Medyascope.tv

Stéphane Foucart: “Güvensizlik iklimi”

Ünlü Fransız gazetesi Le Monde’un bilim ve çevre haberlerini yapan Stéphane Foucart‘ın Paris saldırılarının dünyanın acil çevre sorunlarını gölgeleyerek ikinci plana ittiğini savunan bu yazısı 23 Kasım’da yayınlandı. Makalenin orijinalini bu linkten okuyabilirsiniz. Türkçe’ye çevirisini Haldun Bayrı gerçekleştirdi.

Güvensizlik iklimi

Elbette bir tuzak-soruydu bu. 14 Kasım Cumartesi günü, CBS televizyon kanalında Amerikan başkanlık seçiminin demokrat adayları arasındaki tartışmayı yöneten kişi, Bernie Sanders’e, birkaç hafta önce beyan etmiş olduğu, “ABD’nin güvenliği için en önemli tehdidin iklim değişikliği olduğu”nu hâlâ düşünüp düşünmediğini sordu. Bu soru neredeyse belâgat alanına giriyordu. Bir gün önce Paris, Fransa’da benzeri görülmemiş sertlikte terörist saldırılarla kana bulanmıştı. “İklimsel aciliyet” o andan itibaren azıcık tâli bir sorun mertebesine itilmiş gibiydi.

Bununla birlikte Bernie Sanders düşüncesinde “katiyetle” ısrarcı olduğu söyleyerek cevap verdi. “Aslında, iklim değişikliği terörist tehdidin artışıyla doğrudan bağlantılı (…)” diye izah etti: “Şayet bilim insanlarının bize söylediklerine kulak vermezsek, dünyanın her tarafında –CIA’in de söylediği gibi– suya erişim için, ekilebilir topraklar için dövüşen ülkeler ve her türden çatışmalar çıktığını göreceğiz.”

Güvenlikle iklim değişikliği arasında bir bağ kurulması kimilerini gülümsetiyor. Oysa bu bağlantının varlığından eminiz; hem de sistemli bir biçimde unutup, sonra düzenli aralarla hatırlama lüksümüz olmayan, tedirginlik verici bir kesinlik bu.

“Tehditleri katlayarak artıran bir olgu”

Mart 2008’de, Avrupa Birliği’nin ortak dışişleri ve güvenlik politikası yüksek temsilcisi, üye ülkelere bu konuda hiç muğlak olmayan bir rapor sunmuştu. Bu raporun yazılmasından yedi yıl sonra, ne kadar ileri görüşlü olduğunu teslim etmek zorundayız. Metinde küresel ısınmanın zaten toplumsal, siyasî, dinî ya da etnik gerginlikler yaşanan bölgelerdeki “tehditleri katlayarak artıran bir olgu” olduğu kaydediliyordu.

“İklim değişikliklerinin, gelecekte, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki toplumsal ve siyasî istikrara yansıma riski vardır” diye ayrıntılandırıyordu rapor. “Şeria Vadisi ile Dicle ve Fırat havzalarında azalan su kaynaklarının idaresine bağlı gerginlikler”e ve ısı artışıyla bu gerginliklerin vahimleşmesine işaret ediyordu.

Gelecek yıllar boyunca “Mağrip ve Sahel nüfusunda hissedilir bir artış” olacağına; iklim değişikliğinin tarımsal arazilerdeki azalmayla birleştiğinde “siyasî istikrarsızlığa” yol açabileceğine ve “göç baskısını artıracağı”na da vurgu yapıyordu. Aynı alarm Yemen için de geçerliydi.

2008’de küresel ısınmanın etkilerinin en çok hissedildiği bölgeler olarak teşhis edilenler –Mezopotamya ile Bilâdü’ş-Şâm arası, aynı zamanda Yemen, Sahel ve Kuzey Afrika–, yedi yıl sonra şaşkınlık verici biçimde istikrarsızlığa ve kargaşaya gömüldü: 13 Kasım saldırıları bu kargaşanın canavarımsı uzantısı.

Özellikle Suriye vakası, günümüzdeki duruma gelinmesinde iklimin oynadığı rolü araştıran birçok çalışmaya konu oldu. Ortadoğu’daki su idaresi sorunları üzerine uzman olan Francesca de Châtel (Hollanda’da Nijmegen’deki Radboud Üniversitesi’nden), Ocak 2014’te Middle Eastern Studies dergisinde sarsıcı bir yazı yayınladı. Senaryosu, bu sorunun sonuçlarının idaresinde Suriye hükümetinin sergilediği bütünsel ihmalle atbaşı giden bir çevre kâbusunu gösteriyor.

2007 ile 2010 yılları arasında bölgeye, yaşanmakta olan ısınmanın da güçlendirdiği ve meteoroloji kayıtlarının tutulmaya başlanmasından beri benzeri hiç görülmemiş bir kuraklık musallat oldu. Birleşmiş Milletler 1,3 milyon Suriyeli’nin bundan etkilendiğini tahmin ediyor. 2008’de Suriye, tarihinde ilk kez buğday ithal etmek zorunda kaldı. Bir sonraki yıl, tarımla uğraşan 300 binden fazla kişi, faaliyetlerini sürdüremedikleri için ülkenin kuzeydoğusundan göç etmek zorunda kaldı. Zira yağmur yağmadığı gibi, 1980 yıllarından beri aşırı kullanılan yeraltı su tabakaları da kurumuştu… 2010’da, Suriye nüfusunun yüzde 17’si gıda güvensizliği durumundaydı.

Çevresel belirleyiciler, genellikle öne çıkarılan diğer –dinî, siyasî, etnik, vb.– belirleyicileri elbette hiç geçersiz kılmaz. Ama oynadıkları rol açıktır: Bir ülkenin biyokütle enerjisi üretiminin kısmen yokedilmesinin kendi istikrarı ve komşularının güvenliği üzerinde hiçbir etkisi olmaması nasıl düşünülebilir ki?

Okuma anahtarları

 Mayıs ayında Journal of Development Economics’te yayınlanan bir incelemede, İsviçre’deki Basel Üniversitesi’nden Matthias Flückiger ile Markus Ludwig, çevre ile güvenlik arasındaki bu bağ üzerine olağanüstü bir örnek veriyorlar. Bu iki ekonomist, denize kıyısı olan yüz civarında ülkenin açıklarındaki korsanlık olayları ile aynı sulardaki plankton bolluğuna dair verileri tahlil ediyorlar. Hesaplamalarına göre, plankton miktarı yüzde 10’luk bir düşüş gösterdiğinde, korsanlık olayları da artıyor…

Bizim alışık olduğumuz okuma anahtarlarına yabancı olduğu için bu karşılıklı bağıntı hayrete düşürebilir, ama o kadar da şaşırtıcı değil. Isınmadan etkilenmeye açık olan plankton, denizlerdeki beslenme zincirinin temelini oluşturuyor: Yokluğu hissedildiğinde, bunun cezasını balık avı alanları çekiyor. O zaman balıkçılar, artık avlanma hizmeti göremeyen tekneleriyle kalakalıyorlar. Dolayısıyla zararı telafi etmek için bir başka etkinlik bulmak gerekiyor; korsanlık da bu etkinliklerden biri.

13 Kasım’da Paris’i vuran IŞİD, siyaset ajandasının merkezine kısa vadeyi dayattı. 30 Kasım’da Fransa başkentinde toplanacak olan belirleyici iklim konferansı ikinci plana düştü. Küresel ısınmaya karşı mücadele için kötü bir haber bu. Yoksulların umutsuzluğu üzerinden gelişip büyüyen herkes ve IŞİD içinse çok büyük bir zafer.

Bunlar da ilginizi çekebilir: