükler kifayetsiz kalıyor, hatta sözcükler var ama yoklar.

Kerestecioğlu: Tabii her şey bir terör çuvalının içerisine dolduruluyor. Aslında devlet geleneği budur. Yıllardır yapılan budur. Aynı tekrarlar yaşanır ama yine de ben hiçbir zaman umutsuz söz sarf etmeyen bir insanım, öyle yaşayamam yani ve ben bunun da üstesinden geleceğimize inanıyorum. Halklar aynı halklar değil. Bugün asker cenazelerinde gösterilen tepkiler de bunu gösteriyor, polis cenazelerinde de, aynı şekilde gerillalar öldürüldüğünde de bir şeyler çok daha net ortaya çıkıyor. İnsanlar, “üç yıl bir çatışmasızlık hali yaşandıysa eğer, evet bunun ötesi de olabilir, niye olmasın, niye bu noktaya tekrar geri döndük”ü soruyorlar, ve bunun cevabını da biliyorlar aslında. Bu Saray’ın savaşıdır, bu gerçek bir savaş değil, bu yaratılmış bir şeydir. Bugün Kolombiya’da elli yıl sonra ulaşılıyorsa bir noktaya Türkiye’de de ulaşılacaktır, yani bunun geri dönüşü yok. Ama bunun kurucusu da gerçekten en fazla kadınlar olacak. Bunu hiç annelik üzerinden söylemiyorum, ona da aynı zamanda karşı olduğumu ifade etmek isterim. Evet tamam, anneler çok değerlidir, hele Cumartesi Anneleri, Barış Anneleri gibi hele mücadeleci kadınlar, ama kadınlar sadece anne oldukları için karşı çıkmıyorlar savaşa. Savaş kararlarını biz almıyoruz. Yani dünyadaki egemenliği yaratan, yöneten biz değiliz, biz gerçekten anti-militarist olduğumuz için, barışı kurmak istediğimiz için kadınlar diyorum ben. O müzakere süreçlerinde de, masalarında da özgürlükçü anlayışlarıyla, hiyerarşiye karşı çıkan anlayışlarıyla kadınların yer alması gerektiğini düşünüyorum.

İplikçi: Tam da burada Melda Onur’a dönüp Aralık 2014’te Meclis’te yaptığı bir konuşmasını hatırlatmak istiyorum kendisine. Benim için efsanevi bir konuşmaydı o, her yere twitt’ledim, ki ben sosyal medyada sakar bir insanım. Tarım Bakanlığı’yla başlıyorsun konuşmaya, şöyle, böyle… Ne çıkacak, ne çıkacak?.. Ali İsmail Korkmaz çıkıyor, Çarşı Vicdandır Yargılanamaz çıkıyor, ve sonra tişört. Hakikaten tüylerimi diken diken eden bir performanstı ve şunu dediğimi hatırlıyorum: İşte Meclis’te kadınlar böyle olmalı. Ki dışardaki bizler, evet arkamızda böyle bir destek var, şimdi ilerleyebiliriz. Şunu sana sormak istiyorum, orada gerçekten bunu yapmak mümkün mü? Yani şunu diyebilirsin, ben çılgın bir kadınım, bunu böyle yaptım, ama bu kadın dili dediğimiz, tam da Filiz’in sözünü ettiği, annelikle hem bağdaşabilir hem bağdaşmayabilir, ama annelik ötesi diyebileceğimiz bir üçüncü dil mümkün müdür halihazırda? Şu an Meclis’in yapısında? Ben yaptım diyorsun, “o zaman vardır”a gelebilir miyiz?

Onur: E tabii ki, ama şöyle söyleyeyim: Evet, azız biz Meclis’te ama pek çok kadından benzeri performansı, en azından muhalefet adına söyleyeyim, o dönemde gördük, hani tek başına değilim. Ama belki biraz eski televizyoncu geleneğimle, biraz kürsü hâkimiyetim vardır, fena değildir…

İplikçi: En son konuşman?

Onur: En sevdiğim konuşma odur. Çakallar adına söz alıp türcülüğe karşı Sayın Hasip Kaplan’a kınama yapmıştım. Evet, tabii ki yapılabilir, ama şunu söyleyeyim: [Kerestecioğlu] “Sadece anne açısından bakmıyorum” dedi, çok güzel bir şey söyledi. Aslında, neden kadın barışı ister? Bakın, bir erkeklerin bilgi alanları var bir de diğerleri var ve bütün o diğerlerini kadınlar üstleniyor. Bugün kadın cinayetleri ya da kadınlarla ilgili konuların dışında, ötekilenmiş, dezavantajlı olmuş her türlü gruplar da kadınların savunma alanında kalıyor. Tabii ki erkeklerde oluyor, ama bugün mesela Aile Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın içinde, engelliler vardır, çocuklar vardır, LGBT’ler onların içerisinde. Çünkü neden, kadınlar başkalarının yaşam haklarını savunmayı da kendi üzerine alan bir varlık. En çok zarar gören…

Kerestecioğlu: Bir de yaşamı ayakta tutan, kadınlar aslında…

Onur: Tabii, tabii.

Kerestecioğlu: Yani savaşlardan da en çok zarar gören kadınlar, bütün hayatı örgütleyen de…

Onur: Her tür yaşam hakkı ihlalinde en çok zarar gören de kadınlar…

Kerestecioğlu: Sakatlara kim bakıyor, yine kadınlar bakıyor savaşta, tecavüze kim uğruyor, tacize kim uğruyor, savaşlarda da normal yaşamda da kadınlar uğruyorlar, çocuklar aynı şekilde.

İplikçi: Yani boş yere hanımefendi sus, bir kadın olarak sus, denmiyor…

Onur: Tabii, tabii aynen. Bakın mesela çevre hareketinde de, çok enteresandır, ben Çevre Komisyonu üyesi olarak, ilk Meclis’e gidiyoruz, hep kadınlar önde, hep kadınlar dayak yiyor. Gezi’den önce Gezi benzeri bir saldırı ilk Tortum’da görmüştük. Kadınlar sürüklendiler, falan. Orda hep kadınlar, köylerde… Niye kadınlar önde oluyorlar? Hani Jandarma saldırmıyor mu, hayır bayağı saldırıyor, dövüyor. 83 yaşındaki nineyi dövmüştü Erzurum Tortum’da. Sonra konuşmalarında vb. şunu gördüm. Kadınlar gerçekten de doğrudan o toprakla yaşıyorlar. Erkek öyle değil o kadar. Erkek sonuçta bir köyde, yakınlardaki bir kente ya da inşaata gidip yevmiyeyle çalışıyor.  Oysa kadın sabah kalkıyor, o suyu kullanarak hayatını kuruyor; yani çocuklarını yıkıyor, evi temizliyor, hayvanını suluyor, o suyla toprağını suluyor, o verimi alıyor, tüm gün boyunca ciddi bir katma değer yaratıyor. Akşam o tarladaki fasulyeleri toplayıp yemek yapıyor. Yani erkek zannetmesin ki günlük aldığı 50 lirayla yemek pişiyor. Şimdi mesela bir çevre felaketi olduğunda etkisini ilk onlar görüyorlar. Su kesiliyor, su kirleniyor, toprak gidiyor ve atıyorlar kendilerini ön saflara. Onun için her tür yaşam hakkı mücadelesindeler. Eğer tarlasına saldırı varsa, suyuna, çocuğuna, yaşamına da saldırı varsa, kadın kendisini ciddi anlamda, çünkü sadece kendisine değil; yani aile yaşamını gerçekten de kadın ayakta tutuyor.

İplikçi: Bu arada bir mesaj gelmiş. “Gönlümüzün milletvekili!”

Onur: Ay ne güzel! Sağolsun. Bu çok değerli bir şey tabii. Benim görevimi hakkaniyetle, hakkıyla yaptığımı gösteren bir şey. Bundan dolayı çok memnunum.

İplikçi: Biz Melda’yla Kobanê’den önce, yani orda o savaş patlamadan önce iki minibüs dolusu kadındık. Bir macera mı diyeyim artık, çok önemli bir yolculuktu.

Onur: Çok önemli bir seyahatti. IŞİD’in Kobanê’ye saldırmasından iki gün önce. Erbil ve Mahmur kampına.

İplikçi: Evet, Mahmur kampına gittik. Ve orada da aynı şekilde düşündüm. Milletvekili kadınlar böyle olmalı işte. “Gönlümüzün milletvekili.” Şimdi bir reklama girelim… Hayır, reklamsızız… Şöyle bir soru geldi: 1 Kasım’dan sonra, Melda Onur’u da zaten Meclis’e soktuğumuzu düşünüyoruz, HDP’yle CHP koalisyonu olduğunda, kadınların bu konuda nasıl hareket edebileceğini öngörüyorlar? diye soruyorlar. Hatta bunu soran arkadaşım uzaktan bir yerlerden.

Kerestecioğlu: Kadınların derken, Meclis’teki kadınların mı genel olarak mı?

İplikçi: Yani HDP’li kadınları temsilen sana soruyorlar. Mesela Bülent Arınç’ın çıkışından sonra, o birleşme CHP’li ve HDP’li kadınların bir arada bir ses oluşturması çok etkileyici, çok anlamlıydı. Buradan yola çıkarak yeniden bir şey, hani sözünü ettiğimiz o dilin yaratılması, kolay mıdır, değil midir? Yoksa işte her zaman her yerde olduğu gibi egolar mı çarpışır? Bunları aşmanın yolları var mıdır?

Kerestecioğlu: Çarpıştıranlar da vardır, olacaktır tabii ama biz aslında gerçekten bunu hedeflemiştik. Çok az bir mesai yapabildik Meclis’te. Halkımız bunu bilmiyor gerçekten, başta söylediğimiz gibi, biz tatildeyken de sanki Ankara’da Meclis’te bir şey çalışılıyormuş ve bir şey yapılabiliyormuş gibi görülüyor. Halbuki bunu yapabilmek için çok gayret ettik, gerçekten Meclis açık kalsın ve bunu çalıştıralım diye.

İplikçi: Seçimden sonra kaç kere toplanabildiniz?

Kerestecioğlu: Topu topu üç kere falan, onlarda da savaş, tezkereler, bir tanesinde, bir tanesinde de terör kanunu gibi içeriği ne idüğü belirsiz şekilde konuşuldu, burada benim biraz CHP’ye de eleştirilerim var tabii.

İplikçi: Söyler misin bunları, küçük küçük de olsa?

Kerestecioğlu: Buna çok kısaca aslında değinirsem, ben bugün CHP’nin barış için çok daha aktif bir rol oynaması gerektiğini düşünüyorum. Bunu yapabileceğini aslında düşünüyorum. Ama yeterli bir güvene sahip olmadığını ve o güvenle, o inisiyatifle ön almadığını düşünüyorum. Sanki ne oraya değineyim, ne buraya değineyim dediği zaman, daha çok bir seçim yaklaşıyor kaygısıyla biraz daha geleneksel bir siyaset yürüterek davranıyor. Halbuki çok tarihi bir dönemdeyiz, hakikaten bir seçim kazanmıştık aslında. 7 Haziran’ın ertesinde bize yapılan bütün saldırılara rağmen, yani HDP olarak söylüyorum. Diyarbakır saldırısı, bombalaması, başka şeyler, Erzurum, Ağrı saldırıları gibi. Ama bütün bunlara rağmen hakikaten 8 Haziran’da insanlar biz kazandık duygusunu yaşadılar. Yani burada MHP’nin rolü daha bellidir, MHP sonuçta farklı bir gelenekten geliyor. Ama CHP’nin daha farklı davranması gerekirdi diye düşünüyorum ben. Daha inisiyatifli, daha güvenli ve çaresiz değilsiniz mesajını insanlara, siz Erdoğan’a da AKP’ye de muhtaç değilsiniz, çaresiz değilsiniz… Biz iktidar olacağız diyebilirlerdi mesela, bunu bile doğru dürüst telaffuz etmediler.

İplikçi: Bunu diyemediler. Niye diyemediler Melda?

Onur: … iktidar olacağız diyordu Genel Başkan…

Kerestecioğlu: O kadar güçsüz çıkıyor ki bu ses. Barışla ilgili olarak da böyle. Yani orda iki tane farklı bayrak gördüğünüz zaman Barış bloğu mitinginden ayrılmamalısınız, yani bizimle, HDP’yle birlikte olunması gerekmiyor illa. İşte, Cizre’ye iki bakan, 40’a yakın milletvekili sokulmadık biz ve arkadaşlar aradığı zaman, CHP’li arkadaşlara da söylediğim şey, bu parlamentonun itibarıdır. Ki ben uzun yılların parlamenteri değilim, sonuçta insan hakları geleneğinden, feminist mücadeleden gelen bir kadınım, sonuçta parlamentonun itibarı diye bir şey var. İki bakan 40 milletvekili Cizre’ye giremiyorsa, müsaadenizle yan sıradaki arkadaşlar da bir kalksınlar gitsinler Meclis Başkanı’na, ne oluyor, neden yapılıyor bu, bu Meclis’in haysiyetidir desinler. Onun için bir direniş göstersinler. Yani bizi kriminalize etme çabalarına karşı çıkarak, orada bir ortak mücadele yürütmek mümkündü. Maalesef bu olmadı. Ben bu çabadan hâlâ umutluyum, olması gerektiğini düşünüyorum. Bunu yaparsak başarırız zaten. Bunu yaparsak güçlü oluruz, bunu yaparsak başarabiliriz.

İplikçi: Burada Melda’ya sormak istiyorum. Aynı fikirde misin, ayrı fikirde misin?

 

Onur: Şöyle söyleyeyim, ben Meclis’te olsam farklı mı davranırdım, muhtemelen gelirdim Cizre’ye her yere gittiğim gibi. Ama çok da hızlı hareket edilmesi gereken bir zamandı, anlık bir durum oldu çünkü.

Kerestecioğlu: Altı-yedi gün kaldık biz orda.

Onur: Ama ilk giremediğiniz iki gün oldu. Onun öncesinde bizim bir heyetimiz Cizre’ye gitti ve bir rapor yayınladı. O süreçte de bir basın toplantısı düzenlediler. Başkanla belki gitmişler mi gitmemişler mi onu bilmiyorum, ama o konuda basın toplantısı yaptılar.

Kerestecioğlu: Bize yapılandan sonra ama, o başka bir şey. Yani önceden gitmek başka bir şey de.

Onur: Bir önceden gittiler, rapor yayınladılar, sizin gidemediğiniz süreçte de basın toplantılarıyla bu konuyu gündeme taşıdılar, yani bilmiyorum, Meclis Başkanıyla konuştular. Tabii yetersiz bulunabilir o anlamda ama… CHP’ye şöyle bakmak lazım…

İplikçi: Nasıl bakalım? Beni ikna et…

Onur: CHP bir kurucu parti olarak, aslında üzerinde çok sorumluluk var ama bir o kadar da 780 bin kilometrekarelik yükü var. HDP…

Kerestecioğlu: Ama bizden fazla yükü olmasın Melda, Allah aşkına, bütün parti binalarımıza saldırılmış, 400’den fazla saldırı, herkes üstümüze üstümüze geliyor, bir oradan, bir buradan…

Onur: Hayır, hayır, demek istediğim o değil… HDP, ki böyle olmasını normal karşılıyorum, politikalarında ilk çıkış noktası sonuçta kendi davası ve bu ülkedeki işte Güneydoğu’dan o büyük sorunun çözülmesi üzerine. Daha sonra diğer politikaları yayılıyor. Ama bizimki öyle değil, biz İzmir’den Sinop’a, Sinop’tan Ağrı’ya, Ağrı’dan hepsine kapsayıcı bir söylemle geliyorlar. Onun için ilk anda, ki Türkiye’nin en önemli sorunlarından biri bu sorun, … çatışma, her evde olmasa bile çoğu evde ölüm var, yani şehit var, gazi var, yaralananlar var. Bakıldığında neden hani ekonomi politikasıyla gidiyor, bunun da bir parti tarafından baktığınızda her evde bir işsiz var. Ege’ye de hitap etmek zorunda…

Kerestecioğlu: Ama bu bizim açımızdan da geçerli olan bir şey. Biz de sonuçta seçim bildirgemizde genel olarak gerçekten çok soruna değiniyoruz ve bunları kapsıyoruz, fakat barış olmazsa hiçbir şey olmuyor ki, yani ne ekonomi, ne kadın mücadelesi, ne kadın cinayetlerini önlemek, aksine bu bir domino etkisi yapıyor, yani şiddet şiddeti daha fazla körüklüyor; kadınlar belki daha fazla öldürülüyor, korucu evlerinde de daha fazla öldürülüyor. O öfke ve şiddet kadın cinayetlerini de yükseltiyor.

Onur: Ama şunu diyemeyiz, o Sabahat’in tezidir, hep söyler ama, Kürt sorunu çözülürse kadın cinayetleri sorunu çözülür; öyle bir şey yok. Kürt sorunu çözülürse, işsizlik çözülür, çevre sorunu çözülür, öyle bir şey yok. Çok önemli bir sorun ama Türkiye’nin tek sorunu değil. CHP 90 yıllık bir parti, artık bir parti olmanın ötesinde sosyolojik bir vaka haline geliyor.

İplikçi: Fenomen artık.

Onur: Bugün herkesin, her hanenin CHP’yle ilgili bir hikâyesi vardır. O hikâyeler kimi zaman size yük yapıyor. Demek istediğim o. Bir iyi, bir kötü yük. Kimisi CHP’ye, tarihine dönük çok öfkelidir ama mutlaka bir CHP’li vardır, kimisi de bir tutkuyla bağlıdır ve halen daha muhalefette olmanın acısını çeker, bakarsınız CHP’li babanın CHP’li olmayan çocukları. Ya da onun öncesinde belki Demokrat Parti’li babanın CHP’li oğlunun HDP’li çocukları… Böyle bir kompozisyonun çok ortasında oturuyor.

Kerestecioğlu: Neyse ki gençler bizde, onlardan umutluyum.

Onur: Hareket kabiliyeti, refleksleri o kadar hızlı olamayabiliyor. Ama asla unutulmasın CHP her zaman için, hani bunu bir CHP’li olarak söylemiyorum, ülkenin büyük abisidir, iktidarda olmasa da. Onun en ufak bir hareketi çok büyük etki yaratır.

Kerestecioğlu: Ablası olsun artık işte, sosyal demokrat bir ablası olsun.

İplikçi: Abla istiyoruz biz, abilerden, büyük abilerden bıktık.

Onur: Şu an abi. Keşke abla diyebilseydim. Keşke abla abi ikiz olabilseydi. Hatta benim küçük bir esprim var, onu da yapayım. Kızacak belki arkadaşlarım ama. Eş başkanlık konusu, dedim ki CHP’de de olsun, bir-iki toplantıda dile getirdim. Sonra vazgeçtim, geri aldım sözümü, çünkü dedim ki bizde eş başkanlık olur, korkarım ikisi de erkek olur.

İplikçi: İşte budur, CHP’nin vaziyeti bu.

Kerestecioğlu: Başta söylediğine gelince, yani kadınlar olarak bunu yapmak mümkün müydü, “bir kadın olarak sus” sözüne karşı birlikte davrandığımızda… Evet, daha fazla birlikte davranabilirdik bence. Ama işte o abilik olmasaydı belki. Çünkü bizim orda CHP’li kadınlarla birlikte tepki gösteren bir basın açıklaması yapmamamız için bir neden yoktu. Ama işte parti disiplini, bazı gelenekler, vb. bunu engelleyebiliyor gibi geliyor bana. Çok fazla bilmiyorum belki bazı şeyleri. Benim görgüm ona henüz yeterli olmayabilir. Biz bir kadın grubu kurduk Meclis’te. Resmi bir şey değil bu ama ilk yaptığımız şeylerden biri HDP’de bir kadın grubu kurmaktı. Orda hedeflediğimiz şey, kadınlara yönelik ayrımcılıkla ilgili ne varsa, bunlar konusunda ön almak, gerçekten söz söyleyebilmek, bu sözü Meclis’te yükseltebilmek ve bunu sadece HDP grubu olarak değil, bütün diğer partilere de giderek kadın milletvekilleriyle görüşüp toplantılar yapmak. Ama dediğim gibi bu üç ayda Meclis çalıştırılmadığı için böyle bir şey yapmaya imkân olmadı. 1 Kasım’dan sonra en çok yapmak istediğimiz şey bu. Bunu yapabileceğimize inanıyorum ben. “Bir kadın olarak sus” lafına tepki konusunda, ki eminim Şafak Pavey de üzüldü sonradan ordaki idaresi konusunda Meclis Başkanı oydu, AKP’li kadınlara da seslenerek söyledim ben bunu, sizin de karşı çıkmanız lazım diye. Yerlerinden çok konuşuyorlar mesela, ama lütfen bir sorgulasınlar. Yerlerinden laf atıyorlar, benim gerçekten başım ağrıyor, o kadar erkek sesi var ki. Yani ciddi bir erkek kalabalığı ve birbirine kabaca laf atan, lafını kesmeye çalışan insanlar. O zaman hakikaten vah halkımız diyorsun yani böyle mi temsil ediliyor diye. Bir yandan kadınlar da bunu çok yoğun bir şekilde yapabiliyorlar. Ama şunu sorgulamıyorlar: Kaç oturum oldu, bir tane kadın milletvekilimiz söz almadı. Bunu kendi içimizde sorgulasak deseler çok daha başarılı olacaklar bence. Daha çok sayıda kadınların söz alması, kadınlarla ilgili konularda söz alması lazım. O zaman Meclis’te de atmosfer biraz değişebilir. Biz eş başkanlıkla, ilk temsil anlamında birçok adım atıyoruz, önemli şeyler başardık diye düşünüyorum ama biz bile o anlamda özeleştiri verdik. Yüzde 0’tı hedefimiz bunu gerçekleştiremedik diye. Umarım daha sonraki zamanlarda bunu yapacağız, daha fazlasını yapacağız.

İplikçi: Bundan daha hazin bir konuya geçmek istiyorum. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’na. Geçenlerde Ayşen Gürcan, muhtaç gruplara hizmet etmek olduğunu söyledi görevlerinin. Muhtaç gruplar da biz kadınlar oluyoruz kızlar ona göre.

Onur: Kime muhtaç? Kime muhtaçmış?

Kerestecioğlu: Erkeğe mi, devlete mi?

İplikçi: Vardır. Bunun Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı değil de Kadın Bakanlığı olması gerekiyor’un altına imza atanlardan birisin. Mart 2015, çalıştım orayı.

Onur: Doğrudur, söylemişimdir, daha önce de söylediğim bir şey bu; aslında benim söylediğim değil tabii; bu özellikle kadın örgütlerinin, feminist örgütlerin, bu bakanlığın değiştirilmesi sırasında özellikle yasanın da çıkarken ailenin korunması gibi ifadelerin çok direttiler içinde kadın olsun diye. Ve iktidar vay bunlar aileye düşman dedi, bu feministler aile sevmez dedi.

İplikçi (Kerestecioğlu‘na): Öyleler midir feministler?

Kerestecioğlu: Sevmez, düşman, bunlar yanlış laflar; aile sorgulanması gereken bir şeydir. Askerlik gibi aile de Türkiye’de tabu olan sorgulanamayan, ama sorgulanması gereken bir şey. Ne kadar özgür bir yapıdır, insanlar nasıl özgür iradeleriyle orada var oluyorlar, çocuklar da başta olmak üzere, bu sorgulanması gereken bir şeydir.

Onur: Anne baba iki çocuk mudur aile klasik formatta, yani çocuğu olmayan aile değil midir? Bu konu sürekli olarak gündeme getiriliyordu. Ben bir mahkemede feministlerin ne kadar haklı olduğunu şöyle anladım: Bir kadın cinayeti olmuş, katil koca kendini savunuyor… ve Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı son dönemde, yani birkaç yıldır kadının yanında bir avukat bulunuyor, Bakanlığın avukatı. Adam ben bu müdahil avukatı reddediyorum dedi. Hâkim neden dediğinde, şöyle  dedi: Ben bu cinayeti ailemi korumak için işledim, bu bakanlık da aileyi korumak için var dedi. Bir kelimenin ne kadar önemli olduğu… bunu bir savunma modeli olarak geliştiriyorlar.

Kerestecioğlu: Cinayet kadına karşı işleniyor, sadece cinayet değil, onun içerisinde fiziksel şiddet var, ekonomik şiddet var, psikolojik şiddet var; bütün bunlara rağmen kadına yönelik şiddete karşı yasa olmuyor, ailenin korunmasına dair yasa oluyor.

İplikçi: Sen hukukçu olarak buna ne diyorsun? Hukukun bittiği yer mi?

Kerestecioğlu: Ben ilk söyleyen insanlardan biriyim, Ailenin Korunmasına dair Kanunun önce adının değişmesi lazım. Zaten kadın örgütlerinin önerileri hiçbir zaman böyle olmadı. Dünyada da böyle değildir, gerçekten kadına yönelik şiddeti önlemeye ilişkindir o yasa. Abesle iştigal etmek yani. Şiddeti uygulayan o ortamı mı korumaya çalışıyorsun? Ya da kimi koruyorsun? O ailede erkek de varsa ve bu şiddeti uygulayan erkekse, niye bunun adı aileyi koruma oluyor? Daha önce Genel Ahlaka ve Adaba Karşı Suçlar’dı bu Türk Ceza Kanunu’nda, özellikle cinsel suçların genel başlığı böyleydi. Bir kadına tecavüz ediliyor, bu niye genel ahlaka, adaba aykırı, bu kadına yönelik… Ondan sonra bunun adı cinsel suçlar, bireylere yönelik suçlar olarak değiştirildi ve gerçekten kişiye karşı işlendiği kabul edildi… Ama işte bu da bir devlet geleneğidir, yani bizde hep adalete karşı korunması gereken birey değil devlettir ya. Ne zaman ki biz bireyi korumaya, bireyin hakkını korumaya geçeceğiz o zaman da aynı şekilde kadının hakkını korumak da böyle bir şey. İşte haksız tahrik indirimleri, kravat taktı, ceket giydi diye iyi hal indirimleri almayacak o erkekler, çünkü yargıda da çok ciddi bir erkek egemen bakış var. Yani Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın adının dışında da… Muhtaçlık kavramı mesela. Hak mı inayet mi diye çok sorarım ben, haktır esas olan, inayet muhtaçlık değil. Yani kimse kimseden daha üstün değil, kimse kimseden daha kurtulmuş değildir. Kadınların tecavüzcüsüyle evlendirmeye kalkan yasa maddeleri yapan profesörler, kendilerinin ya da kendi kızlarının başına böyle bir şey gelmeyecek mi bu yasaları yapıyorlar? Yani zavallı birtakım insanlar var korunması gereken. Bu savaş konusunda Batıdan bakışın da böyle olduğunu düşünüyorum. Muhtaçlık, zavallılık… Biz onlara her şeyi vermedik mi, bizim vergilerimizle… Kimsiniz siz? Kimsiniz siz? Kimin vergisi? Benim vergimle de o zaman savaş çıkartıyorsunuz? Nasıl bir vergi bu? Yani buradan, oradan diye bir şey yok. Eşitlenmemiz gerekiyor. O yüzden, yaşasın halkların kardeşliği dediğin, aynı zamanda halkların eşitliği. Belki kadınlardan farklı bir yere geldim, ama bir yerde aslında Kürt sorunuyla kadın sorunu birbirine çok benzeşen şeyler ezilmişlik anlamında…

İplikçi: Bu, yaşasın halkların kardeşliği, diğer konuya geçiş başlığımız olsun. Ve tabii ki çözüm sürecine geçmek istiyorum, Melda Onur’la başlamak istiyorum. Yaşasın hakların ve halkların eşitliği noktasında Türkiye’de şu an neredeyiz?

Onur: İyi bir yerde değiliz, çok net bir şekilde. Halkların eşitliğinde zaten değiliz. Hakların eşitliğinde zaten kadın erkek arasında olmadığını gördük. Ama mücadele anlamında iyi bir yerdeyiz. Daha iyi bir yerdeyiz. Her gün daha iyi bir yerde. Yeter mi, yetmiyor. Yalnız her şey daha görünür hale geliyor. Bir ana akım, klasik siyaset var, bir çember, ama diğerleri o çemberi kırmaya çalışıyor ve zorluyor, o ana akımın içine giriyor. Gezi mesela bu ana akımı biraz alabora eden noktalardan biri oldu aslında. Mesela LGBT hareketi daha görünür hale geldi. Sorunları çözüldü mü hayır ama görünür hale gelmesi bile önemli. Çünkü daha öncesinde kimse görmüyordu, yani bizim sosyal demokrat arkadaşlarımız erkekler bile olayı son derece fantezi, çok da onları ilgilendirmeyen konu; ama birdenbire bir kesim, evet ya bu siyasi bir mesele. Bugün Türkiye’deki bütün hak arayışlarının hepsi siyasidir. Kadın cinayetleri, kadın konusu siyasidir, LGBT konusu siyasidir. Çevre konusu, bir grup beyaz yakalının oyalanma aracı gibi bir şeydi. Öyle yansıtılıyordu fakat öyle değil. Çevre çok kanlı, çok zorlu, çok siyasi bir mücadeledir. Çünkü hepsinde bir yaşam tarzı var, bir yaşam modeli var. Diğerlerinin de o yaşam modelini yok etme, kendi yaşam modelini diretme mücadelesi var.

İplikçi: (Kerestecioğlu’nu kastederek) sözünü ettiği değil mi, sizin vergileriniz…

Kerestecioğlu: …’da çıktı ya doğanın hakları var, çok güzel bir laf aslında. Biz her şeyin sahibi değiliz ki, her şeyin sahibi gibi davranıyoruz.

Onur: Bazı anayasacılar, doğanın hakları olamaz çünkü hakkı talep etmesi lazım, dediler. O hakkını talep ediyor, anlayana, gayet de güzel talep ediyor.

İplikçi: Duyulması gerekir.

Onur: Deprem oluyor alıyor zaten hakkını geri.

Kerestecioğlu: Hayvanların aynı şekilde.

Onur: Hayvanlar da mesela bir siyasi mücadele. Hayvan mücadelesi de siyasi bir konudur dediğimde pek çok solcu arkadaşım, hepsi olur ama bu da değil dediler. Ta ki katırlar vurulana kadar.

Kerestecioğlu: 87’de de bize deniyordu aynı şekilde. Özel olan politiktir dediğimiz zaman, o sadece bir kapalı kapının ardında yaşanmıyor, o “kol kırılır yen içinde kalır”, gerçekten siyasi bir mücadeledir kadın kurtuluş mücadelesi. O zaman da bize, bunlar farklı şeyler…

Onur: Eğer bir mücadele varsa bu siyasidir, siyasi olmayan şeyin içinde pek mücadele olmuyor diye düşünüyorum.

İplikçi: Katılmamak elde değil Türkiye’yi düşündüğümde.

Onur: Bunlar artık görünür hale geldi ve eskiden bu konu mu falan denen şey, hayır, artık bir konu. Çözüm? En çok istediğimiz şey tabii, ama ilk etapta halkların eşitliği sorunu çözülsün.

İplikçi: Filiz, seninle yapılan bir röportajda diyorsun ki “insanların barış ve huzur içerisinde, neşesini saklamadan, çünkü biz mutluluklarımızdan ve neşelerimizden utanır hale gelerek yaşamaya başladık, bence korkunç bu, rahatça soluk alarak, yoksul olmadan barış içerisinde yaşaması çok mümkündür.” Mümkündür de demiyorsun, “çok mümkündür” diyorsun. Ama maalesef; “buna dair bir özlemim var” diyorsun. “Bunu yapabiliriz” diyorsun, ve bir de “keşke daha çok şarkı söyleyebilsem” diyorsun. İnanır mısınız, ben de edebiyatıma dönüp kitaplarımla ve edebiyatla uğraşmak istiyorum esasen. Nasıl olacak bu iş? Gerçekten, mutlu olmaktan korkmayan bir toplum nasıl olacağız?

Kerestecioğlu: Olacağız, olacağız. Dediğim gibi, bir tarafta olan mücadele geleneği öbür tarafta yok. Gezi’de çok önemli bir şey gördük, ben 70’lerin genciyim, genç olan her şeye güler zaten, en kötü şartlarda bile. Bizim üstümüze o zaman da panzer geliyordu, o zaman sadece su püskürten panzer vardı, ben Ankara Kızılay Meydanı’nda gülerek, arkamdan panzer gelerek kaçtığımı biliyorum. Şimdi de gençler Gezi’de, belki o gülünmez zannedilen zamanlardan bize çok başka bir mizah duygusuyla da enerjiyle de yaşanabileceğini, gülünebileceğini tekrar gösterdiler. Bu gerçekten farklı bir şeydi. Çok kaybımız oldu, tabii biz aynı zamanda hemen acıya dönmeye hazır bir toplumuz. Birbirimize daha olumlu enerjiler veremiyoruz, ben bunu yapmamız gerektiğini düşünüyorum. Tamam kayıplarımız var, kayıplarımızı unutmayalım, gerçekten unutmayalım, ama bazen de başkalarının yarattığı gündemlerde de sürüklenmeyelim. Biz aslında o kıskaca girmeden yolumuzu aydınlatabiliriz. Gafil avlanmayalım yani. Kendi mücadele yolumuzu, kendi önerilerimizi kendimiz biraz da hayata geçirmeye, önden gitmeye çalışalım. Tabii ki yüz yıllık, kapitalizm, emperyalizm, sömürgecilik, her türlü şey var, ya da işte erkek egemenliği, militarizm, var da var yani, hayvanları tekmeleme, çocukları tokatlama, ya da askeri bir eğitim gibi çocukları kıskaca alma, yani özgürlük çok tattığımız, keyfini aldığımız bir şey değil. İşte aile sorgulanmalı derken bunu da söylüyorum; eğitim sisteminde, ailede bütün bunların hepsi var. Bunlardan çıkabilmemiz için de mutluluktan utanmamamız gerekiyor. Şarkı söylemekten de utanmamamız gerekiyor.

İplikçi: Peki bir şey söyleyeceğim, utanmayalım. Özellikle kadın izleyiciler çok memnunmuş bizi izlemekten. Hatta biri yemeği yakmış; boş verin ya. Bu arada, “keşke kadınlar yönetseydi bu devleti” diyor izleyicilerimizden biri.

Onur: Bir kadın yönetti bir zamanlar ama…

İplikçi: Evet, ona gelmek lazım aslında…

Kerestecioğlu: Biyolojik olarak kadın olmak yetmiyor. Yani kadın iyidir, kadın çiçektir, böcektir, böyle bir şey yok yani. Kadınlardan yana olmak…

Onur: Ama çok kadın olursa bu bakış açısı daha yoğun olur içinde, ama herkes aynı şekilde bakamayabilir. Erkekler içinde de çok sayıda kadın bakış açısına sahip arkadaşlarımız var. Onun da hakkını yememek lazım.

İplikçi: Kesinlikle.

Kerestecioğlu: Hepsine inanmayın ama… Dikkatli olmak lazım…

İplikçi: Melda Hanım’a bir soru: “CHP ve çözüm süreci?” Yarına kadar burdayız, hadi Melda.

Onur: Ben hemen birkaç maddeyle başlayayım. Bir: Çok önemli bir şey olduğunu söyleyeyim. Bizim için önemli adımlardır bunlar, küçük detaylar ama. Genel Başkan birinci sıraya şunu aldı: Bu konu güvenlik politikalarıyla çözülmez, dedi. Bir kere bu çok önemli bir şey. CHP’nin çözüm süreciyle ilgili dört maddelik sıralamasında bu konu birinci sıraya konuldu. Önemlidir çünkü devlet önce bir kendine dönüp bakmalıdır. Yani şunu söyledi: Senelerdir bu denendi ve bir başarı sağlanamadı, öncelikle güvenlik politikalarının gözden geçirilmesi gerekir. Benim anladığım şu: Dağı taşı sürekli bombalayarak, sürekli askeri, sürekli bir savaş halinde bu iş çözülmez. İkinci sıraya da herkesin teröre karşı durması gerekiyor, bu da doğal bir taleptir. Meclis’te bir komisyon kurulacak. Geçen dönemde dönemin başbakanı şimdiki Cumhurbaşkanı “bu iş Meclis’in işi değildir” dedi, açıkça böyle söyledi. “Meclis’te çözülmez dedi” ve bunun üzerine işte kendisinin olduğu, İmralı’nın olduğu, MİT Müsteşarının içinde olduğu bir yapıda bir çözüm süreci başlatıldı. HDP ne kadar biliyordu detayını, onu da bilmiyorum gerçekten. Yedi bölgeye akil insanlar gönderildi ve bu insanlar çözüm sürecinin ne olduğunu bilmeden vatandaşı ikna etmeye çalıştılar. Birçoğu da çok fena hırpalandılar. Özellikle daha milliyetçi, ulusalcı bakış açısı olan bölgeye uzak şeyler bayağı bir hırpalandılar. Onları kurban da ettiler bu sürece. Daha sonra bir komisyon kuruldu, o komisyon da eşit bir komisyon değildi. Doğru olan evet, Meclis bu iradeyi koysun, bir komisyon kursun ve Meclis dışında görüşmeleri STK, akil insanlar yapsın gibi bir bakış açısı var. Bu Genel Başkanın söylediği. Bu iş sadece siyasetçilerin çözebileceği bir şey değil. Siyaset itişme alanı ne yazık ki. Yani kadın da olsanız, dünyanın en iyi kadınları da olsanız o Meclis ortamında sonuçta siyasi partilerinizin milletvekilisiniz. Siyaset bir de toplumda hem itibarlı hem itibarsız bir alan. Ama sivil toplum çok önemli. Eğer bir barış olacaksa sivil toplum örgütlerinin, meslek örgütlerinin aktif olması gerektiğini düşünüyorum. Kadın örgütlerinin çoğu bugün savaşa karşı, bunların hepsinin bir ortak görüşü vardır. Bunların belki siyasi partilere değil, TOBB gibi, TÜSİAD gibi, devlete yakın büyük kuruluşların kapılarına dayanmaları lazım. Sonuç olarak TOBB, TÜSİAD ya da Sanayi Odaları gibi, bunlar meslek örgütleri dediğim alanlar, hem devletin yanında, hükümetlerin yanında oldukları için bir kere onları bir işlemek gerekiyor, onların kafalarını bir çelmek gerekiyor.

İplikçi: Nasıl çelecekler?

Onur: Nasıl çözecekler? Biz kendi aramızda oynayarak bu işi çözemeyiz. Sonuçta işte Barışçı Kadın Girişimi, Barış Platformu, orda HDP var, biraz CHP var, o var, biz hep kendi alanımızda hareket ediyoruz.

İplikçi: Kendi kendimize konuşuyoruz.

Onur: Kendi kendimize konuşuyoruz. Bazen bana, falanca yere sen de gel, derler. Benim gelmem önemli değil, ben gelirim. Cizre’ye Melda da gelsin, Cizre’ye Melda gider zaten, Melda gibi olmayan adamı götürmek lazım. Bu alanlara, buraya uzak duran ve o kadar kadın kapısına geldiğinde bakmak mecburiyeti hisseden insanlara, yani Rıfat Hisarcıklıoğlu’na gidip işgal etmek lazım, anlatabiliyor muyum? Çünkü bunlar sonuçta Türkiye genelinde üyeleri, şunları bunları olan çok büyük yapılar. Bu insanların bu kadınlara edebilecekleri bir sözü olmalı. TÜSİAD, ilerde barış olduğunda bölgede yatırım yapacak kuruluşların en büyüklerinden biri. Bunların bir dönüşleri çok büyük etki yaratır. Küçük yapılar çok hızlı hareket edebiliyor. CHP büyüktür, ağırdır ama amiral gemisi gibi döndüğü anda çok etki yaratır. Çünkü insanlar CHP’yi gördüler mi devleti görmüş gibi oluyorlar hâlâ.

Kerestecioğlu: Ama işte bu gelenek de çok fazla bir şeyi değiştirmiyor gibi. Yani söyledikleriniz önemli, ama onun dışında gerçekten yerelden yönetim, insanların yerelde güçlenmesi ve o kendi halk bilincine sahip olabilmesi, kendi yaşam alanlarıyla ilgili karar alabilmesi, bunlar güçlendiği zaman da bence daha fazla nedenleri de anlayacaklar.

Onur: Yerel yönetimlerin özerkliği anlamında mı söylüyorsunuz?

Kerestecioğlu: Özerklik denen şeyin aslında kendi yaşam iradesi olduğunu, bunun İzmir, İstanbul, Adana ya da Mardin, Diyarbakır için fark etmediğini… Bunlar geliştiği zaman insanların kendi yaşam alanlarına sahip çıktıklarında, karar verebildiklerinde de bazı şeyleri daha fazla anlayabileceklerini düşünüyorum. Ben bir cenahta bunun daha fazla anlaşıldığını, ama diğer tarafta hâlâ devlet bizim adımıza karar versin ve yapsın, hep böyle yukardan birileri bir şey yapsın anlayışının da maalesef bu süreci biraz engellediğini düşünüyorum.

Onur: O konuda hemfikirim, ama benim sözünü ettiğim devlet değil, kazanılmamış büyük yapıları bu sürece dahil etmede kadınların rolü olabilir. Büyük yapılardan kastım, büyük, dev gibi ama aslında çok da etki yaratabilecek kuruluşlar.

Kerestecioğlu: Daha önce kadınlar belediyeleri ele geçirseler daha iyi olur bence.

Onur: Ben sonuç olarak bu savaş sürecinin bitirilmesi anlamında söylüyorum. Tabii keşke savaş bitse de belediyeleri de işgal etsek. Gerçekten söylendiği gibi yerel yönetim, özerklik şartı, her yerel yönetimin kendi gücü olsa, daha güçlü olsa, silahların susması, barış sürecinin başlamasıyla olabilecek şeyler. Bu ağır koşulları ortadan kaldırmak için kazanılmamışları, bu duruma biraz uzaktan, biraz devlet aklıyla bakan sivil kesimi almamız lazım. Biz ana akımı, çünkü siyaseti geçtim; siyaset mecburen toplumu takip ediyor.

Kerestecioğlu: İşte gidip görmek de buraya yansıtmak da etkili oluyor. Barışçı Kadın Girişimcileri’nin ve çektiği video mesela gerçekten çok önemli bir şey.

Onur: İşte Barışçı Kadın Girişimi’nin o videoyu bize değil, gidip Hisarcıklıoğlu’nun odasını işgal edip ona göstermesi gerekiyor.

Kerestecioğlu: Doğru o da görmeli, herkes görmeli.

İplikçi: Kadın seçmene özellikle ne dersiniz? HDP olarak ve Meclis’te göreceğimiz CHP milletvekilimiz olarak. Size niye oy versinler?

Kerestecioğlu: Kadın özgürlüğünden, eşitliğinden yana olduğumuz için…

İplikçi: Özgecan Yasası çıkacak mı?

Kerestecioğlu: Şunu ifade etmek isterim, Özgecan Yasası denilen yasa, ceza artırımı, müebbet hapis gibi, benim gibi insan hakları geleneğinden gelen bir insanın ağırlaştırılmış müebbet gibi bir şeyi savunması zaten mümkün değil, ben bir de ceza artırımlarıyla hiçbir şeyin önünün alınabileceğini düşünmüyorum. Şiddetin önlenmesi konusunda yapılması gereken şey öncelikle ön almaktır, tedbir almaktır. Yani hakikaten bugünkü yasalar bunu yapmak için çok yeterli, İstanbul Sözleşmesi gibi devasa bir şey var önümüzde, şiddeti önlemek için bir sözleşme var. Bu sözleşme herkese, devlete ve idareye özellikle çok ciddi yükümlülükler getiriyor, bunun hesabını sormamız lazım. İstanbul Sözleşmesi’ni bu devletin uygulaması lazım. O zaman zaten yasal çerçeve anlamında bir boşluk olduğunu düşünmüyorum. Önemli olan insanların o zihniyetini değiştirebilmek, bu da kadınların mücadelesiyle olur. Neden HDP’ye oy versinler, çünkü evet, HDP’de feminist kadınlar da var, onun dışında kadın mücadelesi için, eşitlik için mücadele eden kadınlar da var; ve eş başkanlık, eşit temsil, çok sayıda kadının temsili var. Sadece Meclis’te olmak değil, aynı zamanda HDP sokakla, kadınlarla omuz omuza olmakla bağını koparmayan bir parti. Bu nedenle kadınlara sağlanacak sosyal güvenceler anlamında da, yani emeklilik, evde çalışan kadınların emekliliği dahil, yaşlı, çocuk bakımı gibi hep kadınların üzerine bırakılan şeyler dahil birçok alanda güvence hedeflediği için de kadınlar HDP’ye oy versinler.

İplikçi: CHP için söyleyeceğimiz bir şey var mı?

Onur: Şunu söyleyeyim Özgecan Yasasıyla ilgili olarak. Çok sayıda yasa bu dönemde Özgecan Yasası adı altında sunuldu ama, benim önerdiğim teklif ceza artırımını değil tahrik indirimlerinin kaldırılması yönünde. Üç maddede, kadın olduğu için işlenmişse, aileden biri işlemişse bir de LGBT’den biri, bu tahrik indirimlerinin bile kalkması çok önemli bir şey. Ülkede huzura erişebilmemiz için CHP’ye oy versinler. Tabii ki kadınlar için oy versinler. Her ne kadar parti çok erkek gibi görünüyorsa da, kadınların yaşamının daha özgürleştireceği bir parti. Sonuçta bizim çok ciddi bir anlamda seçmenimiz kadındır, kadın kollarımız Türkiye’nin her yanında vardır, örgütümüz belki senelerdir iktidar olamamasına rağmen örgütümüz her yerde vardır, kadınlarımız çok aktif çalışırlar, her zaman bir ilki başarmıştır. Cinsiyet kotasını erkek lehine kullanmıştır.

Kerestecioğlu: Ben bir de kadınlar anadilde eğitim ve anadilini serbest konuşabilmek, bununla ilgili kültürel gelişimini, birikimini yapabilmek için de versinler diyorum, sadece kadınlar değil tabii.

İplikçi: İkinize de çok teşekkür ediyorum. Hoş bir sohbetti. Kadınlardan özellikle çok güzel notlar aldık, sağ olsunlar. Ve ben Kadınlar Vardır’la bitirmek istiyorum Medyascope’un sohbetini. “Suskunduk ve bekledik / Yaşandı seyrettik / Sonunda yeter dedik / Bir daha susmayana dek. / Kadınlar vardır / Kadınlar her yerde.”

Bunlar da ilginizi çekebilir: