Medyascope.tv

Saba Mahmood: “Dinî olanı tekrar düşünmek, laikliği de tekrar düşünmektir”

ABD’li dört öğretim üyesi Wendy Brown, Talal Asad, Judith Butler ve Saba Mahmood’un ortaklaşa kaleme aldıkları “Eleştiri seküler midir? İfade Özgürlüğü, Küfür ve Hakaret” (Is Critique Secular? Blasphemy, Injury, and Free Speech. TürkçesiEleştiri seküler midir?, Kolektif, Çev.: M. Fahrettin Biçici, Açılım Kitap, 2015.)

) adlı kitapta, Danimarka’da bir gazetede yayınlanan peygamber karikatürlerinden yola çıkarak, toplumlarımızda dinin ve laikliğin yeri, tanımı ve algılanması üzerine mahallinde bir diyalog öneriyor.

Fransız gazeteci Joseph Confavreux, Fransa’nın popüler internet gazetesi Mediapart için, kitabın yazarlarından Saba Mahmood ile Paris’te bir söyleşi gerçekleştirdi. 25 Aralık 2015’de yayınlanan söyleşinin orijinalini bu linkten okuyabilirsiniz. Röportajın Türkçe’ye çevirisini Haldun Bayrı gerçekleştirdi.

Saba Mahmood: “Dinî olanı tekrar düşünmek, laikliği de tekrar düşünmektir”

Bazı Müslümanların, Peygamber karikatürlerini kendilerine hakaret olarak algılamasını, teröristlerin eylemini haklı bulur duruma düşmeden nasıl anlamalı? Pakistan kökenli Amerikalı öğretim üyesi Saba Mahmood bizi, ifade özgürlüğüyle inanç özgürlüğünü kafa kafaya tokuşturmaktan kaçınmak için, bizzat laiklik ve din kavrayışını tekrar düşünmeye davet ediyor.

Dinî dünya görüşüyle laik dünya görüşü arasında git gide daha güçlenen bir “farklılaşma” mı oluşuyor ?

Mahmood: Evet, daha yoğunlaşıyor. Ama muhtelif laik tavırlar ve muhtelif dinî tavırlar olduğunu da belirteyim. Bizi bugün bir çıkmaza götüren, laik görüşün kendine özgü bir yorumu ile dinî görüşün kendine özgü bir yorumudur. Hem laik hem dinî açıdan mümkün tavırlar tayfının genişliği göz önünde bulundurulabilse, laik görüşle dinî görüş arasındaki bölünme daha az şiddetli olurdu.

Tarih bakımından laik devlet, dini sadece düzen getirme heveslerinden uzak tutmakla kalmamış, yasa aracılığıyla ona tekrar şekil vermeye de uğraşmıştır. Bu tekrar şekillendirme boyunca, ister Müslüman olsun ister Hıristiyan, sadece dindarların uzlaşmazlığına isnat edilemeyecek gerginlikler ve paradokslar yaşanmıştır. Laiklik, sadece Kilise ile Devlet’in öğretisel ayrılıkları gibi değil, modern duyarlıklar ve yönetim modelleriyle bağdaşır dinin tekrar tanımlanması gibi kavranır. Laik aklın kural koyma iddialarını sorgulamak, dinî aşırılıkçılığın topluma el koymasına yol aralamak anlamına gelmez; inancını yaşama tarzlarında, din özgürlüğüyle ifade özgürlüğünü kafa kafaya tokuşturmaktan kaçınma olanağı sağlayabilecek bir çoğulluğun varlığını hatırlatmaktır.

Saba Mahmood

ABD’nin en önemli üniversitelerinden UC Berkeley’de sosyo-kültürel antropoloji profesörü olan Saba Mahmood, 2013’de Axel Springer Berlin Ödülü’ne layık görüldü.

Dinin “esasen bir seçim meselesi olduğu” fikrinin gerçekte bir önvarsayım olduğuna neden hükmediyorsunuz ?

Mahmood: Dinin her şeyden evvel bir inanç –bireysel inanç– meselesi olduğu ve öncelikle hususî bir tecrübenin söz konusu olduğu yolundaki bu fikir, hayli yeni bir din görüşü teşkil eder. Dinin Protestanca bir kavranışıdır bu; hatta son dönem Protestanlığından çıkan bir kavrayış derdim. Tarih bakımından, din çok başka biçimlerde de telâkki edilmiş ve yaşanmıştır; hem İslam’da hem Hıristiyanlık’ta.

Dini bireysel inanç gibi gören bu bakış, bireylere ve şahısların vicdanlarına odaklanır; bunların çoğu için dinin öncelikle, birey karşısında ağır basan kurumları ve sosyalleşme biçimleriyle bir ortak yaşam tarzı oluşturduğunu umursamaz. İşin alaycı tarafı, dinin bireysel inanç gibi bu kavranışının sadece Avrupa’da değil Müslüman ülkelerde bile hukuk içinde ve hukuk tarafından düzene bağlanmış olmasıdır. Ortadoğu’da Müslüman çoğunluğun bulunduğu çok sayıda ülkede, anayasalar dinin her şeyden önce şahsa mahsus bir inanç olduğu fikrini kabul ederler. Dinin bu kavranışı modern devlet tarafından teşvik edilmiştir, oysa dini yaşamanın başka tarzları da vardır. Dolayısıyla kaide koyucu din kavrayışıyla dinin uygulanma tarzı arasında bir uçurum vardır; Batı toplumlarında da.

Ortak ibadetler üzerinde değil de bireysel inançlar üzerinde ısrar eden bu hâkim din kavrayışı özellikle Avrupa Müslümanları için mi sorun kaynağı ?

Mahmood: Avrupa’da olduğu gibi Müslüman ülkelerde de çok sayıda Müslüman, dini bireysel inanç gibi gören bu kavrayışı benimser. Bir antropolog olarak çalışmalarımın çoğunu gerçekleştirdiğim Mısır’da yürütülen ve vurguyu her kişinin vicdanına yapan mürtedlik (“apostasie”, dinden dönme) davaları bunun bir göstergesidir.

Dolayısıyla, Avrupa’da ve Fransa’da, Müslümanların çoğunun gözünde, dini her şeyden önce bireysel bir iman gibi düşünmenin hiçbir mahzuru yoktur. Mesela örtünmeden yana gerekçelerinin çoğu bu bireysel inanç özgürlüğüne dayanmaktadır.

Dolayısıyla dinin kişisel inanç olduğu yolundaki bu fikir, Hıristiyanlarda olup Müslümanlarda bulunmayan bir şey değildir kesinlikle. Ama sadece İslam’da değil Yahudilik ve Hıristiyanlık’ta da bulunan ve bu din görüşüyle pek uyuşmayan başka din kavrayışları bulunuyor. Mesela ortodoks Yahudilik, kaşer yemek, giyinme tarzı ve bazı ritüeller hususunda ısrarcıdır… Kişisel iman, muayyen sayıda ibadet ve davranışların, ya da bazı kurumların, özellikle de okulların aksatılmamasından ayrı düşünülemez. Hıristiyan ve laik toplumlarda bile, dini sadece bir inancı içsel olarak benimsemek gibi kavramayan başka biçimler vardır.

Önceki kitabınız “Dindarlığın Siyaseti”nde (“Politique de la piété”, Éditions La Découverte), bedeniyle özümseme (“incorporation”) sorununa vurgu yapıyordunuz: Üzerine araştırma yaptığınız Mısırlı kadınlar, dinî öznelliklerini beden yoluyla –ve bedensel ibadetlerin tekrarıyla– azar azar oluşturmuşlar. Özel alanda kalanla onun kamusal dışavurumunu birbirinden ayırmanın İslam’da daha zor olduğu anlamına mı geliyor bu ?

Mahmood: Bu kitaptaki meramım, modern laik toplumlarımızın nasıl, içsel olarak hissedilenle dış tezahür arasındaki, imanın mahremiyetiyle kamusal dışavurumu arasındaki bağı çözmüş olduğunu göstermekti. Bağların böyle çözülmesi, bu toplumlarda dinîlik nazarında benimsenecek normal tavır olarak takdim edilmektedir. Oysa ne varolan tek kaidedir bu, ne de mümkün tek kaidedir. Bağların böyle çözülmesi, kendi mahremiyetiyle dış dünyayı temasa geçirmenin birçok yolundan biridir. Antropolog olarak ben şahsiyetle ilgileniyorum, bireyle değil. Dolayısıyla dışsallıkla içselliğin birbirine bağlı olmaması varsayımının nasıl özel bir şahsiyet kavrayışı yansıttığını görmekle çok ilgileniyordum.

İçsellikle dışsallık arasındaki ilişkinin başka kavrayışlarını tasarlamak, hem bazı dinî ibadetleri –bilhassa İslam’da– daha iyi anlamayı sağlar, hem de İslam’ın bu hususta bir özgüllüğü olduğu fikrinden koparır. Aksi takdirde mesela nasıl olup da bir dövüş sanatının, bir pratik tekrarı aracılığıyla bir içsellik edinmeyi gerektirdiği  anlaşılamaz. Bir şahsiyetin, şu geleneği veya bu uygulamayı takip etmeden önce zorunlu biçimde zaten burada ve tamam olduğunu düşünme eğilimindeyiz. Kişinin de böylelikle ancak ne ise onu dışavurduğunu düşünüyoruz…

Oysa tam da olmak istediğiniz kişi haline gelmek için muayyen sayıda uygulamayı takip etmek de mümkündür. İç ile dış arasındaki bu karmaşık diyalektik, hem Mısırlı kadınların örtünerek imanlarını derinleştirmek istemelerini, hem de dövüş sanatlarına başlangıçta kas geliştirmek için gelmiş sporcuların farklı değerler benimsemelerini açıklamaktadır…

Önce bir Danimarka dergisinde, sonra da Charlie Hebdo’da yayımlanan Peygamber karikatürleri davasından hangi dersleri çıkarıyorsunuz? Bu karikatürler dindar Müslümanlar’ı neden bu kadar sarstı?

Mahmood: Antropolog olarak, Peygamber karikatürlerinin, karikatüristlere karşı girişilen şiddet hareketlerini yine de desteklemeyen kimselerde açtığı yaranın tabiatıyla ilgilendim. Hissettikleri hakaretin tabiatı nedir? Çok sayıda söyleşi okuyup kendim de yaparken, –Müslümanların sadece bir kısmını temsil eden– dindar ve ortodoks Müslümanların Peygamber’in şahsına özel bir bağlılıkları olduğunu anladım; öyle ki Peygamber’e edilen bir küfür, onların kendi şahıslarına ve şahsiyetlerine de edilmiş bir küfür oluyordu. Bu yüzden o insanların şiddet hareketlerine giriştiği anlamına gelmez bu; fakat ortodoks Müslümanların Peygamber’i örnek almaları, Hz. Muhammed’e karşı bir saldırıyı, müritlerine de karşı bir saldırı gibi görmelerine sebep olur.

Karikatürleri sadece bir peygamber temsili gibi görmekle yetinirsek, ortodoks Müslümanların onun şahsı nezdinde, bedenen özümsemekten daha yakın bir ilişkiyi onun temsiliyle nasıl kurabildikleri iyi anlaşılmamaktadır. İfade ettiği anlam zamanla değişmiş olan efkaristiya’yla bir yakınlık kurulabilir. Ortaçağ döneminde dindar kul tam anlamıyla Hz. İsa’nın tenini ve kanını “yutuyordu”. Ekmek ve şarap Hz. İsa’nın bedenini simgelemiyorlardı, Hz. İsa’nın bedeniydiler. Bu azar azar değişti ve harfiyen anlaşılmasından, ekmek ile şarabın Hz. İsa’nın yerini aldıkları bir görüşe geçildi.

İslam’ın Peygamberi’ndeki süreç aynı değildir, çünkü Hz. Muhammed tanrısal değildir. Diğerleri gibi bir beşerî varlıktır. Ama onun gibi olmayı isteyecek derecede yapıp ettikleri taklide çalışılan örnek bir modeldir. Dikkat! Bu karşılaştırma, günümüzdeki ortodoks Müslümanların hâlâ Ortaçağ’da yaşadıkları ve budala oldukları anlamına gelmez… Öncelikle imanını yaşamanın bir başka şeklini gösterir; şayet anlamak istiyorsak bir arkaizme indirgemememiz gereken ve bazen çok karmaşık bir düşünce tarzı olan bir başka geleneği gösterir.   

Dindar birey ile Hz. Muhammed’in teşkil ettiği örnek çehre arasında böyle bir ilişki olmasından ötürü doğacak manevi yara, onu hedef alan bir küfrün, adaletin kurumsal biçimleri ve hukuk çerçevesinde ele alınıp çözülmesinin zorluğunu açıklamaktadır. Bence bu küfür biçiminin mahkemelerin yetki alanına girdiğini ve ırkçı hakaretler ile nefret kışkırtmasıyla kıyaslanabilir olduğunu ileri sürmeyi deneyen Danimarkalı ve Avrupalı Müslümanlar, Peygamber’in de tıpkı örtünme gibi, ya da İslam hilâli gibi, sadece özel bir topluluğun simgesi olduğu hükmüne vararak gerçekte hakaretin asıl tabiatını, dolayısıyla da yankısını dönüştürmüşlerdir. Fakat şeyleri bu şekilde görme tarzı, yarayı kavrayış tarzını ve onun yaratabileceği tepkileri değişikliğe uğratır.

Küfür (blasphème) mefhumu sizce neden karikatürlerin Müslüman müminlere yaşattığı hakaretin ölçüsünü karşılayamaz?

Mahmood: İki nedenle. İlki, küfrün bir dinin içinde düşünülmesi ve karikatüristlerin Müslüman olmamalarıdır. İkinci neden ise, tarihte Peygamber’in çok sayıda portresinin yapılmış olması ve bunun müminleri her zaman yaralamamasıdır. Bunun Peygamber’in bir temsili olmasının sorun çıkardığı fikri bana hatalı görünüyor. Küfür nitelemesi, yapmamak gerekenin söylenmesi için dinî veya dinî olmayan yasayı kullanır. Söylenebilecek, yazılabilecek ya da resmi çizilebilecek hiçbir şeye sınır konulmaması gerektiği hükmünde olan ifade özgürlüğü ilkesinin tam tersidir. Bu iki konum, kültürel ve toplumsal olan bir sorunu halletmeyi denemek için yasanın katı diline atıfta bulunurlar.

Ama günümüzdeki zorluk, “İstediğiniz her şeyi yapabilirsiniz, hatta Müslüman azınlıklara hakaret bile edebilirsiniz” demekle de, “Müslümanlara hakaret etmek anlamına geleceği için Peygamber’in karikatürü asla yapılamaz” demekle de çözülemez artık. Sorunları ne dine hakaretin yasaklanması, ne de bağlamın bilincine varmadan mutlak ifade özgürlüğü çözecektir. Sadece yeni sorunlar yaratırlar.

Avrupa’daki antisemitizmi/Yahudi aleyhtarlığını düşünürseniz, Yahudilere karşı tavırları değiştirme imkânını sağlayan, sadece yasalar olmamıştır; bunun yardımı olmuşsa ve yasalar elzemse de… Sadece yasanın dili olmayan, kültürel, siyasî ve etik bir dil bulmak gerekmiştir. Yahudi-aleyhtarlığına karşı mücadelenin yolu eğitimden ve mesela Yahudi aleyhtarı bir karikatür ile dinî bir gelenek hususundaki mizahı ayırt etmek için geniş bir kitlenin bu sorunlara duyarlı kılınmasından geçmiştir. Müslümanların hoşgörüden ya da dinleri üzerine mizahtan âciz oldukları fikri bütünüyle yanlıştır ve 20. yüzyılın başında Yahudiler hakkında anlatılanları hatırlatmaktadır. Bu cins sorunları halletmek için yasanın yeterince hareket alanı bulunmamaktadır.

Dolayısıyla sadece bizi hiçbir şekilde etkilemeyen alelâde farklılıklar için değil, sahici farklılıklar için de karşılıklı hoşgörü ve saygının dayatılması gerekir. Sizi etkilemeyen bir şeye karşı hoşgörülü olmak kolaydır. Ama sizi etkileyen bir şeye karşı hoşgörülü olmayı başarmak gerekir. Bunu da hem Müslümanlar veya Hıristiyanlar, hem de laikler için söylüyorum. İnanma, düşünme ve yaşama biçimleri arasında hakiki farklılıklar varken, karşılıklı saygıya dayalı bir topluluğu mümkün kılmanın kavgasını nasıl vermeli?

Eğitim ve medya önemlidir, ama sinagoglarda, camilerde, kiliselerde ve tapınaklarda bir araya gelmek de gerekir; dinî olmayan etkin kültürel kurumlar ve aynı masanın etrafında toplanıp hem kendi tavırları, hem de paylaşılan bir dünyaya ulaşma iradeleri hususunda taviz vermeyen kimseler gerekir. Sivil toplum düzeyinde inşa edilmelidir bu. Eğitim ve medya araçları hâlâ çoğu zaman haddinden fazla Devlet’in elindedir; oysa sivil toplumun –sendikaların, gençlik derneklerinin, spor cemiyetlerinin, vb.– ve karşılıklı etkileşim içinde harekete geçen yurttaşların kaynakları olmaksızın bu iş becerilemeyecektir.

Fransa’da İslamofobi terimi tartışma yaratıyor; çünkü bazıları bunun meşru bir din eleştirisi olduğunu düşünürken diğerleri de bunun maskeli bir ırkçılık olduğunu ileri sürüyor. İlerici ya da muhafazakâr olmalarına bakılmaksızın birçok Avrupalının gözünde, Müslümanlar ırkî değil dinî bir grup oldukları için ırkçılığa konu teşkil edemezler; ırkçılığın sadece bir biyoloji meselesi olmayıp ayırt edici kültürel ve dinî özellikler taşıyan gruplara da yönelebileceğini ileri sürmek mümkün olsa bile… Dinin bireysel bir inanç gibi kavranışında kalmamızla alâkası var mı bunun? Çünkü bu kavrayışa göre, aslına bakarsanız inanç değişebilir, ama deri rengi değiştirilemez…

Mahmood: Şimdi biri çıkıp da: “Ben Anti-semit/Sâmi-aleyhtarı değilim, Yahudi fobisiyle/Judeofobiyle yetiniyorum” dese, ne düşüneceğimizi tahayyül etmek ilginç olabilir. Bugün Yahudilik’ten nefret etme fikrini Yahudi halkından nefret etme fikrinden ayıramayız; özellikle de Avrupa tarihi ve Yahudilerin ırklaştırıldığı Nazizm nedeniyle. Fakat Nazizm tarafından ırklaştırılmadan önce Yahudilerin dinî zemin üzerinde anti-semitizmi tecrübe etmiş olduklarını hatırlamak gerekir. Bugün Müslümanlar’ın da, başlangıçta dinî olan temeller üzerinde Yahudilerin ırklaştırılma tarzına benzer bir süreçle ırklaştırılmalarından çekiniyorum.

Koşullar elbette farklı olsa bile bu tarih nazarında bugün Müslümanlarla beraber vuku bulana bakmak zorundayız. Tek tek her şeyi karşılaştıramayız, fakat tanıdık manzaralar buluyoruz. Müslümanlardan nefretin ırkçılık olmayacağına inandırmak için bunun “basit” bir din eleştirisi olduğu söylenerek İslamofobi kullanılıyor. Ve Müslümanlar özleştirilerek karikatürize ediliyor.

İnsanların dinlerini seçebileceği ama deri renklerini seçemeyecekleri fikrine gelince; halkların çoğunluğu için doğru değil bu. Bu bireysel seçim fikrine dayanan ve alaycı bir tarzda dinî meselelere burnunu sokmadığı iddiasında olan laiklik, gerçekte halkın sadece bir kesimini ilgilendiren çok özel bir din anlayışını dayatıyor.

Irk da bizatihi bir inşadır; bir Beyaz ile bir Siyah arasında DNA farkı bulunmamaktadır. Siyahlarla Beyazlar arasındaki toplumsal bölünmeler toplumsal olarak inşa edilmişlerdir; çünkü biyolojik ya da bilimsel özel nitelikleri bulunmamaktadır. Bu anlamda, bir Siyah da bir Müslüman kadar ne olacağını seçemez; çünkü onun şahsındaki özel bir niteliğe bağlı değildir bu; çatışmalar kadar, özleştirici önyargıları dağıtma olanakları da bulunan, içinde yaşadığı toplumun inşa ettiği bir şeye bağlıdır. Dininden ve kültüründen yine de vazgeçmeksizin Müslüman statüsüne indirgenmemek nasıl mümkün olur?

Durumun artık farklı olduğunu söylemek isteyen bazılarının ileri sürdüğü gerekçe, 21. yüzyılın başında eylemlerini İslam adına üstlenen teröristler olmasına karşın, 20. yüzyılın başında Yahudilik adına üstlenilen terörist eylem bulunmamasıdır. Bütün dinlerin, geçmişte ya da halen, kendi aşırılıkçıları olduğu iyi biliniyor; fakat İslam’ın şimdi içinde bulunduğumuz durumunun, sadece dinî olmayıp siyasî ya da jeopolitik nedenlerden de ötürü, bir kısmının terörizme elverişli bir zemin oluşturduğu bir anda değil miyiz?

Mahmood: Halihazırda İslam’ın ruhuyla ilgili bir çarpışmanın yaşandığı muhakkak. Müslüman aşırılıkçılığının konjonktürel sebepleri de var, yapısal sebepleri de; fakat her şeyden önce, içinden fondamantalist çıkaran tek geleneğin İslam olmadığını belirtmek gerektiği gibi, işlenen cinayetlerin İslam adına üstleniliyor olmasının bu cinayetlerin İslam geleneğine bağlı oldukları anlamına gelmediğini de hatırlatmak gerekir.

Hıristiyan aşırılıkçıları Amerikan kürtaj merkezlerine karşı şiddet hareketlerine giriştiklerinde, sorunun Hıristiyanlık’ta değil, onun sadece bir yorumunda olduğu düşünülür. Mesihçi İsrailliler tarafından Filistinlilere karşı cinayetler işlendiğinde, sorunun Yahudilik olduğu ve bu dinin özü itibariyle fondamantalist olduğu söylenmez. Fakat başka yorum olanaklarına kapıyı kapatmak pahasına, İslam için bu söylenir.

Taliban, El Kaide ya da IŞİD, İslam’ın içindeki küçük bir azınlıktan ibarettir ve Müslüman olmayanlardan ziyade Müslümanları öldürürler. Dolayısıyla bunların varlığını mümkün kılmış olan koşulları sorgulamalıyız. Bir akademisyen olarak, onlarla mücadele etmek için onları neyin dürtmüş olduğunu anlamak gerektiğini düşünüyorum. Başlıca üç etken saptıyorum. İlki devletlerin çöküşü; Afganistan ya da Irak’taki gibi. İkincisi, listenin başında ABD bulunan, ama iyi bir yerinde de Fransa’nın görüldüğü, silah satışlarıyla beslenen savaş mekanizması. Üçüncü etken ise, önce her tür siyasî ve ekonomik evrimin önünü tıkayan diktatörlükleriyle Ortadoğu’da, fakat Avrupa’daki Arap kökenlilerin bir kısmı için de geçerli olan yurttaşlık krizi. IŞİD’in uğursuz dehası, Ortadoğu ve Avrupa’daki bu çifte yurttaşlık krizini birbiriyle bağlantıya sokmuş olmasıdır.

Bütün bunlar bu gruplara karşı mücadele tarzıyla güçlenir. Benim ülkem Pakistan’da, insansız hava aracı saldırılarının nasıl birçok kimseyi Taliban saflarına katılmaya ittiğini görebilmişimdir. Sadece IŞİD’in elindeki bölgelere yapılan bombardımanlar zemininde bir cevabın aynı sürece yol açmasından korkuyorum.

Aşırılıkçılara karşı mücadelenin önceliği İslam’ın içinde bulunmamaktadır; Ortadoğu’nun bir kısmını etkileyen o yurttaşlık krizini halletmek için Suriye’de, Yemen’de ya da Irak’ta siyaseten içerici ve işleyen devletlerin yaratılmasındadır. Avrupa Müslümanlarının çok küçük bir bölümünü oluşturan ve IŞİD’in cazibesine kapılması muhtemel Avrupalı devşirmeler bakımından ise, dindar ve Müslüman da olsalar onlara toplumun siyasî ve ekonomik yaşamında bir pay verilmesi elzemdir.

Başka türlü söylersem; Judith Butler, Wendy Brown ve Talal Asad ile yazdığımız kitap, “Devlet hangi rolü oynayabilir?” sorusunu dile getirmek için bir denemedir. Kendini sadece polisiye ve hapsedici bir güce indirgemeden hangi rolü oynayabilir? Devletin taşıdığı laik gelenek, başının çaresine bakamayanların ekonomik ve toplumsal olarak cezalandırılmalarını meşrulaştırmak için değil de, içinde yaşadıkları Avrupa ülkelerinde bombalar patlatmak istemeyen kahir Müslüman çoğunluğuyla çatışmalı da olsa hakiki bir diyalog başlatmanın bir yolu olarak nasıl kullanılabilir?

Bu diyalog zor sorulara dayanmaktadır. Evet, Müslümanlar Peygamber karikatürlerinden derinlemesine müteessir olmuşlardır. Elbette onları yasaklamak için bir sebep değildir bu. Ama karşılıklı bir saygıya erişmek için, niçin ve nasıl kendilerini hakarete uğramış hissettiklerini anlamak gerekir. Bunu Fransa’daki aydınlar ve sol için bir hodri meydan çağrısı gibi görüyorum.

Charlie Hebdo saldırısı Peygamber karikatürleri davasını okumanızda değişikliğe yol açtı mı?

Mahmood: Evet. Karikatürlerin eleştirisi ile karikatüristlere karşı kabul edilemez şiddeti birbirinden ayırmanın önemini tekrar doğruladı gözümde. Fakat karikatürlere yöneltilmesi mümkün bir eleştiriyi ifade edince, bunu söylemek hiç de teröristlerin hareketini haklı göstermekten ibaret olmasa da, otomatik bir biçimde teröristlerin sempatizanı haline gelmediğiniz bir alan yoksa, ortak bir geleceğin nasıl tasarlanabileceğini göremiyorum.

Bu kitapta, karikatürlerin bence İslamofobik olmadıklarını, böyle düşünenlerin yanıldıklarını, bu karikatürlerin nasıl modern devlet tarafından düzenlenen özel bir laiklik ve din görüşünün parçası olduğunu anlamadıklarını söyleyerek gerekçelendirdim bunu.

Ama Peygamber çizimi yayınlarının uzun tarihine bakmaya başlayınca, bu çizimlerin sürekli bir biçimde ve ısrarla İslamofobik olma tarzları karşısında şaşkına döndüm. O zaman 19. yüzyılda Fransızlar ve Almanlar tarafından çizilmiş Yahudi karikatürlerini incelemeye başladım. Ve hiç beklemediğim halde karşılaştığım hakiki benzerliklere afalladım kaldım. Bu karikatürlerde Yahudilere atfedilen, yaşam tarzı, iş, giyim ya da yüz hatları gibi niteliklerin hepsi, Fransız devletine karşı dürüstlük noksanlıkları ve muhtemel ihanetleri sonucuna varmaya yöneltiyordu.

Bugün Müslümanlar için de aynı fikirle karşılaşıyoruz: Takiye kokan davranışları, camiye gitmeleri, örtünme şekilleri… Bütün bunlar pek de umursanmayan dinî bir alışkanlıklar bütününün göstergesi gibi algılanmakla kalmayıp, Cumhuriyet’e karşı muhtemel bir ihanetin belirtisi gibi görülmektedir. Buna çok dikkat etmek gerektiğini düşünüyorum; çünkü teröristler de tam olarak Müslüman Fransızları Cumhuriyet’ten koparmak ve kendi tasarılarında yakıt olarak kullanmak istiyorlar.

Bunlar da ilginizi çekebilir: