Medyascope.tv

Philip Gordon: Suriye üzerine tekrar kafa yorma zamanı

Başkan Obama’ya yıllarca Suriye konusunda danışmanlık yaptım. Yeni bir stratejiye ihtiyaç duyduğumuzu şimdi daha net görüyorum.

Philip Gordon /  Politico Magazine / 25 Eylül 2015
Türkçeye Çeviren: Çağrı Ekiz

Suriye’deki çatışmanın acıklı gidişatı yeterince açık değilmiş gibi, son haftalarda yaşanan pek çok üzücü gelişme, durumun artık gözardı edilemeyecek hale gelmesine sebep oldu. Bunların en bariz olanı, çaresiz ve aç onbinlerce mültecinin Avrupa’ya yaptığı akındır. Bu insanların anavatanlarından ve komşu ülke mülteci kamplarından hiçbir umudu kalmamış, öyle ki boğulmayı ve açlıktan ölmeyi göze alarak kendileri ve çocukları için daha iyi bir yaşam umuduyla yollara dökülmüşler.

PhilipGordon

ABD diplomat ve dış politika uzmanı olan Philip Gordon, ABD Dış İlişkiler Konseyi’nin Kıdemli Üyesi. 2013-15 yılları arasında Beyaz Saray Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Körfez Bölgesi Koordinatörü olarak görev yaptı.

İkinci işaret ise Esad rejimi üzerinde değişim yönünde baskı oluşturabilecek ılımlı, birleşik bir muhalefetin eğitilmesi ve donatılması konusundaki başarısızlığa dair delillerdir. ABD hükümetinin ve ortaklarını bu tür bir gücün oluşturulması yönündeki çabalarına rağmen muhalefet kendi içinde bölünmüş, aşırı uçların etkisi altında kalmış ve Esad rejimini tehdit edecek ya da rejim bir şekilde yıkılsa bile Suriye’yi istikrara kavuşturacak güçten yoksun kalmıştır. Hatta sadece IŞİD’i zayıflatıp yıkacak kontrollü bir gücü eğitip donatmak gibi daha makul bir hedef bile ulaşılamaz hale gelmiştir. ABD’nin açıklamalarına göre başlangıçta yollanan küçük grubun çoğu derhal öldürülmüş ya da esir alınmıştır, ABD tarafından eğitilen bu savaşçıların on kadarı IŞİD ile savaşmaktadır. Her ne kadar muhalefet güçlerini silahlandırmak ve eğitmek Suriye’deki çözümün için uzun vadeli bir parçası olsa da, uyuşmazlığın çözümü için ana etkenlerden biri olmadığının görülmesi gerekir.

Üçüncü işaret, Rusya’nın Suriye’de kendi güçlerini konuşlandırmaya karar verdiği haberidir. Rusya’nın IŞİD ile savaşma bahanesiyle Esad rejimini de güçlendirmeyi planladığı açıktı. Bu hamle bir sürpriz değildi aslında. Başkan Vladimir Putin yıllardır bölgenin herhangi bir yerindeki rejim değişikliği fikrine düşmanca yaklaşıyor, bu planın sadece Rusya’nın ve müttefiklerini hayati çıkarlarına ters düşmekle kalmadığını, kendi iktidarını tehlikeye atabileceğini düşünüyor. Dahası Rusya uzun süredir Esad’ın yanlış koşullarda devrilmesinin istikrar değil kaos yaratacağını, IŞİD ya da diğer İslamcı teröristlerin Şam’ı ele geçirmesi durumunda daha çok göçe ve aşırılığa sebep olacağını dile getiriyor. Bu konuda haksız da değil. Rusya’nın Suriye’de konuşlanması, Esad rejiminin nihayet çökmeye başladığına dair yayınlanan periyodik ve umut dolu raporların yine yanıldığını gözler önüne serdi. İran bir kenara, Rusya dahi yeni gelen rejimin kendi temel çıkarlarını tehdit etmeyeceğine inanmadan (ya da inanana dek) mevcut rejimin yıkılmasına izin vermez.

Bu gelişmeler aslında uzun süredir bariz olması gereken bir olguyu yadsımayı iyice zorlaştırmıştır. ABD ve ortaklarının mevcut politikalarının yeniden düşünülerek Esad üzerindeki baskının artırılması, Esad’ın “masaya getirilerek” iktidardan ne koşullarda çekileceğini tartışmasının sağlanması gerekmektedir. 2013’ten 2015 Nisan’ına kadar Beyaz Saray’ın Ortadoğu Politikası Koordinatörü olarak yönetimi, en üst düzey yetkililerden birinin tabiriyle “şimdiye kadar karşılaştığım en büyük sorun” olarak nitelediği bu durumla cebelleşirken izledim ve bu mücadelenin bir parçası olarak bütün seçeneklerin ne kadar kötü olduğunun da farkındayım. Fakat şu anda Avrupa’yı da istikrarsızlaştırma riski bulunan insani krizin aciliyeti – Rusya’nın tehlikeli bir şekilde tekrar yükselmesi ile beraber – bölgeyi paramparça eden bu çatışma ile ilgili temel sorunları gözden geçirmemizi gerektiriyor. Yapılması gereken, bütün temel dış unsurları bir masada toplayacak ve çatışmayı yatıştırmak için onların karmaşık tavizlerde anlaşmasını sağlayacak bir diplomatik süreci başlatmaktır, bu Esad konusunda bir anlaşmayı ötelemek anlamına gelse bile.

Amaçlarla araçları denkleştirmek

Krizin başından beri ABD’nin Suriye politikasındaki temel sorun amaçlarla kullanılan araçlar arasındaki uyumsuzluktu. Esad rejimini değiştirme amacına, bunun için kullanabildiğimiz ya da kullanmak istediğimiz araçlar ile ulaşılamadı. Bu uyumsuzluğu gidermek için iki seçeneğimiz var: her ne sonuç yaratır, neye mal olursa olsun mevcut araçları artırmak ya da amaçları değiştirmek.

Amerika’nın bölgedeki en yakın ortakları dahil olmak üzere, Obama yönetimini eleştirenler genellikle bu birinci yaklaşımı benimsiyor. Cumhuriyetçi başkan adayları sürekli olarak Başkan Obama’yı Esad rejiminden kurtulmayı sağlayacak daha kararlı adımları atmamakla suçluyorlar. Söz birliği etmişçesine Suriye muhalefetini daha fazla eğitip donatmaktan, uçuşa kapalı bölgelerden, ABD’nin bölgeyi bombalamasından hatta “postalların toprağa değmesinden” bahsediyorlar. Washington Post ve diğer gazetelerdeki başyazılarda ABD, Suriye’deki “eylemsizliği” sebebiyle ülkedeki trajediden sorumlu tutuluyor ve Esad rejimine “güçlü müdahale” ve “ABD’nin daha agresif bir çaba göstererek Esad’ı devirmesi” çağrısı yapılıyor. Robert Ford ve Fred Hof gibi Amerikalı eski yetkililer ülkenin Suriye’deki muhalefeti desteklemek için uyguladığı “kademeli” planı ifşa ederek ABD’yi bu çabaları ciddi şekilde artırarak Esad’ı devirmeye çağırıyor. Pek çok uzman ve köşe yazarı, Leon Wieseltier’in Washington’un “kararlı” bir şekilde harekete geçme isteksizliğinin “ABD’nin gücüne ve iyilik yapma misyonuna olan inancını kaybettiği” yönündeki kanısına katılıyor görünüyor.

Bu tür kararlı eylem çağrıları anlaşılabilir. Fakat bu çağrılar. büyük bir askeri müdahalenin olası sonuçlarını yeterince dikkate almayıp, oluşacak maliyetleri ve alınacak riskleri de küçümsüyor. Esad ve onu destekleyenler açısından bizim peşinde olduğumuz “siyasi geçiş” sözü, Esad’ı ve onunla birlikte iktidara sahip olanları devirmek, onları ve onları destekleyen diğer Hristiyan, Alevi vs. azınlıkları intikam meraklısı Sünni aşırı uçların merhametine bırakmak anlamına geliyor. Rusya ve İran’ın da stratejik çıkarlarını ciddi bedeller ödeyerek korumak istemelerini dikkate alırsak, kimse rejimi gerçekten devirmek için ne kadar büyük bir çaba gerektiğini görmezden gelemez. Sadece sert konuşarak ya da sınırlı güç kullanarak Esad, İran ve Rusya’nın geri adım atması beklenemez. Bu tırmanmayı destekleyenlerin bu işin peşini bırakmayıp, tırmanmanın istenen ve beklenmeyen sonuçlarını da dikkate almaları gerekir.

Daha önceki askeri güç uygulamaları – daha kısıtlı ve Esad’dan daha izole diktatörlüklerde yapılanlar – bu açıdan dikkate alınmalı. 1998’deki Çöl tilkisi Operasyonunda ABD, Irak’a yüzlerce hava saldırısı, denizden ve karadan atılan cruise füzeleriyle saldırırken amaç Irak’ın silah kapasitesine darbe vurmak ve Saddam Hüseyin’e “bir mesaj vermek” idi. Operasyonun genel anlamda Saddam’ın iktidarına çok az etkisi oldu ve işin sonu ancak beş yıl sonra ABD Irak’ı 150.000 askerle işgal ettikten sonra gelebildi.
Ertesi yıl Kosova’da, ABD ve NATO müttefikleri 38.000 sorti yapıp binlerce hava saldırısıyla Sırp güçlerini bağımsız bölgeden çıkarmak amacıyla saldırdı. Sırbistan bu sınırlı hedefe dahi 78 gün boyunca direndi ve ancak ondan sonra bir kara saldırısı ihtimali kesinleşince Kosova’yı bıraktı. Belgrad’da bir rejim değişikliği yapmak muhtemelen çok daha yoğun ve uzun çaba gerektirirdi. Bir de son zamanlardaki Libya olayı var. Bu olay da sivilleri korumaya yönelik bir insani yardım operasyonu olarak başlayıp NATO’nun yedi ay boyunca asileri silahlandırıp ülkeyi bombalamasını takiben Muammer Kaddafi’nin kanlı bir şekilde devrilmesi ile sonlandı. Bunun akabinde ise ülke iç savaş ve terörün içine düştü. Bu araçların hiçbiri ABD ve müttefiklerinin Esad’dan askeri güçle kurtulmalarını sağlamaz. Bilakis bu örnekler, sınırlı hava saldırısının, muhalefete verilen silahların ve bir uçuşa kapalı bölge oluşturmanın Esad’ın, Saddam, Miloseviç ya da Kaddafi’den faklı davranacağını düşünmenin hayalperestlik olacağını göstermektedir. Ve Esad indirilebilirse, ABD ordusu burada konuşlansa dahi, kendisinden sonra istikrar gelme ihtimalinin düşük olduğu görülmektedir.

ABD’nın doğrudan güç uygulamasının bir sonraki adım olmadığını düşünenlerin pek çoğu muhalefet güçlerini daha çok eğitip donatmanın rejim üzerindeki baskıyı artırmak için hâlâ en iyi yol olduğunu düşünmektedir. Fakat ABD ve ortaklarının, İran, Rusya ve Hizbullah destekli bir düzenli orduyu şiddetle bastıracak bir “ılımlı” muhalefeti belirleyip, silahlandırıp eğitmesinin ne kadar zor olduğu açıkça görülmüştür. Ayrıca bu muhalefetin, olur da iktidarı ele geçirirse, vahşi bir iç savaş sonrası etnik ve dini olarak bölünmüş ülkeyi ciddiyetle yönetip istikrar sağlama ihtimalinin ne kadar düşük olduğu da bellidir. Silahlı muhalefete daha erken zamanda destek vermenin hızlı bir rejim değişikliğiyle Suriye’yi iç savaştan kurtarıp kurtarmayacağını asla bilemeyeceğiz. Tabii o zaman, rejimi devirmek için gösterilecek çabanın daha sonra gördüğümüz bu durmaksızın büyüyen tırmanışa sebep olmayacağını ya da bu stratejinin rejim güçlerinin daha güçlü, muhalefetin ise gelişme çağında olduğu dönemde daha işe yarar olacağını düşünmek için mantıklı bir sebep yok.

Mart 2013’te Beyaz Saray’da göreve başladığımda Suriye’de muhalefete askeri de dahil olmak üzere artarak destek verilmesi gerektiğini savunanlardandım. Dışişleri bakanı John Kerry ortaklarımızı bir araya getirerek Suriye Muhalefet Koalisyonunun Suriye’nin meşru temsilcisi olarak tanınması ve o dönem General Selim İdris’in başkanlık ettiği Yüksek Askeri Konsey’e askeri destek verilmesi için çaba harcıyordu. Fakat kısa sürede bu yaklaşımın işe yaramayacağı belli oldu, en azından benim için. Koalisyon zayıf ve etkisizdi ve Konsey aşırı dincileri kontrol edemiyor, birbiriyle alakasız fraksiyonları cepheye sürüyordu. Ortaklarımızın sadece ılımlı muhalefete yardım etme vaatleri, bu yönde harcanan çabalara rağmen, sonuçsuz kaldı.

Bu girişimlerin başarısız olması üzerine Başkan Obama Mayıs 2014’te Counter Terrorism Partnership Fund adıyla, Suriye’nin komşularını güçlendirmek için 5 milyar dolar ve Savunma Bakanlığı bünyesinde eğit-donat’a harcamak için de 500 milyon Dolar bütçe ayıran yeni bir program ortaya koydu. Genelkurmay Başkanı Martin Dempsey, Merkezi Komuta başkanı General Lloyd Austin ve Özel Operasyonlar Komutanı General Michael Nagata gibi tecrübeli ve kabiliyetli askeri liderle yönetiminde götürülen programın etkisi çok sınırlı oldu. Sebep kaynak eksiği, yanlış yönetim ya da iradesizlik değildi, görevin büyük, eldeki kabul edilebilir ve yetenekli askerin yetersiz olmasıydı.

Bu sorunu eğitilecek ve donatılacak muhalefete uygulanan güvenlik standartlarını düşürerek çözmeye çalışmak iyi bir yöntem değil. Esad zalim bir diktatör, kendi insanına uyguladığı zulüm bölgede ve bölge ötesinde aşırı uçların güçlenmesine sebep oldu. Fakat ona karşı savaşan grupların çoğu üç aşağı beş yukarı onun kadar zalim. IŞİD’in barbarlığı, kölelik, tecavüz, kafa kesme ve dünya çapında terör saldırıları düzenleme gibi eylemlerle hepimizin malumu. El Nusra Cephesi El Kaide ile bağlantılı ve hedefleri arasında ABD’ye saldırmak, Suriye’de şeri hukuk düzeni kurmak ve bütün bölgede bir mezhep savaşı başlatmak var. Esad’ı devirmek için bu grupların hakim olduğu bir muhalefete bedeli ne olursa olsun katılmak demek gerçek amaçlarımızdan ve çıkarlarımızdan uzaklaşmak anlamına gelir. En iyi senaryoda bu tür bir programın geçmişte “çalıştığı” tek örnekten bahsedilebilir. Afganistan’da rejimi deviren silahlı İslamcı muhalefet bize Taliban, El Kaide ve nihayet 11 Eylül olarak geri döndü.
Bazıları, ABD’nin doğrudan askeri müdahalesinin bir korkuluk etkisi yaratacağını, bunun yerine “güvenli bölgeler” ve “uçuşa kapalı alanlar” gibi daha sınırlı hedeflere yönelmemiz gerektiğini söyleyeceklerdir. İnsani felaketin boyutları göz önüne alındığında bu tür önlemler değerlendirilmelidir. Ben Beyaz Saray’dayken bunu düzenli olarak yaptık ve bu çabalar yenilenerek hayat kurtaracak çözümler bulmak da gereklidir. Fakat bu öneriler göz ardı edilemeyecek ciddiyette sorulara da sebep oluyor.

Bu bölgelerde kontrolü kim sağlayacak? Halihazırda Suriye’de savaşmakta olan yüzlerce silahlı grup arasında çatışma yaşanması nasıl önlenecek? Bölgedeki ortaklarımız insan hakları ihlalleri gerçekleştirir, aşırı uçlarla ortaklık kurar ya da tasvip etmediğimiz saldırılar gerçekleştirirlerse, onlardan ayrılmalı mıyız, yoksa onların yarattığı gerilimin içine mi girmeliyiz? Eğer Esad haklı olarak bölgeyi silahlı muhalefetin bir araya geldiği bir yer olarak görüp saldırırsa, ne tepki vermeliyiz? Esad’a saldırmak, IŞİD ya da El Nusra’nın bizim desteklediğimiz gruplarla birlikte Şam’a ilerlemesine sebep olursa, biz de onlara saldırmalı mıyız? Esad rejimine saldırmak İran destekli Şii militanların, Irak Savaşı’nda yaptıkları gibi Amerikan askerlerine saldırmasına sebep olursa, onlara karşı savaşan IŞİD ile birlikte biz de Şiilere karşılık vermeli miyiz? Buradaki Kürt savaşçılara karşı düşmanlıkları ortada olduğuna göre, Kürtlerin de Amerika’nın bölgedeki en güçlü ortağı olduğunu düşünerek, Türklerle sınırı nasıl yöneteceğimiz konusunda anlaşabilir miyiz? Ve tabi eğer bu bölgeleri başarıyla kurup denetlesek bile, bunun Suriye’deki çatışmayı temelden çözmeyeceği açıktır. Temel sorun Esad’ın iktidarını korumakta, çok sayıdaki Suriyelinin de onu kanlı bir şekilde devirmekte karalı olmasıdır.

Faklı bir yaklaşım: Diplomasi ve Gerilimin Azaltılması

Eğer amaçlarımıza ulaşmak uğruna mevcut araçları artırmak geçerli bir seçenek değilse, alternatifi, amaçlarımızı değiştirmektir. Bunun için şu noktada çatışmayı durdurmanın ABD’nin ve dünyanın çıkarları açısından herşeyden önemli olduğunu kabul etmek gerek. Milyonlarca insanı öldürüp evsiz bırakan, Suriye’nin komşularını istikrarsız hale getiren, aşırı uçların serpilmesine, mezhepçiliğin artmasına sebep olan ve dünya çapında teröristlere ilham veren işte bu çatışmadır. Geçmişte şiddetin – Esad diktatörlüğüne son verecek bir başkaldırının – Suriye’de daha iyi ve daha insancıl bir yönetişim uğruna kaybolan canlara değdiği bir dönem olmuş olabilir. Ama o dönem geçeli çok oldu. Şu anda muhalefetin askeri bir zaferinin öngörülebilir bir gelecekte Suriye’de barışçıl bir yönetişime sebep olma şansı yok. Bu tür bir zafer, muhtemelen daha yıllarca süren kısır bir iç savaşa sebep olacaktır. Çatışmayı sonlandırmak için halihazırda bunu körükleyen bütün bölgesel güçlerin – Rusya, İran, Suudi Arabistan, Katar, Türkiye, Birleşik Arap emirlikleri ve ABD de dahil olmak üzere – bu büyük hedeflerin gerçekleştirilmesinin mümkün olmadığını ve bunlara ulaşmak için çabalamanın bölgeye daha çok sefalet ve çatışma getireceğini – ve herkese daha çok bedel yaratacağını – anlaması gerekiyor.

Çatışma konusunda birbirine taban tabana zıt fikirleri olan bu ülkeleri bir araya getirmek doğal olarak Herkülvari bir diplomatik çaba gerektirecektir – ABD’nin 90’larda Bosna’da yaptığından da fazla – ve bir sonuç vermeyebilir. Fakat Bosna örneği, Suriye ile bütün farklılıklarına rağmen öğreticidir. Orada, dört yıl süren etnik temizlik, yer değiştirme ve soykırım sonrasında ABD, bir “temas grubu” oluşturarak en güçlü dış aktörleri de konuya dahil etti ve herkesin acılı tavizler vermesi gereken karmaşık bir diplomatik anlaşma oluşturdu. Rusya ile koordine olarak Sırbistan’da Slobodan Miloseviç ve Hırvatistan’da Franjo Tudjman gibi ahlaksız milliyetçi liderlerle tavizler vererek anlaştı. Bu insanlar ölümlerin büyük çoğunluğundan sorumluydu. Etnik temizliğin sonuçlarını asla onaylamayacağının sözünü vererek Bosna’da, Müslüman ve Hırvatların sürülüp öldürülmesiyle oluşturulmuş, bir “Republica Srpska” (RS) kurulmasını kabul etti. Yirmi yıl sonra Bosna hâlâ işlevsiz, RS liderleri hala yolsuz ve milliyetçi ve birleşik bir Bosna demokrasisine ulaşmak hâlâ oldukça uzak bir hedef. Fakat ölümler ve yer değiştirmeler durduruldu ve Bosnalı çocuklar görece bir barış ortamında büyüyebildi.

Bölgesel güçleri Suriye konusunda bir araya getirmenin önündeki en büyük engel kuşkusuz Esad’ın kaderi konusudur. Suriye muhalefetine destek veren Suudi Arabistan, Türkiye ve diğer Sünni ülkelere göre çatışmayı bitirmek için Esad’ın gidişi olmazsa olmazdır. İran ve Rusya ise bunu desteklemek bir yana, reddetmektedir. Şu ana kadar aşılamaz görünen bu engeli aşmak için sürecin sonuna kadar Esad’ın kaderini tartışmayı ötelemek, bunun en baştan çözülmesi konusunda ısrarcı olmamak gerekir. ABD ve diğerleri Esad rejimi altında istikrarlı bir Suriye olmayacağı konusundaki pozisyonlarını değiştirmez, değiştirmemelidir, Esad eninde sonunda gitmelidir. Ancak bu arada silahlı çatışmanın azaltılmasına yönelik adımların kararlılıkla ortaya konması gereklidir.

Esad’ın gidişinin herhangi bir anlaşma için önkoşul olmasında ısrar etmek yerine ABD liderliğindeki bir temas grubu, yerel ve bölgesel ateşkeslerin oluşturulması, yerel otoriteleri güçlendirecek ve rejimin ülkenin üzerinde anlaşılan bazı kısımlarından çekilmesini sağlayacak radikal bir yerinde yönetimin oluşturulması, rejimin hava saldırılarına son vermesi karşılığında muhalefetin saldırılarına son vermesi, anayasal reform, hükümet ve muhalefetten temsilcilerin bulunduğu ve başlangıçtaki diyaloğu sağlayacak yapıların oluşturulması, Esad’ın katılacağı ya da katılamayacağı bir seçim yapılması, hatta rejimle muhalefet arasında mutabık kalınan güvenli bölgelerin oluşturulması gibi önlemleri araştırmalıdır. Bu adımların bazılarını içeren, dış güçlerin de desteklediği bir geçiş süreci antlaşması, daha önce Haziran 2012 Cenova bildirisinde bahsi geçen “tam yönetim otoritesine sahip bir geçiş hükümeti” olmayacaktır. Ama bir süreç başlatabilir ve elde edilemeyecek bir hedef uğruna ümitsizce çabalamaktan yeğdir. Dış güçler arasında sağlanan bir anlaşma, tek bir aktörün ısrarla dayattığı bir plana göre daha güçlü bir şekilde desteklenebilir.

Bazıları Rusya ve İran’ın “artan baskı” ya da doğrudan askeri müdahale olmadan neden böyle bir tavize razı olacağını soracaklardır. Cevap, artık onlardan doğrudan düşmanlarının kesin bir zaferini talep etmiyor olmamız, onların çıkarlarını korurken – aşırı uçların ülkeyi ele geçirmesini engellemek ve ülkenin etki alanları içinde kalmasını sağlamak – kendi temel çıkarımız için – savaşı bitirmek – adımlar atmaya çalışmamızdır. Ayrıca kimse İran ve Rusya’nın hali hazırda, doğrudan ABD müdahalesi olmadan bile, büyük baskı altında olmadığını düşünmemelidir. Esad’a kişisel bir bağlılıkları yoktur ve Suriye rejimini korumaya çalışmak iki ülke için de büyük bir yüktür. Rejimin devamı bu ülkelerin uzun vadeli çıkarlarını tehdit eden Aşırı İslamcıları beslemektedir. Bu anlamda, ABD, İran, Rusya ve aşırılara karşı koalisyonu destekleyen Körfez ülkeleri en azından bir temel çıkarda buluşurlar, bu da bölgedeki geçici çözüm için bir temel oluşturabilir. Bu baskıyı hisseden İran 2014’te ateşkes, anayasal reform ve seçimleri de içeren bir plan ortaya koydu. Neden bu paketi bir başlangıç noktası olarak alıp İranlılardan maddeleri Suriyelilere daha iyi bir gelecek sağlayacak şekilde tanımlamalarını istemiyoruz? Neden İran ve Rusya’nın bunu yapmamaları durumunda bu masraflı kördüğümün devam edeceğini ve hepimizi tehdit eden aşırı uçları büyüteceğini anlatmıyoruz?

Suriye’de geçici bir çözüm – eğer elde edilebilirse – acı dolu tavizler ve şu ana kadarki siyasi amaçlarımıza kıyasla çıtanın düşürülmesi anlamına gelecektir. Fakat şu anda seçimimizi “Esad sorununu ötelemek” ile “Esad’dan kurtulmak” arasında yapmıyoruz. Seçimi “Esad sorununu ötelemek” ile “Esad’dan kurtulmamak”, bu arada da Suriye’nin parçalanması ve çatışmanın yayılması arasında yapıyoruz. Uzun vadede hemen rejimin değişmesinde ısrar etmektense Esad sorununu ötelemek sonuçta onun gitmesine sebep olabilir. Düşman kapıya dayandığında Esad’ın destekçileri onun çöküşüyle kendilerinin çökebileceğini ve bu riski alamayacakları görecektir. Dış güçler tarafından desteklenen bir anlaşma bağlamında ise Suriyeliler ve rejim destekçileri haklı olarak hor gördükleri bir liderleri olmadan daha iyi durumda olacaklarını – ve kurumlarının da o gittikten sonra varlığını devam ettirebileceğini – anlayacaklardır.
Siyasi amacımızı değiştirmek, Esad’ın kaderi sorusunu ötelemek ve Suriye’nin bütün komşularını aynı çizgiye getirmek çok büyük bir görev, yakın zamanda bir anlaşma ile sonuçlanacak gibi de görünmüyor. Bu bölgede bir anlaşmaya sonunda ulaşılsa bile bu, Esad’ın hemen gidişi ve onun yerine ülkeyi istikrarla, sağ salim yönetecek ılımlı bir muhalefetin gelişi kadar tatmin edici bir sonuç olmayacaktır. Fakat bu ikincinin oluşma ihtimali, vardıysa bile, uzun süre önce yok oldu. Ve aksini arzu etsek de “kararlı eylem” bile bu durumu değiştiremez.

Çeviren: Çağrı Ekiz

Yazar hakkında: Philip Gordon Dış İlişkiler Konseyi’nin Kıdemli Üyesidir. 2013-15 yılları arasında Beyaz Saray Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Körfez Bölgesi Koordinatörü olarak görev yapmıştır.

 

Bunlar da ilginizi çekebilir: