Medyascope.tv

Suudi Arabistan: IŞİD’in başarılı olanı

Cezayir’de yayınlanan “Quotidien d’Oran” gazetesi köşe yazarı ve “Meursault, Karşı-Soruşturma” (Meursault, contre-enquête) kitabıyla 2015 Goncourt İlk Roman Ödülü’nü kazanan Kamel Dauod’un gündem yaratan bu makalesi Paris saldırıları ardından 20 Kasım 2015’de New York Times’da yayınlandı. Makalenin İngilizce’sini bu linkten okuyabilirsiniz. Yazının Türkçe’ye çevirisini Fransızca aslından Haldun Bayrı gerçekleştirdi.

Suudi Arabistan: IŞİD’in başarılı olanı

Kara IŞİD, Ak IŞİD. Birincisi boğazlıyor, öldürüyor, taşa tutuyor, el kesiyor, insanlık mirası eserleri ortadan kaldırıyor; arkeolojiden, kadından ve Müslüman olmayan yabancıdan nefret ediyor. İkincisi daha iyi giyimli ve daha temiz, ama aynı şeyi yapıyor. IŞİD ve Suudi Arabistan. Batı ise terörizmle mücadelesinde birine karşı savaş yürütürken diğeriyle el ele. İnkâr ve o inkârın bedeli arasında gidip gelen bir mekanizma. Suudi Arabistan’la ünlü stratejik ittifak kurtarılmak istendiği için, bu krallığın başka bir ittifaka dayalı olduğu, bu ittifakın bir tarafı olan din adamı sınıfının da IŞİD’in beslendiği aşırı-püriten İslamcılığı, yani Vahhabiliği ürettiği, savunduğu, meşrulaştırdığı, vâzeylediği ve yaydığı unutuluyor.

  1. yüzyılda doğmuş mesihçi bir radikalizm olan Vahhabilik, bir çöl, bir kutsal kitap ve iki kutsal mekân, yani Mekke ve Medine etrafında düşlenen bir hilâfeti tekrar kurma fikrinde. Katliam ve kan içinde doğmuş bir püritenlik. Bunun bugüne tercümesi: kadınla gerçek-üstü bir bağ, Müslüman olmayanlara kutsal topraklara girişin yasaklanması, katı bir dinî yasa ve ayrıca, suretle ve temsille, dolayısıyla da sanatla, ayrıca bedenle, çıplaklıkla ve özgürlükle hastalıklı bir ilişki. Suudi Arabistan başarıya ulaşmış bir IŞİD.

Batı’nın bu ülke karşısındaki inkârı çarpıcı: Bu teokrasi bir müttefik olarak selamlanıyor ve onun İslamcı kültürün başlıca ideolojik hâmisi olduğu görmezden geliniyor. “Arap” dünyası denen dünyadaki yeni radikal kuşaklar, analarından cihadcı doğmamışlar. İlâhiyatçılar, dinî yasalar, kitaplar ve saldırgan yayıncılık ve basın politikaları üreten geniş bir sanayiye sahip bir tür İslamcı Vatikan olan “Fatwa Valley” (Fetva Vadisi) tarafından emzirilmişler.

Buna şöyle karşı çıkılabilir: Bizzat Suudi Arabistan IŞİD’in potansiyel hedeflerinden biri değil mi ki? Evet, fakat bu noktada ısrarcı olmak, hükmeden aile ile ona istikrarını –ve git gide artan bir biçimde eğretiliğini de– temin eden din adamı sınıfı arasındaki bağların ağırlığını ihmal etmek olur. Yenilenmeyi sivrilten veraset kurallarının kırılganlaştırdığı ve dolayısıyla kral ile vaiz arasında atadan kalma bir ittifaka yapışık kıldığı bir kraliyet ailesi için tam bir tuzak bu durum. Suudi din adamları sınıfı, ülkeyi tehdit, fakat rejimin meşruiyetini de temin eden İslamcılığı üretiyor.

Toplumu izdivaçlar, kadınlar, kırsal çevreler gibi zayıf halkalarından yakalayan dinî televizyon kanallarının muazzam gücünü anlayabilmek için Müslüman dünyada yaşamak gerek. Bugün İslamcı kültür Cezayir, Fas, Tunus, Libya, Mısır, Mali, Moritanya gibi birçok ülkede umûma mal olmuş. Buralarda, binlerce İslamcı gazete ve televizyon kanalı (“Echorouk” ve “Iqra” gibi) ve ayrıca hem kamusal alana, hem de kirlenmiş gibi telâkki ettikleri toplumun yasa metinlerine ve usûllerine, dünya, gelenek ve giysiler üzerine kendi yegâne görüşlerini dayatan din adamları sınıfı bulunuyor.

Paris saldırılarına bazı İslamcı gazetelerin tepkilerini okumak gerek. Bu yazılarda Batı’dan, “kâfir ülkeler” diyarı diye söz ediliyor; saldırılar İslam’a karşı saldırıların sonucuymuş; Müslümanlar ve Araplar, laiklerle Yahudilerin düşmanı haline gelmiş. Filistin sorununun yarattığı etkiyle, Irak’a tecavüz edilmesiyle ve sömürge dönemi travmasının anısıyla oynanarak kitleler mesihçi bir söylem altında toparlanıyor. Bu söylem toplumsal mekânlara göstergelerini dayatırken, yukarıda da siyasî iktidarlar Fransa’ya taziye dileklerinde bulunup insanlığa karşı işlenmiş bir suçu kınıyorlar. Batı’nın Suudi Arabistan karşısındaki inkârına paralel olan tam bir şizofreni durumu bu.

Batılı demokrasilerin terörizme karşı mücadele vermenin gereği üzerine gümbürtülü beyanlarını da şaibeli kılıyor bu. Bu sözümona savaş miyop; zira sebepten ziyade sonuca saldırıyor. IŞİD bir milis gücü olmasından da evvel bir kültür; Fetva Vadisi’ndeki din adamlarının, o kültürün ve muazzam yayın sanayiinin etkisini tüketmeden müstakbel kuşakların cihadcılığa düşmesi nasıl engellenir?

Bu derde şifa bulmak basit mi peki? Neredeyse. Suudi Arabistan’daki Ak IŞİD Ortadoğu’daki oyun tahtasında Batı’nın bir müttefiki olarak kalıyor. Gri IŞİD olan İran’a tercih ediliyor. Bu bir tuzak ve inkâr yoluyla yanıltıcı bir dengeye vardırıyor: Asrımızın derdi olarak cihadcılık kınanıyor, fakat onu yaratmış ve desteklemekte olanla uğraşılmıyor. Bu sayede zevâhiri kurtarmış olunuyor belki; fakat hayatlar sönüyor.

IŞİD’in bir anası var: Irak’ın istilası. Ama bir de babası var: Suudi Arabistan ve onun ideolojik sanayii. Arap dünyasındaki umutsuzlar Batı müdahalesiyle kendilerine nedenler bulsa da, inanç ve kanaatlerini Suudi Krallığı’ndan almışlar. Şayet bu anlaşılmazsa, bazı çarpışmalar kazanılsa bile savaş kaybedilir. Cihadcılar öldürülecek, fakat gelecek kuşaklarla tekrar doğacak ve aynı kitaplarla beslenecekler.

Paris saldırıları bu çelişkiyi masaya koyuyor. Ama 11 Eylül’den sonra da olduğu gibi, bunu tahlillerimizden ve vicdanlarımızdan silme riskiyle karşı karşıyayız.

 

 

 

Bunlar da ilginizi çekebilir: