Medyascope.tv

Samuel Grzybowski: Müslümanlardan IŞİD’i desteklemediklerini göstermeleri niçin istenemez?

Dinler-arası bir gençlik hareketi olan Coexister’nin (“Bir arada yaşamak”) kurucusu Samuel Grzybowski, Müslümanlardan IŞİD’i ya da terörizmi desteklemediklerini göstermelerini istemenin kendisine neden yanlış göründüğünü açıklamak için 10 iyi sebep sayıyor. 27 Kasım’da Fransa’nın ünlü internet gazetesi Mediapart’da yayınlanan bu yazının orijinalini bu linkten okuyabilirsiniz. Makaleyi Haldun Bayrı, Türkçeye çevirdi.

Müslümanlardan IŞİD’i desteklemediklerini göstermeleri niçin istenemez?

Samuel Grzybowski

“Müslümanlar saldırıları kınamalı ve terörizme karşı kitlesel olarak bir araya gelmelidir.” Alain Juppé’nin RMC’de Jean-Jacques Bourdin’e, “Müslüman Fransızlar bu IŞİD barbarlarıyla hiçbir alâkaları olmadığını açıkça söylemelidirler” demesinin ardından, birkaç gündür çok sayıda siyasî sorumlunun bize tekrarladıkları, öz itibariyle bu.

Kamuoyunun Fransız olup olmadıklarına pek önem vermediği Müslümanların teröristleri desteklemediklerini göstermelerini beklemesi sorunu eski bir mesele. Terörizmi, cihadcılığı, selefiliği, şimdi de radikal İslamcılığı desteklemediklerini göstermeleri söz konusu… Bu yaklaşımda çoğu zaman şu husus rahatsızlık veriyor: onlara bu buyruğu, Müslümanlara nasıl davranmaları gerektiğini söyleme hakkını kendilerinde gören Müslüman-olmayanların dile getiriyor olması. 

Bu sorunu ne şekilde ele alırsam alayım, Müslümanlardan IŞİD’i ya da terörizmi desteklemediklerini göstermelerini istemenin bana neden yanlış göründüğünü açıklamak için 10 sebep/gerekçe sıralayabilirim.

Bu 10 gerekçenin, “karıştırma (amalgame) riskleri” ya da “Katoliklerden hiçbir zaman sübyancıları desteklemediklerini göstermeleri istenmedi” tarzında şaibeli karşılaştırmalara başvuran alışılmış gerekçelerle uzaktan yakından alâkası yok. Hüküm sizin…

  1. Tehlikeli bir îmâ  

Birinci sebep: Bir şiddet hâdisesini, terörizmi veya daha beteri IŞİD tarafından Irak’ta ya da Suriye’de kurulmuş barbarlığı desteklemediklerini göstermelerini yurttaşlardan istemek, aksi takdirde bu hâdiseye kefil olmuş kabul edileceklerini îmâ eder. Nitekim bir şeye destek verilmediğinin gösterilmesi, ancak bir muğlaklık veya doğal bir dayanışma olduğu vakit talep edilir. Mesela, bir siyasî sorumlu medyada ırkçı bir çıkış yaptığı vakit, aynı partiden meslektaşlarından onu desteklemediklerini göstermeleri istenir, zira aynı siyasî oluşumun üyeleri olarak aynı toplum anlayışını paylaştıklarını düşünmek doğaldır, en azından tabanda. Aynı şekilde bir rahip teröristlerle kurbanları karıştırdığında, piskoposundan onu desteklemediğini göstermesi istenir, zira aynı piskoposluğun görevlileri olarak dayanışma içinde olduklarını düşünmek doğaldır.

Müslümanların, “aksini göstermedikleri takdirde” dünyanın en beter iğrençliklerini ağza almak için İslam’ı savunduğunu söyleyenlerle dayanışma içinde olacaklarını tahayyül veya îmâ etmek, ne bakımdan gerçekten mümkündür? Bu îmâ, gündelik yaşantısında ille de Müslüman inancı taşıyan kimselerle tanışıklığı olmayan alelâde yurttaşta bir güvensizliğe yol açar elbette. Tekrarlanan bu buyruk, kendi kendine gelin güvey olan “Hilafet”le tecessüm eden barbar hâdiseye şu veya bu şekilde İslam’ın yol açmış olduğunu, ya da kefil olduğunu zannettirir veya düşündürür. Bu güvensizlik doğal olarak kimilerinde bir aşağılanma duygusunu kışkırtır; sırf dinî aidiyetleri sebebiyle zanlı konumuna düşmüşlerdir. 

  1. Müslümanlar, radikalleşmiş gençler nezdinde muteber değiller

Bir başka yaygın fikir, IŞİD teröristlerinin İslam’ı araçsallaştırmalarını asıl durdurabilecek kişilerin Müslümanlar olduklarına inanmaktır. Sanki “bunun için en iyi konumda” olanlar onlarmış gibi. Gerçekte ise, araştırmalar ve şiddete yönelten radikalleşmeden çıkmayı başarmış gençlerin tanıklıkları, onların İslam zannettikleri şeye en son tanım getirebileceklerin Müslümanlar olduğunu göstermektedir. Fondamantalist cihadcı retorikte, “ağırlandıkları” ülkelerin kurallarına riayet eden Müslümanlar, bizzat Batılı devletlerden de tehlikeli işbirlikçilerdir. IŞİD terörizminin Batı’dan çok Müslüman ülkeleri etkilemesi, ilk hedef ve kurbanların da bizzat Müslümanlar olmasının nedenlerinden biridir bu.

IŞİD, “kötü Müslümanlar” gibi telâkki ettiği insanları (yani kendi dışında tüm Müslümanları) Batı demokrasilerinin sorumlularından da fazla şeytanlaştırmaktadır. Fransız ve Müslüman itikadında olan, cumhuriyetçi ve yasalara saygılı bir yurttaşın İslam’dan sapıldığını söylemeye hiçbir hakkı yoktur. Hatta onun kelâmı üretken olamaz, zira sahte Müslümanların Batılı ülkelerin iktidarlarıyla işbirliği yaptıkları yollu komplo teorilerine bağlı paranoya duygusunu daha da kuvvetlendirir. Dolayısıyla bu işi “temizlemeyi” Müslümanlardan beklemek düpedüz imkânsızdır. 

  1. İslam liberal bir dindir

İslam’ın liberalliği, 2015 yılında yeryüzünde ibadeti uygulananlar arasında, hiçbir dinî otoritenin tekfir/aforoz yetkisi olmayan nadir dinlerden biri olmasındandır. Nitekim kutsal kitap Kur’an ya da Şeriat’ın fıkıh usullerince tanımlanan kaidelerde, hiçbir Müslüman bir başka Müslümana “Sen Müslüman değilsin,” diyemez. Mesela Papa’nın aforoz ilan edebildiği Hıristiyanlık örneğinde ya da Yahudi olabilmek için Yahudi bir anne tarafından dünyaya getirilmiş olmak gereken Yahudilik’te durum böyle değildir.

İslam’ı kabul etmenin yolu, varolan en basit ve en çabuk yoldur. Müslüman olmak için kelime-i şahâdet getirmek yeterlidir. Bunu yaptığınızda, hiç kimse size Müslüman olmadığınızı söyleyemez, zira İslam’a göre, “kalbinizden geçeni bir tek Allah bilir”. Şahsen bu kaideyi güzel ve asil bulsam da, bunun işleyiş biçimi yoruma açıktır; İslam’ın bütünselliğinden ayrılmazdır ve dünya üzerindeki Müslümanların ya da İslamî akımların muazzam çeşitliliğinin üzerine oturduğu kaide işlevi görür. Buna karşılık, “İslam bu değildir” denebilir, ama biri için “o Müslüman değil” denemez. IŞİD’in İslam olmadığı zaten çok sayıda Müslüman âlimi tarafından defaatle söylendi; özellikle “120’lerin Mektubu”na atıfta bulunuyorum (http://www.relations-catholiques-musulmans.cef.fr/wp-content/uploads/sites/13/2014/12/Lettre-SRI-n°-121.pdf).

İslam’da Hıristiyanlık’taki Papa’nın otoritesiyle karşılaştırılabilir bir merkezî denetimin bulunmaması, İslam’ı bir nefret ve şiddet taşıyıcısı olmaya doğru çekebilmektedir. Nitekim çılgınca bir siyasî tasarı besleyenler, İslam’ı kolaylıkla alet edebiliyor ve hiçbir Müslüman çıkıp onlara “Sen Müslüman değilsin” diyemediği için akıllarına eseni yapabiliyorlar.

  1. IŞİD’e giden gençler İslam’ı bilmiyorlar

CPDSI’nin (İslam’a Bağlı Sekter Sapmaları Öngörme Merkezi) rakamlarına göre, Suriye sınırında durdurulan gençlerin yüzde 17 ila 20’si, Müslüman kültürlü bir aile içinde yetişmişler. Bu yüzde 20’nin içinde çok azı, sıkı ve düzenli bir dinî eğitim almış. Artakalan yüzde 80 ise bütünüyle ateist ya da ibadet etmeyen Hıristiyan kültürlü ailelerden geliyor. Bu rakamlar ateizmi ya da Hıristiyanlığı katiyetle uğraştırmaz, fakat kopuş yaşayan ve burada sergileyemeyeceğim çok sayıda karmaşık sebepten ötürü kendilerini IŞİD cihadcılığının cazibesine kaptıran gençlerdeki çok büyük çeşitliliği açığa vurur. Nitekim genel olarak bu gençlerin İslam hakkında hiç bilgileri yoktur ve dışarıdan baktığımızda dindaşları olarak gördüğümüz Müslüman Fransızlar tarafından İslam’a çekilmiş olmaları mümkün değildir. 

Çocuğunun şiddetli radikalleşmesini görünce, Müslüman itikadında bir annenin, ailesinde İslam’la hiçbir bağ bulunmayan ateist bir anneden daha fazla perişan olduğunu iyi görmek gerek. Radikalleşme, dininden bağımsız olarak her anne-babayı bîçare durumda bırakan bir kopuşla gerçekleşiyor. Müslümanlardan özel bir seferberlik beklemek boşunadır; hatta çocuklarının toplumdan kopuşuna ebeveynleri olarak engel olamadıkları için en başta kendilerini kurban hisseden 140 Müslüman aile için bir hakaret yerine geçmektedir.

Daha beteri; daha da sarsıcı iki rakam. Bildirilen gençlerin sadece yüzde 10’unun Fransız vatandaşı olmayan bir aile büyüğü (dede veya nine) vardır. Böylelikle yüzde 90’ının en az iki kuşaktır Fransız olduğu ortaya çıkmaktadır. Fransa’da yaşamış ve yetişmiş, Cumhuriyet’in okuluna gitmiş, kuşağımızın yakın tarihteki olaylarını bizimle birlikte yaşamışlardır.

Son olarak, gençlerin sadece yüzde 2’si bir cami aracılığıyla devşirilmiştir. Fransa’daki bütün imamları denetleyip, bütün camileri gözetim altında tutup, ibadet eden bütün Müslümanlar’ı araştırdıktan sonra… cihadcı devşirme oranının sadece yüzde 2 azaldığını keşfedince ne diyeceğiz? Başka bir sorun mu icat edeceğiz, yoksa nihayet hakikatle mi yüzleşeceğiz? Bu gençler bir ideal, bir gelecek, bir perspektif arayışında. Giden gençlerin yüzde 91’i facebook’ta yaptıkları bir anlık bir görüşme sonrasında doğrudan devşirilmişler. Artakalanı da hapishaneden.

  1. Laiklik ilkesinin bir ihlâli

Laiklik ve 1905 tarihli yasa, Devlet’in tarafsızlığını sağlayarak, inançları ya da dinî aidiyetlerinden bağımsız bir şekilde tüm yurttaşların yasa önünde kesin eşitliğini tesis eder. IŞİD’i desteklemediklerini göstermeleri istenen Müslüman Fransızlar diğerleri kadar Fransızdır. Bordeaux gibi büyük şehirlerin belediye başkanları, temsil ettikleri kamu otoritesinin tarafsızlığını ne adına bozabilmektedirler? Yurttaşları dinlerine göre ayıklamak, hedef almak ya da enselemek vahim bir sapmadır. İşte orada laikliğin ihlâli vardır! Kaldı ki madem Cumhuriyet hiçbir ibadet şeklini benimsememektedir, kendini Müslüman olarak tanımlamak da sadece Müslüman itikadında Fransız yurttaşlarının bileceği iştir! En mutlak haklarıdır bu; ama hiç kimse bunu onlar yerine yapma durumunda değildir. Fransızdırlar ve Ulus’un bünyesine aittirler!

  1. İki hatta üç misli kaygı

Müslüman bir arkadaşım yeğenini Bataclan saldırısında kaybetti. Fransız toprakları üzerindeki terörizm, bütün Müslüman Fransızlar gibi onun için de benzeri görülmemiş bir şiddet. Aynı ülkenin vatandaşları olarak bu barbar çılgınlığın bizi hedef aldığını bilmek büyük bir kaygı. Olayın hemen akabinde, Müslüman Fransızların bu konu üzerine beyanda bulunmaları bekleniyor. Yazımın baş kısmına atıfta bulunacak olursam; bu güvensizlik ve bu îmâ, iki misli kaygı vermektedir. Terörizmin hedeflediği bir halka ait olmaları yetmiyormuş gibi, bazı vatandaşları, hem de sıradan olmayan bazı vatandaşları (Alain Juppé!) tarafından, Fransız olmaları hasebiyle zaten kurbanı oldukları bir cinayeti kınamaları istenmektedir.

Kızkardeşinin kurban olduğu bir tecavüzü kınamasını ağabeyinden isterken hayal edebiliyor musunuz kendinizi? Yok ama, uyanalım artık! Yakınlarınızdan biri bir cinayete kurban gittiğinde, bu cinayet sizi yıkar elbette. Cumhuriyet dayanışması hepimizi birbirine yurttaşlık bağıyla bağlı kardeşler yapar. Kendi ailemizin üyelerinden, ellerinin temiz olduğunu göstermelerini nasıl isteyebiliriz? Paris’in doğu mahallelerindeki herkes gibi bütün Müslüman Fransız aileler de yakınlarından haber alabilmek için bazen saatlerce merak içinde beklediler: eşlerinden, çocuklarından, yeğenlerinden, dostlarından… Ne zannediyorsunuz? Müslümanların televizyona bakıp ötekiler için üzüldüğünü mü? Fakat “ötekiler” yok ki! Yahudi, Hıristiyan, Müslüman ya da ateist Fransızlar olan hepimiz aynı gemideyiz; karşımızda aynı husumet var.

Son olarak, bâriz nedenlerle şu anda bazı evlerde aramalara başvurma sorumluluğunu taşıyan polis, özellikle şedit bir tutumla her gün yeni hatalar yapar görünüyor. Şakağında bir namluyla uyandırılıp gık bile demeden don gömlek evinden çıkması emredilenlerin yaşadığı, korku ve aşağılanmadan başka hiçbir sonuç vermeyen kaç arama olmuştur kimbilir? Ev aramaları, Müslüman itikatlı bu Fransız ailelerin kaygılarını üç misline çıkarmaktadır.

  1. İslam’ı özleştirmek, iz peşine düşmenin kötü bir yoludur

İslam’ı ya da Müslümanları yekpare bir blok gibi kabul etmek, tüm düzeylerde hata yapmaktır. Öncelikle tarih, antropoloji, jeopolitik, hukuk, dinler tarihi, vb. alanlarda. Fakat aynı zamanda istatistik açısından da hatalıdır. IŞİD İslam’ın özleştirilmesinin bir aktörü; tekbiçimli bir blok haline getirmek istiyor İslam’ı. Aralarındaki o “doğal dayanışma”ya itmek istiyorlar Müslümanları. Bütün dünyadaki Müslümanları etkilemek istiyorlar kesinlikle. Oysa rakamların gösterdiğine göre bu uluslararası temsiliyetin işlevi yok. IŞİD dünyanın en kalabalık Müslüman ülkesi olan 400 milyon müminli Endonezya’dan sadece 60 cihadçı “tedarik ediyor”. Her biri 80 milyon nüfus anlamına gelen Mısır ve Türkiye’den 400 cihadcı çıkıyor. Buna karşılık yarısı ibadet eden 6 milyon Müslümanı olan Fransa’nın 700 vatandaşı sahadadır. Devşirmedeki bu gerçeklik, İslam’ı özleştirmenin zekâya hakaret olan yanlış bir iz peşinde koşmak olduğunu açığa vurmaktadır.

  1. IŞİD’in tuzağına düşmek

Ebubekir Naci’nin yazdığı ve IŞİD ideolojisinin “Kavgam”ı olan “Vahşetin İdaresi” (teorileri ve eylem planı), örgütün uzun vadeli stratejisini ifşa eden bir kitaptır[1]. Buzdağının görünen yüzü, Fransa ve Ortadoğu’da düzenlenen saldırılara atıfta bulunabilir. En sarsıcı ve en bâriz bölümdür bu.

Yine de görünmeyen yüz olan sürecin kalbi, bütün dünyadan devşirilen daima daha çok sayıda gönüllüyle beslenen hakiki bir Hilafet kurulmasını hedeflemektedir. Bu devşirme, özünde kökendeki ülkelerdeki bölünmeye bağlıdır. Bir ülke ne kadar parçalanmış, damgalayıcı, bölünmüş ise, gençleri gitmeye ikna etmenin de o kadar kolaylaştığı bir av alanı olacaktır. Eski rehine Nicolas Hénin’in de “The Guardian”da izah ettiği gibi, her kırılma belirtisi Suriye’de yerleşik nöbetçi bir hücreyi besler; böylelikle adam devşirenler, karşılarındaki gençlere, “Sen de görüyorsun ya, burada istenmiyorsun,” diyebilmektedir. Müslümanlardan harekete geçmeleri ya da desteklemediklerini göstermeleri istenirken, onları bu şekilde mimleyerek, daha sonra adam devşirenlerin güçlük çekmeden yaslanabilecekleri derin bir rahatsızlık yaratılmaktadır.  

  1. Terörizmin ilk kurbanları Müslümanlardır

Hedef olarak daima ya İslam’ın bağrındaki bir azınlığı (Sünniliğe karşı Şiilik) ya da yeterince bağnaz olmadıkları için kâfir gibi telâkki edilen müminleri hedef alan terörizmin dünyadaki baş kurbanları Müslümanlardır. Müslüman toplumların ya da Batı’daki Müslüman cemaatlerinin psikolojisi bu kurbanlık etkenini bizden çok daha fazla algılar. İnsan kendini kurban hissettiğinde, bir de ıstıraplarının failini kınamaya zorlanırsa, çıldırmak işten değildir. Kurbanlardaki bu psikoloji hususunda, mesela Birmanya’daki Rohingyalara yapılanların işi kolaylaştırmadığını unutmayalım. “Dünyanın en büyük zulme uğrayan azınlığı”ndan söz eden Birleşmiş Milletler’e göre, 125 bin Rohingya mültecisine karşı sürekli girişilen katliamlardaki ölümler on binlere varmıştır. Rohingyaların başına gelenler hakkında ses çıkarılmaması, siyasî-medyatik söylemde onların dinlerinin diğer dinlerle aynı şekilde muamele görüp görmediğini meşru olarak kendilerine sorabilecek müminlerdeki adaletsizlik duygusunu böyle beslemektedir.  

  1. Müslüman Fransızlar zaten IŞİD’i kitlesel biçimde kınamaktalar

Nihayet şimdi zikredeceğim, belki de ana gerekçedir, ama sona sakladım onu. Yukarıda dediğim herşeye rağmen: Bunu zaten kınamaktalar! Müslüman Fransızlar her terörist saldırısını ve IŞİD’den kaynaklanan her tahkir edici olayı hep birlikte kitlesel biçimde kınamaktadır. İnsanlardan zaten yaptıkları bir şeyi yapmalarını istemek, ameliyattaki bir cerrahtan bizi ameliyat etmesini istemek gibidir… Bütün cemaat sorumluları, ama aynı zamanda gençlik hareketleri de, kınama ve mahkûm etme mesajlarını duyurabilmek için gerekeni yapmışlardır. Bu kınamaları selamlamanın; buna değer verdiğimizi gösterip onlara söz hakkı vermenin; Fransızların bir kısmı gibi onlara yukarıdan bakarak gelecek haftanın ödevini vermek yerine onları dinlemenin artık zamanıdır belki.

Sonuç

Bu buyruğu zikredenlerin hiçbir gerekçesi, yukarıda saydığım gerekçelerin birine ya da bütününe direnemez. Hiçbiri! Kendi sorumluluklarımızı üstlenmenin; içinde yaşadığımız dünya ve ülke gerçekliğine hiç uymadığı ve yersiz olduğu ölçüde, siyaset, dernekler ve medyadaki sorumluların bu konuyu ellerinin tersiyle ittiklerini görmenin zamanı geldi de geçiyor.

[1] Bu kitapla ilgili olarak bkz. “Jean-Marc Lafon: IŞİD’in uzun vadeli hedefleri üzerine ayrıntılı bir inceleme

Bunlar da ilginizi çekebilir: