Medyascope.tv

17 Aralık’ın yıl dönümünde Erdoğan-Gülen savaşında son durum: Hasar tespit raporu 11

Yayının deşifresi (hazırlayan Sedat Ateş):

Merhaba, bugün 17 Aralığın yıldönümü. İki yıl içinde Türkiye’de çok şey oldu, özellikle Fethullah Gülen cemaatiyle AKP hükümeti arasındaki savaşta çok büyük gelişmeler oldu. İnişli çıkışlı bir grafik izledik ama bir süredir grafik tek bir yöne doğru gidiyor. Çok net bir şekilde söylemek gerekirse Tayyip Erdoğan’ın lehine, Fethullah Gülen’in aleyhine seyrediyor grafik uzun bir süredir. Görüldüğü kadarıyla da daha bir süre böyle gidecek.

En son 9 Kasım’da Hasar Tespit Raporu’nun onuncu değerlendirmesini yapmıştım, şimdi on birincideyiz. O yorumun başlığı şöyleydi: “İktidar savaşı bitti, Cemaat’i tasfiye süreci başladı.”

9 Kasım’dan bu yana Cemaat’in tasfiyesi sürecinde çok önemli gelişmeler oldu, artık çok daha sert bir şekilde peş peşe operasyonlar düzenleniyor, kaçanlar var kaçamayanlar tutuklanıyor ve sadece birtakım öne çıkmış isimlere değil, Cemaat’in Anadolu’nun dört bir tarafındaki kurumlarına, kuruluşlarına, hastanelere, kliniklere, işadamı derneklerine, her yere operasyonlar var. Kadınlar ve yaşlılar da gözaltına alınıyor. Bir ayrım gözetmeden ilerleyen bir süreç var.

İki senenin bir değerlendirmesine baktığımız zaman nasıl bir sonuç çıkarmak mümkün? Olayın olduğu gün, 17 Aralık 2013’te yazdığım yazının başlığında şöyle bir soru vardı: Kim daha çok kaybedecek? Yani bu savaşın kazananı olmaz, her iki tarafın da kaybettiği bir savaş söz konusu. Ama buradaki sorun kimin daha çok kaybedeceği sorunu demiştim. Şu anda hükümet kanadının, Tayyip Erdoğan’ın pek bir şey kaybetmediği, kaybedenin Cemaat olduğu yönünde bir izlenim var. Bu doğru gibi görünebilir ama şunu rahatlıkla söyleyebiliriz, burada hükümet ve Tayyip Erdoğan da sürekli kayıpta. En fazla kendi kaybının Cemaat’in kaybından az olmasını sağlıyor, Cemaat’e çok büyük darbeler indiriyor. Buradan kısa vadede kazançlı çıkıyor gözükse de orta ve uzun vadede hem AKP’nin hem de genel olarak Türkiye’deki İslami hareketin çok ciddi bir şekilde zarar gördüğü bir savaş söz konusu.

İzleyenler bilir, başından itibaren Cemaat ile hükümet arasındaki savaşın Cemaat içinde bir ayrıma yol açtığına dikkat çekmiştim. Cemaat’in bir sivil kanadı, bir de sivil olmayan kanadı olduğunu, sivil kanadının eğitim, medya, sağlık gibi konularda faaliyet gösterdiğini, sivil olmayan kanadın ise devlet içerisinde, bürokrasi içerisinde, özellikle güvenlik bürokrasisi, ama sadece burada değil ordu da dahil birçok yerde örgütlendiğini ve bunların mevcut resmi hiyerarşinin dışında birtakım hiyerarşilere bağlı hareket ettiklerini söylemiştim. Ve bu sivil olmayan kanadın yol açtığı bir krizden, sivil kanadın da ciddi şekilde zarar göreceğini, aralarına belirgin bir çizgi koyamadıkları takdirde aralarındaki sivil-sivil olmayan ayrımının ortadan kalkacağını söylemeye çalışmıştım. Tabii Cemaat çevrelerinden böyle bir ayrımın doğru olmadığı, böyle bir şeyin olmadığı, kendilerini suçlu göstermeye kalktığım vs. gibi şeyler söyleyenler oldu.

Şimdi gelinen noktada hem ‘Cemaat’in imamı’ olarak tabir edilen birtakım isimlere, hem de Cemaat’in kamuoyu tarafından bilinen sivil şahsiyetlerine yönelik operasyonların yapıldığını görüyoruz. Yani hepsi aynı torbaya konuldu. Üniversite rektörü de burada, gazete genel yayın yönetmeni de, vakıf başkanı da burada; ama aynı zamanda kendilerine birtakım kod isimler atfedilen ve Cemaat’in devlet içerisindeki örgütlenmesini kontrol ettiklerini ileri sürdükleri isimler aynı davalarda, aynı soruşturmalarda beraber yargılanıyorlar.

Sonuç olarak Cemaat kendi içerisinde sivil-sivil olmayan ayrımını net bir şekilde yapmayıp sivil olanı korumaya yönelik adımlar atmayıp, sivil kanadın diğer kanada bir nevi kalkan olmaya çalışması sonucu topyekûn bir saldırıya maruz kalıyor. Bu çok net artık. Bunu ilk başta Cemaat ile ilgili olduğu düşünülen ve gözaltına alınan, tutuklanan polislere yönelik operasyonların ardından görmüştük. Cemaat’in sivil olarak bildiğimiz alanındaki kişiler tarafından çok ciddi bir şekilde polislere sahip çıkıldı. O andan itibaren böyle bir mesafenin, böyle bir ayrımın olmadığını Cemaat bize gösterdi ve sonuçta şu anda Cemaat’in esas temelini oluşturan yapılara yönelik çok ciddi devlet operasyonları oluyor.

Bakın, 28 Şubat’ta da 28 Şubatçılar Gülen Cemaati ve başka cemaatleri de hedeflerine almışlardı ama hiçbir zaman Türkiye’de herhangi bir İslami camianın, cemaatin bu tür sivil yapılarına karşı bu kadar acımasızca ve sertçe gitmemişlerdi, gidememişlerdi. Ama bugün AKP hükümeti, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın öncülüğünde Cemaat’in bütün yapılarına yönelik olarak topyekûn bir savaşı, bir tasfiyeyi yürütüyor. Hatta öyle ki tasfiyeyi yurt dışına da taşımaya çalışıyor. Çünkü biliyoruz ki Türkiye içerisinde zorlanan Cemaat yurtdışında, dünya çapındaki küresel ağıyla bir ölçüde varlığını sürdürebiliyor. Bugün kaçtıkları söylenen kişilerin yurtdışında çok kolay bir şekilde hayatlarını sürdürebildiklerini görüyoruz. Ama AKP hükümeti bunun da ötesinde yurtdışında da Cemaat’e yönelik değişik şekillerde birtakım operasyonlar yapmaya çalışıyor. Kendileri yapamıyorsa yabancı ülkelerde, bulundukları ülkelerdeki yetkilileri Cemaat’e karşı hamle yapmaya teşvik ediyor. Ya da Cemaat’in yurtdışındaki okullarına karşı alternatif okullar kurmaya çalışıyor vs.

Yani şu anda Cemaat’e yönelik çok ciddi bir şekilde bir operasyon yapılıyor. Zamanında AKP dışında başka bir parti, İslamcılıkla alakası olmayan herhangi bir hükümet böyle bir operasyonu yapmaya cesaret edemezdi. Yapmaya kalktığı zaman büyük bir ihtimalle başarısızlığa uğrardı ama şu âna kadar AKP’nin yaptığı bu operasyonlarda hükümet büyük bir sorunla karşılaşmıyor. Bunun en büyük nedenlerinden biri Cemaat’in kendisi dışındaki kesimleri yanına çekememesidir. Yanına çekememesinin nedenlerini Gülen cemaatinden kişilere sorduğumuz zaman insanların korkmalarıyla açıklamaya çalışıyorlar, ama şahsen bunun sadece korkudan ibaret olduğunu düşünmüyorum. Cemaat daha önceki dönemlerde siyasetçilerle, özellikle son dönemlerde AKP iktidarıyla işbirliği yapmakla yetindi, toplumun değişik kesimlerine, hele İslami hareketin değişik cemaatlerine yönelik olarak eşit ilişkiler kurmaya hiçbir zaman yanaşmamıştı. Büyük bir ölçüde devlet imkânlarını kullanarak edindiği güçle kendine uzak olan kesimlere karşı çok mesafeli, hatta sert birtakım uygulamalar yapıyordu. Şimdi bir şekilde bunun bedelini ödediklerini rahatlıkla söyleyebiliriz. Şu anda cezaevlerinde Cemaat ile ilgili olarak bulunan çok sayıda insan var. Gazeteci de var, medyadan insanlar var ve son olarak Can Dündar ve Erdem Gül olayıyla beraber bir basın özgürlüğü meselesi tekrar gündeme gelmeye başladı. Cemaat de cezaevlerinde olan, baskıya uğrayan, kendi medya çalışanlarını da bunun içerisine katarak gidebiliyor. Ancak en son Silivri’deki nöbet olayında da görüyoruz, Can Dündar ve Erdem Gül’den önce cezaevinde Gülen cemaatiyle irtibatlı gazeteciler olmasına rağmen nöbet tutulmuyordu, ama şimdi tutulabiliyor. Yani bir şeyin arkasına takılabiliyor Cemaat, kendisi bir şeyin öncüsü olamıyor. Burada da tabii ki en önemli sorun Cemaat’in daha önceki demokrasi, temel hak ve özgürlükler konusundaki hiç de parlak olmayan karnesi.

Toparlayacak olursak, şu aşamada, gelinen iki yıl içerisinde, hatırlayalım 17 Aralık’ın ilk günlerinde tapeler yayınlanırken estirilen hava o dönem Başbakan olan Recep Tayyip Erdoğan’ın kaçacağı, hatta ülke adı bile veriliyordu, Malezya’ya gideceği ve ülkede çok şeyin değişeceği yolunda bir hava yarattılar. Ve buna bayağı ciddi bir şekilde inandılar. İşin ilginç tarafı o havayı yaratanların, bunu özellikle sosyal medyada vs. taşıyıcılığını yapanların büyük bir kısmı ülkeyi terk etti, ülkeye gelemiyorlar. Böyle bir olay yaşandı. Burada temel mesele: Bir: Cemaat kendi gücünü fazla abarttı, iki: düşman olarak hedef aldığı kesimin gücünü küçümsedi, yeterince kavrayamadı. Yani çok büyük bir hesap hatası yaptı Cemaat ve iki yıl boyunca bu hatanın bedelini çok ciddi bir şekilde ödüyor.

Başından itibaren bunu bir iktidar savaşı olarak gördüğüm için ve benim gibi görenlere yönelik olarak Cemaat çevreleri sürekli bunun hiç de böyle bir şey olmadığını, 17-25 Aralık sürecinin yolsuzlukla mücadele olduğunu ve bunun tamamen hukuki bir süreç olduğunu söylediler. Bir yere kadar belki az da olsa bir inandırıcılığı vardı, ama soruşturmayı yapan savcıların sırra kadem basmalarıyla, yani kaçmalarıyla beraber bu iddia da büyük ölçüde çökmüş oldu. Yani gerçekten bu savcılar bu olayı hiçbir kimseyle bağları olmadan ve gerçekten temiz bir toplum için yapıyor olsalardı kendilerini büyük bir cesaretle savunabilir ve toplumun bir kesimi de onlara sahip çıkabilirdi, ancak kendileri ne zamandan beri ortada gözükmüyor. Hep bunu söylemeye çalıştım, tekrar söylüyorum: Cemaatin AKP’ye ve Tayyip Erdoğan’a saldırmasındaki temel motivasyonun iktidar savaşı olması yolsuzluk iddialarının asılsız olduğu anlamına gelmez ama bu iddiaların inandırıcılığına bakarak Cemaat’in iktidar savaşını, Tayyip Erdoğan’ı tasfiye etme niyetini de görmezden gelemeyiz. Yani burada yolsuzlukla savaş iddiası nedeniyle Cemaat’in demokrasi, temel hak ve özgürlükler vs. gibi konulardaki samimiyetsizliğini görmememiz kesinlikle söz konusu olmamalı.

Evet, 17 Aralığın ikinci yılında on birinci raporu şöyle tamamlamakta yarar var: Cemaati tasfiye süreci son hız ilerliyor. Cemaat sivil olmayan kanadını koruma altına almak için sivil kanadını, yani kendi toplumsal desteğini riske attı ve bunun faturasını şimdi ağır bir şekilde ödüyor.

 

 

Bunlar da ilginizi çekebilir: