Medyascope.tv

Erbil Eski Başkonsolosu Aydın Selcen ile Türkiye, Irak, İran ve Suriye’de Kürtlerin geleceği

 

Yayının deşifresi: (Hazırlayan Sedat Ateş)

RÇ: Aydın Selcen özellikle Kürt meselesini bölgesel anlamda gerçekten en iyi bilen isimlerden birisidir. Sahada uzun süre kaldı Irak Kürdistanı’nda görev yapmış olması nedeniyle, ama onu biraz sosyal medyadan takip edenler de Suriye hatta İran konusuna ve tabii ki Türkiye’ye de hâkim olduğunu bilir. İstiyorum ki Kürtlere sadece Türkiye ya da Suriye ekseninde bakmayalım, genel olarak bakalım. Önce onu sorayım, yani Arap baharı diye bir muhabbet vardı ve bunun aslında bir bahar değil kış olduğu yolunda yorumlar yapıldı sonradan yaşanılanlar nedeniyle ama bölgede bir Kürt baharı iddiası var, katılıyor musun?

Selcen: Aslında tam anlamıyla katıldığım söylenemez. Çünkü Kürtler senin de belirttiğin üzere dört parçada Türkiye, Irak, Irak Kürdistanı, şimdi Suriye, Rojava ve İran’da bulunuyorlar. Nüfus olarak dağılımlarına baktığımızda ise Türkiye’de on beş ile yirmi milyon Kürt olduğunu varsayarsak aşağı yukarı, bu diğer üç ülkede yaşayan Kürtlerin toplam nüfusuna da eşit. Bunların her birindeki gelişmeler farklı farklı zamanlarda başlamıştı, senin de bildiğin üzere, İran’daki deneyim ayrı, en eskisi belki o Mahabad Cumhuriyeti deneyimi, daha sonra Molla Mustafa Barzani önderliğinde özellikle 1970’li yıllarda kökleşen Iraklı Kürtlerin deneyimi ve çok yakın zamanda da, belki onu Arap baharıyla ilintilendirmek mümkün, Rojava deneyimi adı altında yaşanan deneyim. O Suriye’deki Arap baharının bir yansıması olarak başladı. Ancak her üç ülkede de tabii hem siyasi yapıları farklı, ülkelerin kendi içindeki yapıları farklı, hem de oradaki hareketlerin siyasi özellikleri farklı, belki bunlar kadar da önemli olan topografyalar farklı, yer örtüsü birbirinden farklı. Burada Irak Kürdistanı’nı ayırt eden husus onların Irak’ın kalanından kendilerini doğal olarak koruyabilecekleri doğal engellerin bulunması, bu Suriye’de bulunmuyor. Buna karşılık İran’da böyle bir durum var. Diğer taraftan yeraltı kaynakları bakımından da Irak Kürdistanı diğer parçalarda öne çıkıyor. Böyle düşünüyorum.

RÇ: Zengin.

Selcen: Zengin tabii ki, çok zengin.

RÇ: Peki, ama merkez Türkiye değil mi? Sayı anlamında, gelişmişlik anlamında, eğitim düzeyi anlamında?

Selcen: Bence merkez Türkiye. Erbil’de görev yaptığım zaman hep duyduğum bir husus vardı. Erbil’e Türkiye’den gelenler Erbil’in zenginliğinden hep söz ederlerdi. İşte sokaklarda gezen araçların markalarına bakıp, oradaki birkaç tane beş yıldızlı otele bakıp ve orada petrol bulunması hareketle buranın geleceğin Dubaisi olacağını, hemen Türkiye’nin komşusunda böyle bir zenginliğin bulunması veya oranın Irak’ın Kürtlerinin hızlı şekilde zenginleşmesinin Türkiye açısından kimilerine göre bir ayrılıkçılığı hatta cezbedici bir unsur olacağını söylerlerdi. Ben ise bir bakıma, senin kadar olmasa da Türkiye’nin Güneydoğusunu da biraz bilebildiğim için, insani gelişmişlik bakımından senin de belirttiğin üzere Türkiye Güneydoğusunun mevcut haliyle o zamanki haliyle de Irak Kürdistanı’nın önünde olduğunu söylerdim. Diğer yandan da ilk soruna cevaben belirttiğim üzere, tabii Türkiye’nin eksikleri olmasına rağmen demokratik yapısının da Türkiye Kürtlerinin siyasi gelişmişliğinde bunları diğer parçalara göre ister istemez öne çıkardığını düşünürdüm.

RÇ: Ama bir de statü meselesi var, statü olarak baktığımız zaman Irak Kürdistanı’nda bir statü var ve hatta hep oldu olacak, geldi gelecek denen bir bağımsız devlet ilanı beklentisi var. İran’da Kürtlerin belli anlamlarda varlığını kabulü hatta bölgeye Kürdistan denmesi gibi olaylar var, ama çok ciddi sorunlar yaşandığını biliyoruz. Rojava’da Suriye’de ilan edilmiş bir statü var, ama bu özellikle Türkiye’yi çok rahatsız ediyor ve Türkiye’de statü yok.

Selcen: Evet bu söylediğin aslında sözün özü, yani gelecekteki normallik ne olacak diye sorduğumuzda sözün özü buraya geliyor. Ve bu bizi aslında kısa yoldan son söyleyeceğimizi baştan söylersek bence benim yerinden yönetim dediğim kimilerine göre adına merkeziyetçilik denebilir, öz yönetim denebilir, bu tartışmaya getiriyor. Statü konusu doğru, bir diğer unsur da hep bu çizilen sınırların özellikle Türkiye, İran sınırının değil ama Türkiye ile Irak’ı ve Suriye’yi ayıran sınırın yapay bir sınır olduğu söylenegelir, bunda da doğruluk payı olabilir. Ama öyle veya böyle bu sınırın bulunması buradaki Kürtleri kendi hapsoldukları ülkelerin yapısı içinde belirli gelişmelere doğru itmiştir. Aradan geçen zamanda da özellikle 2003’teki askeri müdahaleden sonra kabul edilen Irak Anayasasının Irak’ı bir federasyon haline getirmesi ve Irak Kürdistan bölgesinin bir federe bölge haline gelmesi bunun da adının Kürdistan olması Türkiye’de Ankara’da karar vericiler arasında belki tam hazmedilemedi. Ama öte yandan üzerinde söz söylenilmesi en güç olan parça İran senin çok doğru şekilde dikkat çektiğin üzere İran’da da bir Kürdistan var. Ben şuna şahit oldum dış işleri memurluğum sırasında burada transkripsiyon yapılırken Irak Kürdistanı’nın Kordestan olarak yazıldığına örneğin şahit oldum. Daha geri gidersek, kaç sene önce hatırlamıyorum ama belki sende hatırlarsın, İran’ın çeşitli bizde vilâyetlerin isimlerinin verildiği gibi Kürdistan adına da bir uçağı vardı, İran hava yolarının. Ve bu uçak İstanbul’a indiğinde sorun olmuştu bu ismin kapatılması istenmişti hatta bu haber çarpıtılarak “Kürdistan Hava Yolları’na ait bir uçak İstanbul’a indi” gibi haberleştirildiğini de hatırlıyorum. Bu tabii, sen de gülüyorsun, biraz gülünç bir durum, ama anlaşılması gereken şey mevcut statülerin değiştiği, ister istemez değiştiği. Bunun öncülüğünü bir bakıma Irak’ın yaptığı. Ama bizi şu tartışmaya da getirir: Irak’ta bir Irak Kürdistan bölgesi federe yapısı içinde oluşurken o bölgenin kendi içindeki sorunlar da maalesef kimilerine göre bu olumlu bir gelişme addedilebilir. Ama ben maalesef diyorum o küçük Kürdistan bölgesinin Kuzeyi ve Güneyi arasındaki farklılıklar KDP ile KYB Goran unsuru Erbil merkezli bölge ile Süleymaniye merkezli bölge arasındaki farklılıklar yönetsel çelişkiler giderilemedi hatta belki ağır bir eleştiri olacak ama giderilmesi yönünde en ufak bir ilerleme kaydedilemedi. Suriye’de ise farklı bir yapılaşma işte kantonlar adı altında gündeme geldi ve orada başı çeken unsur PYD, PYD’nin de PKK ilintili olarak Suriye’de bulunduğunu biliyoruz. Nüfus olarak iki milyon belki çok küçük bir nüfus ama bu nüfusun tamamına neredeyse hâkim olan siyasi oluşumunda PYD olduğunu teslim etmek gerekir sanıyorum.

RÇ: Buradan şöyle bir hususa geçmek istiyorum. Şimdi Kürtler denince, Kürt hareketi denince bölgede KDP gelirdi Kürdistan Demokrat Partisi. İran’da bir ayağı, Irak’ta bir ayağı hatta Türkiye’de vakti zamanında bir ayağı hala ufak tefek var ama daha sonra da 1970’li yıllardan sonra da Türkiye’de PKK çıkıyor ve o giderek bölgesel bir güç haline geldi. Ve şu anda çok net bir şekilde bütün parçalarda Türkiye başta olmak üzere İran’da PJAK üzerinden, Suriye’de PYD üzerinden Irak’ta da bir partileri var ama Irak’ta zaten kendileri var Kandil’de yani karargâh orada kendi partileri … kısaltması ne?

Selcen: Demokratik Çözüm Partisi.

RÇ: Evet. Demokratik Çözüm Partisi o kadar kendisi etkili olmasa da bile zaten Kandil’de bayağı bir varlıkları var şimdi ve bunların arasında da bir rekabet var değil mi? Yani Kandil’le diyelim ki Erbil arasında, yani Barzani ile Öcalan arasında.

Selcen: Doğru. Burada yine İran’dan söz etmek güç, İran devlet yapısı oldukça opak. Bunun içine bakmak zor ve İran’ı bir bakıma Türkiye’den ayıran unsur bir yandan İran tutuklu bulunan ve neyle suçlandığı bilinmeyen genç bir Kürt aktivisti hapisten çıkarıp şehrin meydanında bugün asabiliyor ertesi gün Irak Kürdistan bölgesi başbakanı diyelim Neçirvan Barzani’nin önüne kırmızı halı serip Tahran’da ağırlayabiliyor. Bu ikisini eş zamanlı olarak yürütebiliyor. Ama büyük bir baskı oldu orada Kürtlerin üzerinde ve yadsınamaz. KDP’nin de söylediğin gibi tarihsel bir önemi olduğu bir değeri olduğu ve bunun içinde Barzani ailesinin de bir marka olduğu. Burada da şunu belirtmeden geçemeyeceğim: Barzani bir aşiret gibi aşiretler federasyonunun adı ve kökünde de Nakşibendiliğe uzanan bir dini öğreti var. O da 1850’lere kadar gidiyor. Bunun Suriye’de de Cezire kantonu olarak adlandırılan bir varlığı vardı, ama PYD fazla köklenmeden bunu dışarıya doğru itti ve hâkim olarak tek başına öne çıktı. Ancak KDP’nin bu markalaşmış öncü güçlüğü diğer parçadaki yani Süleymaniye merkezli giderek bazı rahatsızlıkları da ön plana çıkardı. Ne zaman ki Irak Kürdistan bölgesinin bir ekonomik başarı öyküsü oluştu, hem Bağdat’ın ödemeleri kesmesi petrol fiyatlarındaki sert düşüş hem de IŞİD’in Erbil’e saldırmasıyla ortaya çıkan askeri mücadele zorunluluğuyla test edildi ve bir baskı oluştu. O zaman bu siyasi çelişkiler daha da ön plana çıktı. PKK açısından ise doğru onun bir nevi “askeri karargâhı” Irak, İran, Türkiye sınır bölgesinde oluşuyor Kandil alanı, Kandil Dağı denilen. Geniş bir bölge, ulaşılması zor bir bölge, oradaki kesin hâkimiyeti ve orada bulunan PKK’nın tabii ki lojistik olarak da bulunabilmesinde diğer hem KDP ile hem KYB ile yürüttüğü ilişkilerde bir rolü var. Bunu da yadsımamak gerekir. Bu da zannediyorum Türkiye’de iyi anlaşılmıyor. İyi anlaşılmayan bir diğer unsur ise Irak Kürdistan bölgesinin, İran ile olan sınırının bizimkiyle olan sınırının, ki bizim Irak sınırımız da tamamıyla Irak Kürdistanı ile olan sınırımızdır zaten; yani bizim Irak Kürdistanı dışında Irak’la bir sınırımız da yok. Bunun iki katı uzunluğunda olması ve İran’la Irak Kürdistan bölgesi arasındaki geçiş noktalarının resmi, gayri resmi altının üzerinde olduğu, bir hesaba göre dokuz, bir hesaba göre altı, resmi olarak üç ama neredeyse İran yönüne giden her patika o sınırı geçiyor. Ve Irak ile Bağdat ile Tahran arasında ne olursa olsun bu geçiş noktalarını kesmek boğmak yönünde İran’ın hiç bu güne kadar bir politika olmadı. İkinci ilginç husus ise bence Ankara’da akılda tutulması gereken İran hem Erbil’de hem Süleymaniye’de başkonsolosluğu bulunan yegâne ülke bu da bence İran’ı diğerlerinden ayırıyor.

RÇ: İstersen biraz Suriye’ye geçelim. Şimdi Rojava’da ilk Öcalan posterleri çıktığında Ankara’da kıyamet koptu. Sen o zaman diplomattın, ama Erbil’deydin yanılmıyorsam, kıyamet koptu bir şok oldu sonra bir türlü toparlayamadı Türkiye ve Kobanê olayında hani düştü düşecek denen Kobanê, Amerika’nın da uluslararası koalisyonda desteğini aldı, düşmeyince işler tamamen değişti ve sanki şu anda Suriye’de uluslararası koalisyonu, daha açık söylemek gerekirse ABD’nin en güçlü partneri gibi bir hale dönüştü ve ilişkileri giderek gelişiyor diye söyleniyor. Rakka’ya yürünecek, IŞİD’in merkezine gidilecek deniyor, doğrudan silah yardımı yapılıyor deniyor ve Ankara da buna sert bir şekilde karşı çıkıyor. Bu kriz çözülebilir mi?

Selcen: Açıkçası Ankara’nın bu saydığımız dört parçadaki Kürtlere yönelik ve daha genel anlamda bölgeye yönelik siyasetinde yapısal çelişkiler olduğunu düşünüyorum. Bunun bir göstergesi PYD ile olan ilişkilerin kesintiye uğramasında Türkiye’de çözüm sürecinin kesintiye uğramasının etmen olduğu belirtiliyor. Ankara’da politika yapıcı kişiler tarafından ama aynı zamanda da PYD’nin Rojava’daki deneyiminin başarısını da PKK’yı çözüm sürecini bitirmeye yönelik bir teşvik oluşturduğu söyleniliyor. Bence bu söylenen zaten bir çelişki bunu aşmak zor Erbil’deyken Suriye’de işte Arap baharının yansımaları Suriye’ye ulaştığında ben 2002, 2003’teki bizim Iraklı Kürtlere yaklaşımımızdaki sıkıntıların olmamasını kendimce teminim Suriyeli Kürtlere de çünkü Suriyeli Kürt hareket çeşitli oluşumların o zaman PYD dışındakilerin de sesi ilk başlarda daha fazla çıkıyordu. Erbil’de Süleymaniye’de bulunmalarından yola çıkarak bunlara bir erişim sağlanmak gerektiğini savunmuştum ve bu yaptığım temaslarda tabi Ankara’nın da talimatları çerçevesinde Ankara’yla paylaşmıştım. Bu PYD dışında söylediğim benim PYD ile Salih Müslim ile hiçbir temasım olmadı. Ancak ben Mayıs sonunda 2013’te görevden ayrıldıktan sonra da istifa ettikten sonra bakanlıktaki görevimden hepimiz biliyoruz ki Salih Müslim birden fazla kere Ankara’ya geldi gitti. Ve bazı temasları yürüttü. Salih Müslim’in kim olduğunu artık gayet iyi biliyoruz İstanbul Teknik Üniversitesi mezunu olduğu, İstanbul şivesiyle Türkçe konuştuğunu, ılımlı bir siyasetçi olduğunu biliyoruz. Bu bence Türkiye açısından kullanılması gereken bir şanstı. Öte yandan IŞİD bir ulusal güvenlik riski olarak algılanıyorsa ulusal tehdit sıralamamızda başta ise sınırlarımızın hemen dışında Kürtlerin olmasının Türkiye açısından büyük bir talih olduğunu, bir şans olduğunu ve Ankara’nın ilk yapması gereken hususun bu Kürtlerle bunları hangi oluşumlar temsil ediyorsa ama PYD, ama PKK, ama KDP iyi ilişkiler kurmak art niyetsiz ve samimi ilişkiler kurmaktan geçtiğine inanıyorum. Esasen Ankara’nın çok fazla başka yapabileceği bir şey olduğuna da daha doğrusu ve yahut başka şeyler yapmakla uğraşması gerektiğine de inanmıyorum. Yani bu Johan Cruyff’un “futbol basit oynanmalı ama bunu basit oynamak zordur” demesi gibi yani yapılması gereken basit ama belki bu basit şekilde dış siyaseti ilerletmemiz zor olabilir onu da destekliyorum.

RÇ: Ama diyorsun ki IŞiD’i öncelikli tehdit olarak algılaması halinde, ama böyle bir olay yok. Türkiye’nin öncelikli tehdit algısı hâlâ güneyindeki Kürtler.

Selcen: Evet. O da doğru. Şimdi benim burada da sorguladığım husus şu: bu tehdit algılaması eğer bir demokrasi olduğumuz iddiasını muhafaza ediyorsak ve bugüne dek ve yahut AK Parti iktidara gelinceye kadar veya AK Parti iktidarının belli bir zamanına dek askeri ve sivil bürokrasi vesayetiyle mücadele edildiğini söylüyorsak bu ne demektir? Örneğin böyle bir konuda seçimle iş başına gelen hükümet belirli bir algıya sahip bazı hamleler yapmak istiyor. Kürtlere yönelik olarak ama askeri ve sivil bunun içinde istihbarat var, dışişleri var bürokratlar bunu engelliyor durduruyor ve bir takım deyim yerindeyse ezberleri doğrultusunda hükümetin elini tutuyor böyle bir husus bugün geçerli değilse ki olmadı sürekli vurgulanıyor. Öyleyse bu konular Meclis’te tartışılmalıdır, yani Türkiye’nin ulusal tehdit anlayışı nedir? Bunu kapalı kapılar ardına, Dışişlerine, Milli İstihbarat Teşkilatı’na, Genel Kurmay Başkanlığı’na sıkıştırdığımızda veya Milli Güvenlik Kurulu’na sıkıştırdığımızda sağlıklı bir ürünün ortaya çıkabileceğini ben sanmıyorum.

RÇ: Peki en son Tel Abyad’ın var olan kantonlardan hangisine, Kobanê’ye mi?

Selcen: Dördüncü olarak sanıyorum.

RÇ: Dördüncü kanton değil, var olan kanton içerisinde…

Selcen: Evet doğru haklısın.

RÇ: Meselâ onun ardından yine Cumhurbaşkanı Erdoğan çok sert çıktı, cevap veririz vs. dedi. Türkiye’nin Suriye’deki bu özerkleşme kantonlaşma vs. yapılan bunlara bir doğrudan müdahalesi olabilir mi? Olursa ne olur?

Selcen: Bu söylemde bugün ben şöyle bir paralellik kuruyorum: Bugün de Salih Müslim’e Sayın Dışişleri Bakanı’nın açıklamasıydı yanılmıyorsam: “Aklını başına al” dendi. 2002 sonlarında da ben hatırlıyorum Mesut Barzani’ye de: “Kerkük’ü kimse size yedirmez aklınızı başınıza alın” denmişti. Bugün biliyoruz ki evet IŞİD’in Erbil’e saldırmasının bir yan ürünü olarak Irak kuvvetleri kurşun atmadan geri çekilince Irak Kürdistan bölgesi Kerkük’ün, tabii Kerkük derken Kerkük vilayeti, Kerkük kenti ve Kerkük petrol sahası farklı şeyler, ama en azından Kerkük petrol sahasını ve kentini kurşun atmadan aldığını biliyoruz. Burada üretilen petrol bugün Irak Kürdistan bölgesinden son rakamlara göre günde altı yüz bin varili geçmiş durumda. Ceyhan’a ulaştırılan yarıdan fazlasını da Kerkük’te üretilen petrol oluşturuyor ve buna ne iktidarda ne muhalefette ne kamuoyunda bir tepki oluşmuyor. Şimdi Sayın Başbakanımızda iki kere müdahale edildi dedi YPG unsurlarına, Fırat’ın batısına geçilmeyecek bir çizgi çekti. Gerçi ona muhalefetten HDP lideri Sayın Demirtaş da cevap verdi. Sayın Cumhurbaşkanı da senin söylediğin üzere bazı uyarılarda bulundu. Ben kişisel olarak bu uyarıların çok gerçekçi olduğunu düşünmüyorum, çünkü yapabileceklerimiz kısıtlı. Tek yapabileceğimiz, bu uyarılar yapıldıktan sonra yapılabilecek olan şey doğrudan askeri müdahale. Ama bu sanıyorum bir Arap atasözüdür, yani kılıcı kınından çektikten sonra o kılıç bir işlev görmeden yerine geri konmaz gibi. Allah saklasın bugün herhalde biz yalın kılıç deyim yerindeyse Suriye gibi bir tehlikeler yumağına dalmayı umut ediyorum düşünmüyoruzdur.

RÇ: Peki, böyle bir durumda Suriye’de Ankara’nın karşısına aldığı gruplarla işbirliği yapan mesela ABD ne der, ne yapar?

Selcen: Burada benim ilgimi çeken husus şu oldu. Türkiye üzerinden yürüyen bir eğit donat programı var. Burada eğit donat denince sürekli Silahlı Kuvvetler yani Pentagon üzerinden yürüyün işte beş yüz milyon doların harcanıp da tam bir yenilgiyle sonuçlanan ve bunun üzerine de durdurulan program hatırlanıyor ama açık kaynaklar bize şunu söylüyor ayrıca bir milyon dolar harcanarak CIA eliyle yürütülen bir eğit donat programı var. Ve bugün yine açık kaynaklardan çünkü atılan her tank savar füzesinin güdümlü tank savar füzesinin videosu çekilmek zorunda ve boş kapsülle CIA’ye iade edilmek zorunda. Dolayısıyla bugün internete girdiğinizde twitter üzerinden vurulan her Suriye ordusuna ait tankın veya zırhlı aracın videosunu izleyebiliyorsunuz. Bu silâhlar demek ki oradaki muhalif unsurlara ulaştırılıyor ve on binin üzerinde savaşçının da eğitildiği söyleniyor. Bu programında büyük bir başarı askeri olarak da gerçekten başarılı örneğin burada şöyle bir durum oluştu Rusya federasyonu hava kuvvetleri ile rejime destek olurken rejim karşıtlarına da Amerika’yla tank savar füzeleriyle destek olundu. Burada tank savar füzesinden omuzdan atılan uçak savar füzesine geçiş tabi önemli bir strateji değişikliği olacak. Bugün tam da Rusya’nın ve İran’ında katılacağı genişletilmiş Suriye toplantıları yapılmadan hemen önce bunun da Washington’da artık ciddi biçimde değerlendirildiği ama büyük riskler barındırdığı için henüz o adımın atılmadığı da basına sızdırıldığı.

RÇ: Buradan bizim konumuza gelecek olursak.

Selcen: Buradan söylemek istediğim şu, demek ki Türkiye üzerinden buraya yapılan belirli bir örtülü harekâtın da süregittiğini biz basından takip edebiliyoruz, açık kaynaklardan bu fazla işlenmiyor ama söylemek istediğim şuydu: ABD bunu Türkiye üzerinden elli ton mühimmatı burada silahla mühimmatı da birbiriyle değiş tokuş ederek kullanıyor, yani silah farklı bir şey mühimmat başka bir şey, ABD bunun mühimmat olduğunu açıkladı ve PYD önderliğinde kullanılan yeni Suriye Demokratik Federasyonu adı altındaki Araplardan ve Asuri Hıristiyanlardan da oluşan yeni federasyon ama bunu büyük bölümünün PYD, YPG olduğunu biliyoruz; buraya mühimmat yardımı Kuveyt üzerinden geldi, Türkiye üzerinden gitmedi ve bunun içine konulan Arap unsurları üzerinden de Ankara’ya, bu mühimmat yardımı Arap unsurlara yapıldı dendi. Ama gerek Salih Müslim Gerek YPG’yi temsilen farklı sahadaki komutanlarda bu mühimmatı teslim aldıklarını ve bunu nerede nasıl kullanacaklarını da kendileri karar vereceklerini söylediler. Diğer bir hususta buna bağlı olarak Rakka’nın alınması üzerine bu yardımın yapıldığı ama nasıl ki Irak tarafında KDP, KYB’den oluşan peşmerge kuvvetlerinin Musul’a yönelik bir hamlesi beklenmiyorsa ki bu Kürt Türk çatışması da olur tabii ki YPG liderliğindeki bu unsurlarında doğrudan Rakka’ya yönelmesi beklenmiyor. Arapların da bunu tek başına yapacak güçleri yok, çünkü orada onu da teslim etmek gerekir IŞİD’in de belli bir tabanı var ve IŞİD şu anda dikkatleri tekrar Halep’e çevirmeyi başardı. Önce göstermelik olarak Halep’in kuzeyinde bir harekât düzenledikten sonra şu anda Halep’in güneydoğusunda ciddi zayiat vererek orada bulunan askeri hava alanına bir yeni harekât başlattı ki IŞİD’in bugüne kadar tanık olduğumuz stratejisi de böyle. Buna İngilizce sworming deniliyor. Yani arıların arı sürüsünün sağa sola yönelmesi gibi belirli bir lider unsur olmadan ön görülemez biçimde işte bir Erbil’e yüklenmesi bir Halep’e yüklenmesi derken Kobani’ye yönelmesi gibi bir strateji görüyoruz.

RÇ: Kürtlerin geleceği dedik, ne görüyorsun çok yakın gelecekte?

Selcen: Kürtlerin geleceği öyle veya böyle yerinden yönetimin güçlendirilmesinden geçiyor. Kürtlerin talebi tırnak içinde adam yerine konmak ve yerinden yönetim ama bu yerinden yönetim talebinin demokrasilerden evrensel bir karşılığı da var işte Fransa’daki … hareketinin de İngiltere’deki İşçi Partisi’nin yeni lideri Corbyn’in de İspanya’da Podemos’un da söylediği şey bu insanlar fiziksel olarak kendilerini yönetenlere yakın olmak istiyor kendileri ile alınan kararlarda doğrudan katkılarının olduğunu görmek istiyor ve daha kaliteli bir hayatı özlüyor. Bu da Türkiye açısından bence tehdit teşkil etmiyor. Gerek bölgede gerek Türkiye’de yerinden yönetimin güçlenmesi çoğulculuk demokrasi hukuk devleti bence gelecekte olması gereken ve bizimde buna şimdiden yatırım yapmamız samimi ve içten ilişkilerle bu Kürt oluşumlarını desteklememiz yerinde olur diye düşünüyorum.

 

Bunlar da ilginizi çekebilir: