Medyascope.tv

Olivier Roy: Cihadcılık bir kuşağa özgü nihilist bir isyandır

Ünlü Fransız siyasetbilimci ve İslami hareketler uzmanı Olivier Roy, daha önce dile getirdiği IŞİD’in, “İslam’ın radikalleşmesi” değil de “radikalliğin İslamileşmesi” anlamına geldiği tezini Le Monde’da yayınlanan “Cihadcılık bir kuşağa özgü nihilist bir isyandır” başlıklı bu yazısıyla daha da geliştiriyor. Ona göre IŞİD’in Suriye’de ve Irak’ta ezilmesi, Müslüman kökenli ya da sonradan Müslüman olmuş Fransız gençlerinin 1990 yıllarından beri ardı arkası kesilmez biçimde aile çevrelerini paramparça eden radikalleşmeleri hususunda hiçbir şeyi değiştirmeyecektir. Fransız toplumunun, kültüralist ya da üçüncü-dünyacı açıklamaları bir yana bırakarak, bu sorunu gerçek boyutlarıyla kavramasının zamanıdır. 24 Kasım 2015’de yayınlanan yazının orijinalini bu linkten okuyabilirsiniz. Türkçe’ye çevirisini Haldun Bayrı gerçekleştirdi.

Cihadcılık bir kuşağa özgü nihilist bir isyandır

Demek Fransa savaştaymış! Belki. Ama kime ve neye karşı? IŞİD’in, Fransız hükümeti onu bombardımana tutmaktan vazgeçsin diye Fransa’ya saldırı düzenlemeye Suriyeli yolladığı yok. IŞİD, Ortadoğu’da ne olursa olsun zaten başkaldırmış olan ve kişisel isyanlarına bir dava, bir marka, bir büyük anlatı arayan radikalleşmiş genç Fransızlar havuzundan besleniyor. IŞİD’in ezilmesi bu isyanda hiçbir şey değiştirmeyecek.

Bu gençlerin IŞİD’e katılmaları eyyamcılıktandır: Dün El Kaide’yle birlikteydiler, ondan önce (1995) Cezayir’deki GIA’ya taşeronluk yapmaktaydılar, ya da Bosna’da veya Afganistan’da, bu arada Çeçenistan’da da, ufak göçebe bireysel cihadcılıklarını (Roubaix Çetesi gibi) yürütmekteydiler. Yarın ise, 1970’li yılların aşırı solu gibi yaşlanacak ya da hayalkırıklığı yüzünden safları boşalmazsa, başka bir bayrak altında dövüşecekler.

Üçüncü, dördüncü ya da bilmem kaçıncı cihadcı kuşağı diye bir şey yoktur. 1996’dan beri, çok yerleşik bir hâdiseyle karşı karşıyayız: Genç Fransızların iki kategorisinin, yani “ikinci kuşak” Müslümanların ve “öz be öz” Fransız olup sonradan Müslümanlığı kabul edenlerin radikalleşmesi.

Dolayısıyla Fransa için esas mesele, kâbusa dönüşen eski bir serap gibi er ya da geç buharlaşacak olan Suriye çöllerindeki halifelik değildir. Asıl sorun bu gençlerin neyi temsil ettiğini; gelecekteki bir savaşın öncüleri mi, yoksa aksine Tarih’in bir gurultusunda püskürttüğü rateler (tutunamayanlar) mi olduğunu bilmektir.

Milyonların içinde birkaç bin kişi

Bugün ortalığa hükmeden ve televizyon tartışmalarıyla gazetelerin düşünce sayfalarını dolduran olayları iki tür okuma şekli var: Kabaca, kültürü temel alan açıklama ile üçüncü dünyacı açıklama. İlki, sürekli karşılaştığımız usanç verici medeniyetler çatışmasını öne çıkarıyor: Genç Müslümanların isyanı, en azından bir teolojik reformla Kur’an’dan cihad çağrısı silinmediği müddetçe, İslam’ın toplumumuzla bütünleşmesinin/entegrasyonunun ne kadar imkânsız olduğunu göstermekteymiş. İkincisi ise sebatla, sömürgecilik-sonrası ıstırabı, gençlerin Filistin davasıyla özdeşleşip Ortadoğu’daki Batı müdahalelerine karşı çıkışlarını ve ırkçı ve islamofobik Fransız toplumundan dışlanmalarını zikrediyor. Kısacası eski hamam eski tas: İsrail-Filistin çatışması çözümlenmediği müddetçe isyan görecekmişiz.

Fakat iki açıklama da aynı meselede tökezliyor : Radikalleşmenin sebepleri yapısal ise, o zaman niçin Fransa’da kendine Müslüman diyebileceklerin ufacık bir kesimini etkiliyor? Milyonlarca kişi içinde birkaç bin.

Zira o radikal gençlerin kimlikleri tespit edilmişti! Eyleme geçen bütün teröristlerin o ünlü “S” fişleri vardı. Burada önlem alma konusuna girmiyorum, sadece bilginin burada ve erişilebilir olduğuna dikkat çekiyorum. Öyleyse kim olduklarına bakalım ve bundan sonuçlar çıkarmayı deneyelim.

Radikalliğin İslamîleşmesi

Neredeyse tüm Fransız cihadcılar çok belirgin iki kategoriye girerler: ya Fransa’da doğmuş veya buraya çocukken gelmiş “ikinci kuşak”tırlar, ya da sonradan Müslüman olmuşlardır (bunların sayıları zamanla artmaktadır, ama 1990’lı yılların sonuna doğru radikallerin yüzde 25’ine ulaşmışlardı zaten). Bunun anlamı, radikaller arasında pek “birinci kuşak” (yeni gelmiş göçmen işçiler bile) olmaması, “üçüncü kuşak”tan ise hemen hiç kimsenin olmamasıdır. Oysa bu son kategori vardır ve sayıca artmaktadır: 1970’li yılların Faslı göçmen işçileri dede olmuşlardır ve torunları arasından terörist çıkmamaktadır. Ya ırkçılıktan hiç çekmemiş olan sonradan Müslüman olmuşlar (mühtediler), niçin aniden Müslümanların maruz kaldıkları aşağılanmanın intikamını almak isterler peki? Mühtedilerin çoğu Fransız kırsalından gelir (Maxime Hauchard[1] gibi) ve kendileri için ancak sanal bir varlık olan Müslüman cemaatiyle özdeşleşebilmeleri kolay değildir. Kısacası, “İslam’ın isyanı” ya “Müslümanların isyanı” değil bu; çoğunlukla göçmen işçi çocuklarını, ama aynı zamanda “öz be öz” Fransızları da ilgilendiren belirgin bir mesele. İslam’ın radikalleşmesi değil, radikalliğin İslamîleşmesi söz konusu.

“İkinci kuşaklar” ile mühtediler arasında ortak ne var? Önce bir kuşak isyanı söz konusu: İki taraf da ebeveynleriyle ilişkiyi keser, ya da daha doğrusu ebeveynlerinin kültür ve din bakımından temsil ettikleri şeyden koparlar. “İkinci kuşaklar” hiçbir zaman anne-babalarının İslamını benimsemezler, batılılaşmaya karşı isyan eden bir geleneği asla temsil etmezler. Batılılaşmışlardır, ebeveynlerinden iyi Fransızca konuşurlar. Hepsi kendi kuşaklarındaki “genç” kültürünü paylaşmış, alkol kullanmış, esrar içmiş, diskoda kızlara asılmıştır. İçlerinde büyük bir kısmının hapishaneye yolu düşmüştür. Sonra, sabahlardan bir sabah, dine yönelmiş ve Selefi bir İslam’ı, yani kültür kavramını reddeden bir İslam’ı, kendilerini kendi başlarına inşa etme imkânı sağlayan bir akaid İslamını seçmiştir. Zira kendinden-nefretin simgeleri haline gelmiş olan anne-babalarının kültürlerini de “Batılı” bir kültürü de istemezler.

İsyanın anahtarı, kültürel olarak yerleşik bir din aktarımının olmamasındadır öncelikle. Gelinen ülkedeki kültürel bir İslam’ın taşıyıcısı olup bunu aktarmayı becerememiş “ilk kuşağı” da, Fransızca konuştukları ebeveynleri sayesinde Fransız toplumu içinde İslam’ın ifade biçimleriyle bir âşinâlık kurabilen “üçüncü kuşağı” da ilgilendirmeyen bir meseledir bu: Çatışmalı olabilse de, “söylenebilir”dir. Radikal hareketlerde Türklerin Mağriplilerden çok daha az bulunması, Türkler’de aktarımın temin edilebilmiş olmasındandır kuşkusuz; zira Türk devleti öğretmenler ve imamlar göndererek aktarımın yapılmasını üstlenmiştir (ki bu da başka sorunlar çıkarır, fakat Selefiliğin ve şiddetin benimsenmesini bertaraf etme imkânı verir).

Tüm bağları kopmuş gençler

Din değiştirenler tanımına giren gençler ise, “saf” dini benimsemektedir; kültürel tavizle ilgilenmezler (Sufiliği benimseyen önceki kuşaklarla hiçbir benzerlik yoktur); burada buldukları ikinci kuşak, kuşaksal kopuş, kültürel kopuş ve nihayet siyasî kopuş olan bir “kopuş İslamı”nı benimsemektedir. Kısacası onlara bir “ılımlı İslam” ikram etmek hiçbir şeye yaramaz, tanımları gereği radikallik çekmektedir onları. Selefilik yalnızca finansmanı Suudi Arabistan tarafından sağlanan bir vaizlik meselesi değildir; tüm bağlarını koparmış gençlere uyan üründür aynı zamanda.

Böylelikle, çeşitli intifada biçimlerine atılan Filistinli gençlerin durumlarıyla büyük bir farklılık oluşur; Fransız radikallerin Müslüman ebeveynleri evlatlarının isyanını anlamazlar. Git gide, onlar da mühtedi gençlerin ebeveynleri gibi, çocuklarının radikalleşmesine engel olmaya çalışırlar: Polise telefon ederler, geri getirmeyi denemek için Türkiye’ye giderler, daha radikalleşmiş büyüklerin ufakları beraberlerinde sürüklemesinden çekinirler. Kısacası cihadcılar, Müslüman toplulukların bir radikalleşmesinin simgesi olmadıkları gibi, kuşaksal kırılmayı patlatmakta, yani düpedüz aileyi paramparça etmektedirler.

Aileleriyle bağlarını koparmış olan cihadcılar, Müslüman topluluklarının da kıyısındadırlar: Neredeyse hiçbirinin kendini dine ve ibadete kaptırdığı bir geçmişi olmamıştır, aksine. Gazetecilerin makaleleri şaşırtıcı biçimde birbirine benzer: Her saldırıdan sonra, katilin muhitinde soruşturma yapmaya gidilir ve her tarafta daima “sürpriz yaşanmaktadır”: “Hiç anlamıyoruz, aklı başında bir çocuktu (Bunun bir varyantı da: “Ufak tefek suçlar işleyen bir haytaydı”), ibadet etmezdi, alkol alır, esrar içerdi, kızlarla takılırdı… Şey evet, birkaç ay önce acayipleşti, sakal bıraktı ve kafamızı dinle şişirmeye başladı.” Kadın versiyonunda ise, “Miss Havaî Cihad”, Hasna Aït Boulahcen’le ilgili bir sürü yazıya bakılabilir.

Bu durumda takiyyeden bahsetmeye gerek yoktur, zira bir “born-again” (yeniden doğmuş) oldukları vakit, gençler gizlenmezler ve yeni inanışlarını Facebook’tan sergilerler. Herşeye-kadir yeni benliklerini, içe atılmış bir yoksunluğun rövanşını alma isteklerini, öldürme isteği ve kendi ölümleriyle büyülenmelerinin onlara verdiği yeni herşeye-kadirlik sevinçlerini teşhir ederler böylece. Benimsedikleri şiddet modern bir şiddettir, ABD’deki kitle üzerine ateş açanlar, ya da Norveç’te Breivik gibi, soğukça ve sakince öldürürler. Burada nihilizm ve gurur derinden bağlıdır birbirine.

Müslüman toplulukları nazarında tecrit olmuşlukları bu kaçık bireyciliktendir. İçlerinden azı camiye gitmiştir. İçlerindeki muhtemel imamlarının çoğu, kendi kendilerini imam ilan etmişlerdir. Radikalleşmelerinin oluştuğu ortam, kahramanlık, şiddet ve ölüm hayalleriyle çevrilidir; şeriat ya da ütopya hayalleriyle değil. Suriye’de sadece savaşırlar: Sivil toplumla hiçbiri bütünleşmez ya da ilgilenmez. Cinsel köleler edinmeleri ya da internet üzerinden müstakbel şehit dulları olmaları için genç kadınlar devşirmeleri de, savunduklarını iddia ettikleri Müslüman toplumlarla hiçbir şekilde bütünleşmemelerindendir. Ütopist olmaktan ziyade nihilisttirler.

Hiçbiri ilâhiyatla ilgilenmez

İçlerinde Tebliğ’den (uluslarüstü bir ağa sahip olan Pakistan merkezli Tebliğ Cemiyeti) geçenler olmuşsa da, hiçbiri Müslüman Kardeşler’le (Fransa İslam Örgütleri Birliği) teşrikimesaiye girmemiştir; başta Filistin destekçisi hareketler olmak üzere hiçbir siyasî hareketin militanı olmamıştır. Hiçbiri “cemaat halinde yapılan” ibadetlere (Ramazan’da iftar sofrası kurmak; camilerde ya da kapı kapı dolaşarak tebliğde bulunmak) katılmamıştır. Hiçbiri ciddi dinî eğitim görmemiştir. Hiçbiri ilâhiyatla ilgilenmez; hatta cihadın tabiatı ya da İslam devletinin tabiatıyla da ilgilenmez.

Birbirleriyle özel bir yerde (mahalle, hapishane, spor kulübü) tanışmış ufak bir “arkadaş” grubu etrafında radikalleşirler; yeniden bir “aile”, bir kardeşlik yaratırlar. Hiç kimsenin araştırmamış olduğu önemli bir şema var: Kardeşlik çoğu zaman biyolojiktir de. Düzenli bir şekilde, eyleme birlikte geçen bir çift “birader”le karşılaşılmaktadır (Kouachi ve Abdeslam Kardeşler; ufak kardeşini “kaçıran” Abdelhamid Abaaoud; birlikte din değiştirmiş olan Clain Kardeşler; ayrıca Nisan 2013’teki Boston saldırısını düzenleyen Tsarnaev Kardeşler). Kardeşleri (kızkardeşler de dahil) radikalleştirmek, kuşaksal boyutu ve ebeveynlerle yaşanan kopuşu vurgulamanın bir yoludur adeta. Hücre üyeleri arasında duygusal bağlar kurulmaya çabalanır: Sık sık silah arkadaşının kızkardeşiyle evlenilir. Cihadcı hücreler Marksist ya da milliyetçi esinli (Cezayirli FLN, IRA ya da ETA) radikal hareketlerdeki hücrelere benzemez. Kişisel bağlar üzerine kurulmuş olduklarından içlerine sızılması daha zordur.

Dolayısıyla teröristler Müslüman bir nüfus kesiminin radikalleşmesinin dışavurumu değillerdir, fakat belirgin bir genç kategorisini etkileyen kuşaksal bir isyanı yansıtırlar.

Neden İslam? İkinci kuşak için bu bârizdir: Onların gözünde anne-babalarının heder ettikleri bir kimliği üstlenmektedirler: Onlar “Müslümanlardan da Müslüman”dırlar; özellikle de anne-babalarından… Ebeveynlerini tekrar dine döndürmek için (boşuna) harcadıkları enerji mânâlıdır, ama nasıl başka bir gezegende bulunduklarını da göstermektedir (bütün ebeveynlerin bu teatilerle ilgili anlatacakları vardır). Sonradan Müslüman olanlar ise, İslam’ı seçerler çünkü radikal isyan piyasasında sadece bu vardır. IŞİD’e katılınca dehşet yaratacağınız kesindir.

[1] IŞİD’in Suriye’deki cellatlarından biri olan Normandiyalı Fransız genci (ç.n.)

Bunlar da ilginizi çekebilir: