Medyascope.tv

Olivier Roy: IŞİD’in en beter düşmanı kendisi

The New York Times, ünlü Fransız siyasetbilimci ve Müslüman dünya uzmanı Olivier Roy’nın Paris saldırıları ardından kaleme aldığı “IŞİD’in en beter düşmanı kendisi” başlıklı makalesini yayınlandı. 16 Kasım 2015’de hem İngilizce hem de Fransızca olarak yayınlanan makalenin Türkçe’ye çevirisini Haldun Bayrı yaptı.

 

IŞİD’in en beter düşmanı kendisi

Cumhurbaşkanı François Hollande’ın da beyan ettiği gibi, Fransa IŞİD’e karşı gerçekten savaş halinde. Fransa bu İslamcı grubu bir numaralı düşmanı görüyor. Amerikalılarla birlikte Ortadoğu’da, tek ulus olarak da Afrika’nın Sahel bölgesinde dövüşüyor ona karşı. 2013 yılında Mali’de başlayan bu mücadeleye, ordusunun, Amerikan birliklerindekine kıyasla hayli fazla bir yüzdesini soktu.

Cuma gecesi Fransa bunun bedelini ödedi. O andan itibaren, bütün Batı dünyasından dayanışma mesajları yağıyor. Halbuki Fransa, tuhaf bir biçimde yalnız. Şimdiye dek, bugünün dünyasında IŞİD’e baş stratejik tehdit muamelesi yapan başka kimse yoktu.

Ortadoğu’nun başlıca aktörlerinin kendilerince daha mühim başka hasımları var. Beşar Esad’ın hasmı Suriye muhalefeti — şimdi Esad’ı destekleyen Rus müdahalesinin de başlıca hedefi o. Esad kendisiyle IŞİD arasında hiçbir şey kalmazsa gerçekten kazançlı çıkacak. Böylelikle kendini İslami terörizme karşı kalmış son kale gibi gösterme ve rejiminin yaptığı şekilde Suriye halkını zorla bastırarak yitirdiği meşruiyeti Batı’nın gözünde yeniden kazanma imkânı bulacak.

Türk hükümeti bu konuda çok net: Baş düşmanı, yayılmakta olan Kürt milliyetçiliği (irredantizm). Suriye Kürtlerinin IŞİD karşısında kazanacakları bir zafer, PKK için kendine korunaklı bir alan yaratıp Türkiye’ye karşı silahlı mücadeleyi tekrar başlatma imkânı oluşturabilir.

Kürtler ise, ister Suriyeli olsun ister Iraklı, IŞİD’i ezmeye değil, yeni sınırlarını savunmaya uğraşıyorlar sadece. Arap dünyasının hiç olmadığı kadar bölüneceğini umuyorlar. Şengal’i geri almaya orası bir Kürt bölgesi olduğu için evet diyorlar. Ama Musul’a saldırmayı Bağdat’ın işine yarayacağı için istemiyorlar.

Irak Kürtleri için baş tehdit, bugün Irak Kürdistanı’nın fiilen sahip olduğu bağımsızlığa itiraz edebilecek güçlü bir merkezî devletin Bağdat’ta tekrar oluşturulması. IŞİD, bu devletin oluşmasına engel.

Iraklı Şiiler, Amerikan baskılarına rağmen, Felluce için ölmeye hazır görünmüyor. Mezhep sınırlarını savunuyorlar, Bağdat’ı da asla kendi kaderiyle baş başa bırakmayacaklar. Fakat Sünni Arap azınlığın bir an önce Irak’taki siyaset oyununa geri dönmesini istiyor da değiller: Çünkü o zaman iktidarı paylaşmaları gerekecek.

Suudiler için baş düşman IŞİD değil — hem sonra, ideolojik olarak hep savunageldikleri bir Sünni radikalizminin ifadesi bu. Düşmanları herşeyden önce İran olduğu için, IŞİD’e karşı da hiçbir şey yapmıyorlar.

İranlılar’a gelince, IŞİD’i bastırmayı istiyorlar, ama illâki yok etmeyi değil; çünkü IŞİD, Saddam Hüseyin dönemindeki Irak savaşı sırasında onlara nice dertler çıkarmış olan bir Sünni Arap koalisyonun yeniden oluşmasına bizzat varlığıyla engel oluyor.

Son olarak, Hizbullah’ın Araplarla dövüştüğünü, Suriye’nin çöktüğünü, İran’ın belirsiz bir savaşa battığını, Filistin davasını ise herkesin unuttuğunu görünce ancak sevinebilecek olan İsrail var.

Kısaca söylersek, IŞİD’den topraklarını geri almak için birliklerine “süngü tak” komutu verip ileri atılmaya hazır olan hiçbir bölgesel aktör yok. Ve 11 Eylül sonrasından farklı olarak, ABD de yok. Bugünkü Amerikan stratejisi, hava bombardımanlarını merkez alan uzaktan bir savaşı sürdürmekten ibaret. Washington’da karadan birlik gönderme yönünde bir siyasî irade yok; bombalar ve insansız hava araçları marifetiyle teröristleri vurarak containment (önleyicilik) yapmakla yetiniliyor.

Oysa kara piyadesi olmadan bir savaş kazanılmaz.

Belki sadece Fransa, IŞİD’in kökünü kazımak isterdi. Bunu deniyor da. Yalnız, iki cephede, hem Sahel’de hem Ortadoğu’da böyle bir savaşı yürütebilecek halde değil.

Ama hırslarını hayata geçirebilme imkânlarına o nasıl sahip değilse, kısmetine, IŞİD’in de o imkânları yok. Dikkat çekici ve hızlı toprak kazançlarından sonra, IŞİD’in başarılarının kaynağı, vaktiyle El Kaide’ninkiler gibi, gazetelerin birinci sayfalarını süsleyebilme ve sosyal medya ağlarını meşgul edebilme tarzına git gide daha fazla bağlı. IŞİD sistemi sınırlarına vardı bile.

Bu sistem iki unsur üzerine kuruluydu: sahada baş döndürücü bir yayılma ve düşmanın kanını dondurmayı hedefleyen bir terör etkisi. IŞİD bir İslam “devlet”i değil; Taliban’ın aksine, sahip çıktığı sınırlar ya da belirgin bir toprak parçası yok. İslam’ın birinci yüzyılındaki Müslüman yayılmanın suretinde —yeni toprak işgal edip dünya Müslümanlarını müttefik kılarak— sürekli fetih mantığıyla hareket eden bir hilafet söz konusu daha ziyade. Bu görüntü sayesinde IŞİD, Ortadoğu’nun bir parçasından ziyade küresel bir İslam için dövüşme fikrinin cazibesine kapılan binlerce gönüllü kazandı.

Fakat IŞİD’in yayılmasının da kısıtları var, çünkü onu bir koruyucu gibi gören Sünni Arap nüfus bölgelerinin sınırına ulaştı. Kuzeyde Kürtler, doğuda Iraklı Şiiler, batıda da şimdi Ruslar tarafından korunan Aleviler, hepsi direniyor. Güneyde ise, Suriyeli mültecilerin mevcudiyetinden endişeli Lübnanlılar da, bir pilotlarının korkunç infazıyla infiale düşen Ürdünlüler de, Filistinliler de IŞİD’in sihrine kapılmadı. Ortadoğu’da kıstırılan IŞİD ileri doğru bir kaçış hamlesi yapıyor: Küresel terörizme doğru.

Hizbullah’a karşı Beyrut saldırısı, Ruslar’a karşı Şarm El Şeyh saldırısı ve Paris saldırılarının hedefi aynı: Terör etkisini ayakta tutmak. Ama nasıl Ürdünlü pilotun infazı az homojen bir halk olmasına rağmen Ürdünlüler’de vatanseverlik duygusunu depreştirmişse, Paris saldırıları da IŞİD’e karşı mücadeleyi ulusal davaya dönüştürüyor. IŞİD El Kaide’yle aynı açmaza düşecek: Küreselleşmiş terörizm, strateji bakımından, kara desteği olmayan hava bombardımanlarından daha etkili değil. El Kaide gibi IŞİD’in de Avrupa’da yaşayan Müslüman nüfus içinde hiçbir halk desteği yok; sadece kıyıdan devşiriyor.

Bu saldırıların yol açtığı infiali sahaya tercüme etmek kalıyor artık. Batılılar’ın yapacağı, 2011’de Afganistan’da yürütülen operasyon tarzında toplu bir kara operasyonu kesin düşünülmemeli; bu tipte her müdahale bitip tükenmez yerel çatışmalara yol açacaktır. Motivasyonlar ve artdüşünceler öylesine çeşitli ki, yerel aktörlerin eşgüdümlü bir kara taarruzu da gayri muhtemel. Bu yüzden önce bölgesel aktörler arasında, başta da Suudi Arabistan ile İran arasında siyasî bir uzlaşma bulunmalı.

Dolayısıyla, sürekli yayılma tasarısının abesliği, ya da içindeki yabancı gönüllüler ile yerel Arap nüfus arasındaki gerginlikler yüzünden IŞİD düpedüz çökmediği takdirde, daha yolumuz var. Her halükârda, IŞİD’in en beter düşmanı kendisi.

 

 

Bunlar da ilginizi çekebilir: