Medyascope.tv

Kürt sorununda topyekun savaşa doğru mu gidiyoruz?

Yayının deşifresi (hazırlayan Sedat Ateş):

Gidişat maalesef bu yönde ve bu topyekûn savaşa her iki taraf da, yani Kürt hareketi ve devlet de angaje olmuş gözüküyor. Daha önceki yılların aksine savaşın merkezinde kırsal kesim, dağlar yok; şehir var, kentler var, büyük Kürt ilçeleri, illeri var. Diyarbakır’da, uzun zamandır Sur’da çatışmalar tırmanarak sürüyor. Cizre’de, Silopi’de bu geceden itibaren tekrar sokağa çıkma yasağı olacak. Öğretmenler, devlet memurları bu iki kenti de boşalttı devletin iradesiyle. Buraya çok ciddi sayıda güvenlik gücü yollandı. Çok büyük operasyonlar bekleniyor. Bir yandan da çoğu kişinin bu bölgelerden taşındığını, göç ettiğini görüyoruz.

Çatışmalar sürüyor. Hendek olarak özetlenen bir olgu var, hendekler kazılıyor. Özyönetim ilanı var. Devlet de buna izin vermiyor. Böyle sürüp giden bir çatışma var. Normalde bu çatışmaların bu kadar uzun sürmemesi beklenir, ama hendekleri kazanlar, devlete karşı kendi öz savunmalarını ve özyönetimlerini ilan edenler halktan çok ciddi bir şekilde destek aldıkları, halkla beraber, iç içe oldukları için iş giderek karmaşık hale geliyor. Sonuçta bugüne kadar yaşananlara da baktığımız zaman her iki tarafın çatışan kişilerinden ölen ve yaralananlar var ama kadın, çocuk dahil çok sayıda sivilin, silahsız insanın da bu çatışmaların arasında kaldığını görüyoruz. Bu noktada, Diyarbakır Barosu Başkanı Tahir Elçi’nin ölümü de bir ihtimal bir çatışma sonucu olmuş olabilir.

Burada öldüren kurşunun kimden çıktığı tabii ki önemli, ama bir yerden sonra bu çatışmayı her iki taraf birden körüklediği için çok da fazla anlamı olmuyor. Bölgeden konuştuğum, sağduyularına güvendiğim tanıdıklarımın hemen hemen hepsinin çok umutsuz, karamsar olduklarını gördüm. Herkes şunu söylüyor: “İki taraf da geri adım atmıyor, geri adım atacağa benzemiyor, her iki taraf da kararlılığından taviz vermeye yanaşmıyor, dolayısıyla buradan nereye gideceğimizi bilmiyoruz.”

Eğer Türkiye çözüm süreci dönemindeki sakinliği, çatışmasızlık ortamını yaşamış olmasa bu olaylar bir yerden sonra normal olabilirdi, ama Türkiye uzun bir süre çatışmasızlığı yaşadı, bunun keyfini çıkardı, özellikle Kürtler bundan çok ciddi bir şekilde istifade ettiler. Sadece sıradan Kürt vatandaşları değil aynı zamanda Kürt siyasi hareketi de çözüm sürecinden çok ciddi bir şekilde istifade etti ve çok güçlendi. Türkiye’de tasarruf ettiği enerjisini Irak, Suriye ve hatta İran’a sevk edebildi. İmkânlarını, kadroları, silahlarını buralara sevk edebildi ve buralarda çok ciddi çıkışlar yaptı. Ama şimdi 7 Haziran’dan itibaren, daha öncesinde başlıyor tabii, çözüm sürecinin Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından rafa kaldırılması, ama PKK’nın 7 Haziran sonrasında çatışmalara tekrar başlamasıyla beraber giden, sürekli tırmanan bir ortam var. Burada her iki taraf da taviz vermiyor ve her iki taraf da olabildiğince topyekûn savaş konusunda ısrarlı. Ama bu savaşın kazananının olması mümkün değil. Kürt sorununun şu âna kadarki geldiği noktada savaşın cereyan ettiği yerler dağlar olsa da, kırsal kesim olsa da şunu gördük, kimse kimseyi yenemiyor. Zarar veriyor, çok ciddi şekilde darbe indiriyor ama hiçbir taraf bitmiyor, biteceği de yok.

Diyelim ki bugün devlet Silopi’de, Cizre’de (orayı memurlardan arındırdı) çok büyük operasyonlar yapsa da, ki yapıyor zaten, hendekleri kazanları oradan kovsa, yakalasa, öldürse de, günlerce süren çatışmalarda insanlar oraları terk etse de, Cizre, Silopi her zaman için bugüne kadar olduğu gibi, Nusaybin de böyle, Yüksekova, Kızıltepe ve Sur da böyle, buralar her zaman Kürt hareketinin, Kürt hareketi nasıl bir evrim geçirirse geçirsin kaleleri olma özelliklerini sürdüreceklerdir.

Bu çatışmalar, ölümler, sokağa çıkma yasakları Kürt hareketinin silahlı ya da siyasi güçlerine şu aşamada darbeler indiriyor olabilir, ama orta ve uzun vadede sonuç alması mümkün değil. Burada, bu çatışma ortamında kalan, bu atmosferi soluyan gençler, çocuklar, nasıl dün öyle olduysa bugün de böyle olacaklar.

Öte yandan bu hendek siyasetinin de varacağı bir nokta yok. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin buraları özyönetim ilanlarına terk etmesi söz konusu değil tabii. Dolayısıyla bir yerden sonra tarafların bazı noktalarda buluşabilmesi gerekiyor. Aksi takdirde bu kalıcı bir savaş olacak ki öyle de görünüyor. Ortak noktaları bulabilme imkânı noktasında gerçekten çok geri bir konumdayız ve giderek geriliyoruz.

Öncelikle HDP giderek etkisizleşiyor. 7 Haziran’da yakalamış olduğu büyük dinamizmi, prestiji adım adım tüketiyor ve bugün gelinen noktada HDP oldukça etkisiz durumda. Bugün HDP’liler Diyarbakır’da bir şeyler yapmaya çalıştılar. Yarın Meclis Grubu’nu Diyarbakır’da toplayacaklar. Ama bütün bunların hepsi bir yerden sonra bu çatışmanın gidişatını değiştirebilecek hamleler, aktiviteler olmuyor. Net bir şekilde  şu anda Kürt hareketinde egemen olan hendek siyasetinin yürütücüleri HDP’liler değil. HDP bir anlamda, hepsi olmasa da, tabii ki açık destek verenler var, bazılarının içine sinmese de bu siyasetin peşinde sürükleniyorlar. Devlet de o bir zamanlar çözüm olarak görülen tutumu, “analar ağlamasın” çizgisini çoktan terk etmiş durumda, çok sert bir şekilde. Tıpkı bir zamanlar önü açılan özel timler gibi bugün de Esedullah timleri vs. gibi isimlerle faşist, ırkçı, ayrımcı duvar yazılarıyla kendilerini gösteren “güvenlik” görevlileri ile devlet de çok büyük hatalara imza atıyor. Böyle karşılıklı hatalar yapılıyor.

Buradan nereye varılacak? Bu konuda Diyarbakır’da yaşayan Cuma Çiçek’in Birikim’de yayımlanan “İç Çözüm Siyaseti Çözerken” başlıklı yazısını tavsiye etmek istiyorum. Karamsar ama olayı, nereden gelinip nereye gidildiğini gerçekten çok iyi özetleyen bir yazı. Burada uzun uzun alıntılar yapmak istemiyorum. Bir fırsatta umarım Medyascope için Cuma Çiçek ile bu konuları konuşma imkânı olur. Ama mesela şu tespit çok önemli: “Öcalan liderliğinde ana akım Kürt siyasetinin 16 yıldır inşa etmeye çalıştığı sivil demokratik siyaset çöküyor” demiş Cuma Çiçek. Bu anlamda 1999 yılından bu yana tartışılan “İsyandan inşaya” kopsepti yerini yeni bir isyana bırakıyor, yani inşadan tekrar uzaklaşılıyor… Tabii bu noktada Şengal’de, Rojava’da yaşananların bir örnek teşkil ettiğini söylüyor, ki son dönemde Kürt illerinde ve ilçelerinde yaşanan olaylar, Suriye ve Irak’ta yaşanan olayları andırıyor. Cuma Çiçek demokratik özerklik kavramından ziyade sistematik olarak özyönetim kavramının kullanılıyor olmasına dikkat çekiyor ve şöyle söylüyor: “Demokratik özerklik Türkiye içerisinde Kürt sorununa çözüm bulmanın yoluydu, ama özyönetim daha ayrılıkçı bir duruşu simgeliyor.”

Dolayısıyla belli bir süredir Kürt hareketine egemen olan Türkiye içerisinde bir arada yaşama, Türkiye’nin demokratikleşmesiyle birlikte çözümü Türkiye içerisinde arama yerine Türkiye’den kopma anlayışının tekrardan güçlenmeye başladığını söylüyor. Barış umudunun giderek azaldığını, bölgeye giden, bölgeden yayın yapan, bölgeden izlenimlerini aktaran her gazeteci ya da sivil toplum aktivisti bize net bir şekilde anlatıyor. İnsanların umudu kalmamış durumda. Medya bu konuları az görüyor, yeterince önem vermiyor. Kürtler ülkenin batısından kendilerine destek verilmediğini söyleyerek bir başka kopuşa dikkat çekiyorlar ama şunun altını özellikle çizmek lazım.

Bu son dönemlerde yaşananlara tüm Kürtlerin çok aktif bir şekilde destek verdiği de şüpheli. Bu noktada bir sınıf meselesi var ki Cuma Çiçek’ten bunu alıntılarsak, “Aslında bu alt sınıflarla orta sınıfların bir ittifakı idi Kürt hareketi ama giderek alt sınıflar daha aktif bir hal almaya başladı özellikle bu hendek siyasetiyle beraber” ve Kürt orta sınıfların giderek uzaklaştıklarını, çatışma ortamına, aralarına mesafe koymaya çalıştıklarını söylüyor. Bu noktada Tahir Elçi bu duruşun önde gelen sözcülerinden birisiydi. Gerçekten hem PKK’yı hem devleti eleştirebilen önemli bir kanaat önderiydi ve maalesef kendisini kaybettik.

Buradan nereye doğru gidiyoruz? Zamanında çatışmanın, topyekûn savaş konseptinin her iki tarafa da hâkim olduğu dönemde ülkenin Kürtlerin yaşadığı bölgelerinde kırsal bölgeler, köyler çok ciddi bir şekilde boşaltıldı. İnsanlar köyleri terk ettiler, Batı’ya ya da yine Kürt illerine, şehir merkezlerine göç ettiler. Şimdi şehir merkezlerinden göçlerin başladığını görüyoruz, iyice Batı’ya doğru bir yöneliş var. Bu gidişat devam ederse çok da uzak olmayan bir zamanda bu çatışmaların İstanbul’a, Ankara’ya, İzmir’e, Antalya’ya, Adana’ya, Aydın’a, Manisa’ya her yere yayıldığını görebiliriz. Bu anlamda bunu bir şekilde durdurabilme iradesinin her iki taraftan gösterilmesi gerekiyor.

Hep dönüp dolaşıp aynı şeye geliyoruz, Abdullah Öcalan bu noktada kritik bir rol oynayabilir, ama devletin uzun bir süredir Öcalan’ı izole etmek, Kürt hareketiyle Öcalan’ın ilişkisini koparmak stratejisini benimsediğini görüyoruz. Bu stratejiden şu âna kadar ne elde ettiler, kârlı mı çıktılar? Bunun hesabını devlet yetkililerine bırakalım ama eğer Öcalan’ın Kürt hareketine müdahalesinin yolu, bunun imkânları daha çok kapatılırsa belli bir aşamadan sonra Öcalan’ın bile müdahale edemeyeceği bir noktaya doğru gelebilir Türkiye.

Bunlar da ilginizi çekebilir: