Medyascope.tv

Avrupa cihadcılığı: Ufukları kapanmış gençlerin bu ve öbür dünyada “kurtuluş” arayışı

İran asıllı Fransız sosyolog Farhad Khosrokhavar’un siyaset ve toplum dergisi Orient XXI için yazdığı bu makale Avrupa’da başgösteren cihadcılığa ışık tutuyor. Yazar, Paris’te Sosyal Bilimler Yüksek Okulu (EHESS) öğretim üyesi ve çağdaş İran ve Fransa Müslümanları üzerine sosyolojik ve antropolojik çalışmalarıyla tanınıyor. 20 Temmuz 2015 ‘de yayınlanan makalenin orijinalini bu linkten okuyabilirsiniz. Yazının Türkçe’ye çevirisini Haldun Bayrı gerçekleştirdi.

 

Avrupa cihadcılığı: Ufukları kapanmış gençlerin bu ve öbür dünyada “kurtuluş” arayışı

Suriye trajedisinin baş sonuçlarından biri, Arap dünyasından, ama aynı zamanda Batı’dan, özellikle de Avrupa’dan (şimdiye dek 5000 civarında) binlerce gencin Suriye’ye göçü oldu. Avrupa devletleri bunların Suriye’ye ve Irak’a gidişini engellemek için müdahale etmese, bu rakam daha da büyürdü. Bu hâdise nasıl açıklanabilir?

arton969-resp560

“Spec Ops: The Lİne” adlı bilgisayar oyununun grafikleri kullanılarak yapılan propaganda.

Avrupalı gençlerin IŞİD’e katılmak için Suriye’ye doğru göçleri başlı başına en “sezgiye-ters” (contre-intuitive) davranışlardan biri. Üstelik Arap dünyasındaki iç savaşlar –1990’lı yıllarda Cezayir’deki gibi– geçmişte hayli sınırlı sayıda Müslüman ya da sonradan Müslüman olmuş Avrupalıyı çekmişti. 1980 yıllarında Afganistan’daki savaşa ise 100’den az Avrupalı katılmıştı; aynı şekilde, 2003’te Irak’taki savaşa katılım, Suriye’de görülen katılımla mukayese edilmez bir düzeydeydi. Suriye’deki durum kadar, genç Fransızlardaki, daha genel olarak da genç Avrupalılardaki rahatsızlığı ön plana çıkaran çok önemli bir olayla karşı karşıyayız.

Bugün cihadcılık serüvenine atılan gençlerin bir kısmı proletaryadan, diğer kısmı da orta sınıflardan geliyor. Bu hâdise nasıl açıklanabilir? Başlangıç olarak, Suriye faciası karşısında derin bir adaletsizlik duygusu var. Gençlerin çoğu bu trajedinin devasa boyutlarını ve yaşadıkları infiali zikrediyorlar. Ama bunun ötesinde, özellikle orta sınıflardan gençlerin ifade ettiği (yoksul mahallelerdekiler genel kaide olarak buna atıfta bulunmazlar) bir “insanîyet” duygusu da var ve bu duygu itiyor onları harekete geçmeye. Yetişkinlik-öncesi dönemde (ergenlikten yeni çıkmış gençler) ya da yetişkin (psikanalistlerin dediğine göre çoğu ergenlikten çıkışı sorunlu kimseler) olduklarından, geçiş âyinini andıran bir bâdireyle yüzleşerek tamamen erişkin olmaya uğraşıyorlar. Ölümle yüzleşmeleri, onları üstlenmekte zorlandıkları o çocukluktan meleke bütünlüğüne ulaştıran hakiki sıçrama tahtası.

Fakat hangi toplumsal sınıftan gelirse gelsin gençlerdeki rahatsızlığın temel bir boyutu var: Ufukları kapanmış. Halk kesimlerinin yaşadığı mahallelerde siyaset başkalarının işidir; siyasette hiçbir toplumsal yükseliş vaadi görülmez. Orta sınıftan gençler içinse siyaset, Ulus-Devlet’in ekonomik ve sosyal yaşamlarını düzenleyip sınıf aykırılıklarına çerçeve çizdiği, onları bir iş sahibi yapıp etkin yurttaşlar olarak gelecek temin ettiği bir faaliyet değil artık.

BİREYİN BU DÜNYADA VE ÖBÜR DÜNYADA “KURTULUŞ”U

Siyasetin mündemiç kutsallık biçimi olarak çöküşünün sonucu bu rahatsızlık. Siyasî ütopya ortadan kaybolduğundan, kendini gerçekleştirmek için başka ufuklar aranıyor; cihadcı dinsellik ise bireyin hem bu dünyada hem öbür dünyada “kurtuluş”unu bir arada götürmek gibi büyük bir çekicilik arz ediyor. Yeni kuşakları pusuda sınıf düşme korkusunun beklediği ve küçücük parçacıklara ayrılmış bireyciliğin başkasıyla hemhal olma yeteneğini silikleştirdiği bir dünyada, iki seçeneğin de pek anlamının kalmadığı bir noktada, hem bu dünyada hem öbür dünyada kurtuluyorsunuz.

Fransa’da siyaset, 1789 Devrimi’nden beri, yurttaşların kendilerini tanımlamalarında büyük bir rol oynadı. Siyaset temel bir kutbun etrafında birbirine eklemlenen birçok rolü yerine getirdi: Yurttaşların sosyo-ekonomik ve siyasî bakımdan yükselmeleri ile kader ortaklığı içinde bir ulus inşa etme inancı üzerine kurulu bir özneler-arasılığı. Yoksul da olsa, yurttaş, sadece bireysel olarak değil, proletaryanın kapitalizm boyunduruğundan kurtulması gibi, ya da okul vasıtasıyla ve devletin müdahalesiyle cumhuriyetçi eşitliğin hayata geçirilmesi gibi evrensel bir davayı benimseyerek bu durumdan çıkmayı umabilirdi. Siyaset aynı zamanda yurttaşların öznelliğinde de temel bir rol oynuyordu: Onurlarına halel gelmemesini gözetiyordu. Yoksul fakat onurlu olunabiliyordu; proleterlerin ortak davasıyla özdeşleşme, geleceğe bitiştirilmiş bir toplum ülküsüne doğru maddî koşulların aşılmasını sağlıyordu.

Bu yurttaşlık inşası birkaç onyıldır paramparça oldu. Artık, ufuk kapanmış durumda. Her yurttaşın kendisinden bir sonraki kuşağın daha iyi bir ekonomik ve toplumsal durumda yaşayacağını düşündüğü geçmişin aksine, halihazırda sınıf düşme korkusu gençleri (orta sınıftan olanlarını bile) sıkıştırıyor. Halk sınıflarından gençlerin büyük çoğunluğuna, normal yollarla yazgılarını iyileştirmek bir yanılsama gibi görünüyor. “Sosyal asansör” çalışmıyor, sınıf düşme ise derinlemesine hissedilen bir tehdit.

Toplumsal merdivenin alt basamaklarına düşmekten çekinen bir orta sınıf genci ile toplumda yükselebileceğine inanmayan bir kenar mahalle genci arasındaki ortak nokta, geleceğe güven ve umut yokluğu artık. Oysa cihadcılık bunu tekrar inşa ediyor; fakat kutsallık vasıtasıyla (siyaset-ötesiyle/metapolitikle) ve bireysel yükseliş perspektifleri açarak, yaşamlarına bir anlam verecek bir ütopya arayışındaki gençlerin habersiz olduğu yanlış öncüller üzerinden yapıyor bunu. Her iki durumda da yeni ütopya ya ifrata ya tefrite düşüyor; bunun sonucunda da aşırı-baskıcı ve aşırı-geriletici bir siyaset anlayışı çıkıyor; fakat anlam vaat eden bir ufuk keşfetmenin büyüsüne kapılan gençler başta bunu sezme basiretini gösteremiyor.

Siyasetin arızalı olduğu ve hiçbir bütünsel toplum tasarısının gelecekle bitiştirilemediği bir Avrupa, fantazmalara dayalı bir yeni-ümmet ve iman adına savaşılan kahramanlık anlayışının varoluşa bir anlam verdiği, efsaneleştirilmiş siyasîleşme biçimlerine elverişli bir ortamdır.

ULUS-SONRASI BİR MUHAYYİLE

Cihadcılık Avupa’daki ulusal kimlik krizini açığa vuran yeni bir ulus-ötesi muhayyileden kaynaklanıyor. Avrupa’nın hemen her yerinden, hem halk katmanlarından hem orta sınıflardan Müslüman ya da sonradan Müslüman olmuş gençler, yeni bir cihanşümullüğün (evrenselciliğin) ifadesi olarak kendini hilafet ilan eden IŞİD’i savunmak için Suriye’ye üşüşüyorlar. Onun baskıcı boyutu naif ve cisimsiz bir romantizm tarafından gizleniyor; bu hem internetteki sanallık, hem de yapıcı bir siyasî ütopya noksanlığıyla Avrupa’yı ıssızlaştırmış olan bir gelecek anlayışı yüzünden.

Bu yeni muhayyile, savaşçı bir geçiş âyiniyle yetişkin yaşa erişme arzusundaki ergenlik-sonrası kuşakta kök salıyor. Bu da artık Ulus’u hiç kafasına takmayıp metaforik ya da gerçek tüm Müslümanların ulusal özgüllüklerinin üzerinde buluşacakları bir imparatorluğun efsaneleştirilmiş cihanşümullüğünde erime özlemini ifade ediyor. Avrupa ülkelerinin durgun ufkuyla artık tatmin olmayan yeni hilafet arayışında bir cihanşümullük var. Bu fiilî olgu, Ulus’un, gençliğini yaşayan bireye etkin bir yurttaşlık temin etmedeki yetersizliğine bağlı. Bu etkin yurttaşlık nasıl kademelenmeli? Kendini ekonomik ve toplumsal adalet uyarınca iş hayatında ve “beraber yaşama”da var etme hususunda asgari bir kesinliğe sahip olup düzgün ve onurlu bir yaşam beklentisiyle.

KUTSALIN ANLAMINI TEKRAR BULMAK

Siyaset uzun zaman boyunca toplumda bir umut ufku açarak kutsallık işlevini üstlenmişti. Onun etkisini yitirmesi “vahşileşmiş bir dinselliğin” yolunu açıyor; üstelik geleneksel dinsellik (Fransız toplumunun büyük bir bölümü için Hıristiyanlık) aşırı bir sekülerleşme tarafından defedilmiş, Müslüman dindarlığı ise aşırı laikliğin kurumsallaştırılmasıyla içe atılmış.

Orta sınıflarda cihadcılık çağrısının ne anlama geldiği, hem neredeyse bilinçsiz bir biçimde kutsalın kapı dışarı edildiği bir evrende gençlerin üzerine çöken boşluk duygusuyla, hem de IŞİD’in onlara parlatarak sunduğu cennetimsi bir âlemin çekiciliğiyle anlaşılmalı. Çok ender görülen Yahudi cihadcı genç vakalarının sekülerleşmiş Yahudi ailelerinden devşirilmiş olması şaşırtıcı değil; aynı tespit Katolikler ve Protestanlar için de geçerli. Toplumda hüküm süren aşırı-sekülerleşme derinlemesine üstlenilmiyor. Toplumdaki genel ruh hali ve aile bunu neredeyse temel bir bârizlik gibi dayatıyor. Kutsallıktan toptan uzaklaşma, yani Hıristiyanlıktan uzaklaşma, daha toptan bir biçimde de din duygusunun kaybı, muhayyileyi, gençliğin elinden kayıveren bir anlamı arayacağı yeni heybetli ufuklara doğru azat ediyor.

Fransa’da ve daha genel olarak Avrupa’da Hıristiyanlık kurumlarının dağılması dinselliği “vahşileştiriyor” ve anlam arayışını bütün biçimleriyle sekterliğe doğru yöneltiyor. Kimileri için bir serbestleşme biçimi, ama kimi başkaları için de kutsallık nazarında nirengi noktası noksanlığında bireyin bunaltılı terk edilmişliği söz konusu. Cihadcılık, kutsallığa sarsılmaz bir anlam öneren ve bizzat uzlaşmazlığı hieros’un (kutsal) çağdaş toplumdaki sulandırılmışlığıyla ilişiği kesen bir imanın egzotizmine bağlı birçok perdeyi bir arada yürütüyor.

Ailelerin bağrındaki çok sayıda bölünme öte yandan otorite yokluğunu dolduran zecrî bir kutsalla ilişkili anlam arayışını kolaylaştırıyor. Radikal İslam’ın bükülmez otoriterliği o zaman tam da fazla zecrî olduğu için arzulanıyor. Adeta gençliğin bir kısmı, serüven arayışını, devrimci romantizmi, başkalık (kutsal) tecrübesi yaşama özlemini ve zecrî bir anlam biçimine cânı gönülden boyun eğerek kendini sınama iradesini bir arada götürüyor gibi olup bitiyor her şey. Aşırı-sekülerleşmenin her tür aşkınlığın inkârıyla aynı anlama geldiği ve siyasetin anlamsızlığa gömüldüğü Avrupa toplumlarında kutsal, Öteki’yle temas içinde (bütünsel başkalık tecrübesi) kendini sınama arzusu olduğu kadar, gençliğin bir kısmının acısını çektiği ve “düzleşme derdi” diye adlandırılabilecek grilikten kopma sevincini yaşamak için de baskıcı bir şekillenme içinde geri dönüyor.

GÖNÜLLÜ ÖLÜMÜN ÇEKİCİLİĞİ

Hem vahşileşmiş bir kutsalın çekiciliğini hem de gençlerin ölümüne bağlanmalarını son tahlilde siyaset boşluğu açıklıyor.

Mayıs 1968 Hareketi, ismini hak etmeyen her tür aşkınlığın boyunduruğunu sarsıyordu: ataerkillik, Hıristiyan (özellikle Katolik) dindarlığının kurumsal biçimleri, kemikleşmiş siyasî hiyerarşi, gemlenmiş cinsellik. “Savaşma(yıp) seviş”meye uğraşılıyordu, ihlâl yoluyla arzu tatmini deneniyordu, kadınlar dayanılmaz hale gelmiş olan ataerkil hegemonyaya son vermek için tabulara meydan okuyorlardı… Halihazırda bunun tersi geçer akçe: savaş isteniyor, anormallikten kaçınmak için cinsellik “çerçeve altına alınmak” isteniyor, feminizmin hakkından gelecek kutsal bir yasa adına kadının özgürleşmesine karşı mücadele etmeye çalışılıyor.

Bu sistemde ölüm çok yüksek bir anlama bürünüyor. İstenen ve üstlenilen bir ölüme anlamını çocuksu kahramanlık alıştırması veriyor; bunun karşısında ise halk sınıflarındaki gençleri pusuda bekleyen yavaş ve sinsi sosyal ölüm var; ya da başka bir tarzda, daha hali vakti yerinde sınıflardan gençlerin her şeyden çok korktukları proleterleşme var.

Maruz kalınan bu “sosyal ölüm”ün karşısına bütünüyle istenmiş kahramanca ölüm çıkarılıyor. IŞİD ölümün anlamındaki bu dönüşümün sihirli operatörü haline geliyor. Onun vasıtasıyla Facebook üzerinden postalanan videolarla yaşanmış sergüzeştin ölümsüzleştirilmeye çalışıldığı büyük savaş kahramanlıklarına girişiliyor.

Genç kızlar da bundan eksik kalmıyorlar: Şiddeti onlar da erkekler kadar çekici buluyor; özellikle de, cihadcılarla akdedilen sağlam evlilik mitosu sayesinde, kadının dışarıda çalıştığı ve çocukları yuvada yetiştirdiği ailenin modern değişkenliğinden kopma niyetindeler. O “İslam cengâverleri” ölünceye kadar dövüşme yeminlerinde samimi olduklarından, bu kızların gözünde evlilik birleşmesinde ikiyüzlü davranacak insanlar değiller; rollerin bölüşülmesi ise modern değişkenliğin yanıltıcı kıldığı ortak yaşama bir anlam katıyor.

Modern yalnızlığın yerine, kadın ile erkek, erkek şehitliği ile kadın feragati arasında mühürlenmiş efsanevi bir izdivaç konuyor; bütün bunlar da zihinsel melekeleri felç eden ve alev alev bir yaşamla kanlı bir şenliğe katılmanın mest edici duygusunu doğuran bir savaş fonu önünde gerçekleşiyor. Dayanaklarını kavrayamadığı bir dünyaya karşı kendini yapayalnız bulan bu gençlik için trajediye oyunsallık giriyor. Bulunan işlerin eğretiliğinin “herkes kendi başının çaresine baksın” bireyciliğiyle birleştiği ve bireyin iş dünyasında kendi başarısızlıklarının bilançosunu çıkarıp bunu kendi yetersizliğine isnat ederek bir liyakatsizlik duygusuna kapıldığı liberal dünya karşısındaki yalnızlık. Vaktiyle yurttaşlık iş istikrarı ve siyasete katılımla kademeleniyordu. Halihazırda yurttaşlığın bu iki büyük bileşeni paramparça olmuştur. Haddinden fazla savaşa gark olmuş dünyada, baskısı hissedilen yalnızlık duygusu ancak gerçek ölümün lehine ortadan kalkıyor; kuvvetli ihsas arayan ergenlikten yeni çıkmış gençlerdeki ölümsüzlük duygusuna rağmen, sizi alıp götürdüğü mukadder âna kadar erişebileceği hissedilmediğinden pek ürküntü vermeyen o gerçek ölümün…

Avrupalı gençlerin cihadcılığı, ortak yaşam iskelesinin çatıldığı birey ve grup düzeyinde öznelleştirmeyi yapabilen siyasetin ortaklaşa paylaşılabilecek anlam yaratma yeteneğini yitirdiği bir kriz döneminde vuku buluyor. Cihadcı tecrübe yoluyla bir efsane, siyasetten kalan boşluğu doldurabilecek kutsal bir anlam  yaratılıyor tekrar. Ekonomik liberalizm ise bu boşluğu doldurmak yerine iyice büyütüyor.

 

Yazarın Türkçe basılan kitapları:

“İran, Bir Devrimin Tükenişi” – Olivier Roy ile birlikte, çev: İsmail Yerguz, Metis Yayınları, 2000 (son basım: 2013).
“Allah’ın Yeni Şehitleri / İntihar Bombacıları” – çev: Tülay Duman, Versus Kitap, 2006.

Bunlar da ilginizi çekebilir: