Medyascope.tv

David Graeber: “Bürokrasi yüzde 1’in çıkarlarına hizmet ediyor”

Kuzey-Amerika’daki liberter düşüncenin teorisyeni ve Occupy Wall Street hareketinde başı çeken isimlerinden antropolog David Graeber, “Bir serbest pazar ekonomisini sürdürmek için 14. Louis’nin mutlak monarşisinin bin katı kırtasiye gerekir” diyor. Bu tespitten yola çıkan anarşist antropolog Graeber, “bürokratik kapitalizm”in yeni bir eleştirisinin ana hatlarını çiziyor.

Fransa’nın popüler internet gazetesi Mediapart, Joseph Confavreux ve Jade Lindgaard’ın David Graeber ile gerçekleştirdiği söyleşiyi 1 Ocak 2016’da yayınladı. Söyleşinin orijinalini bu linkten okuyabilirsiniz. Röportajın Türkçe’ye çevirisini Haldun Bayrı gerçekleştirdi.

Bürokrasi yüzde 1’in çıkarlarına hizmet ediyor

“Günümüzde bürokrasiden pek bahsedilmiyor. Buna karşılık 20. yüzyılın ortasında, özellikle de 60’lı yılların sonu ve 70’li yılların başında, herkesin ağzında bu sözcük vardı,” diye saptıyor David Graeber, “Bürokrasi” başlıklı kitabının girişinde (“The Utopia of Rules: On Technology, Stupidity, and the Secret Joys of Bureaucracy”, Melville House, 2015).

Borç üzerine yazdığı ve yüzbinlerce satan kitabıyla (“Debt: The First 5000 Years”, Brooklyn, N.Y. 2011, Melville House) ünlenen anarşist antropoloğa göre, bürokrasinin adının anılmaması, ona bağlı sorunların ortadan kalkmış olmasından değil; devletle karıştırmıyorsak, “yaşamımızın tüm yönlerini belirlemesi”ne rağmen buna “alışmış olmamız ve artık bürokrasiyi düşünmenin içimizden gelmemesi”ndendir.

Nitekim, David Graeber’ın ileri sürdüğüne göre, “Bir serbest pazar ekonomisini sürdürmek için 14. Louis’nin mutlak monarşisinin bin katı kırtasiye gerekir.” Antropolog hatırlatıyor: “İngiliz liberalizmi kamu bürokrasisinin erimesine yol açmadı, tam aksini yaptı: Özerk bireyler arasında bir serbest sözleşmeler dünyasının liberal rüyasını mümkün kılan hukukçular, zabıt kâtipleri, müfettişler, noterler ve polis komiserleri yelpazesinin sürekli yayılmasına yol açtı.”

Burokrasi

Mesele, 1960 ve 1970 yıllarında kapitalizme karşı dövüşen solun taşıyıcısı olduğu anti-bürokratik bireycilik dilinin, “her toplumsal meseleye ‘pazar çözümleri’ talep eden bir sağ tarafından, artan bir yırtıcılıkla” devralınmış olmasıdır. Bu hareket karşısında, “klasik sol, eski refah devletinden artakalanı kurtarmayı denemek için acınası bir artçı kavgası vermek durumunda kalmıştır. Devlet’in icraatını daha ‘etkin’ kılma mazeretiyle, kamu hizmetlerinin kısmî özelleştirilmesini ve bizzat bürokratik idare yapısında ‘pazar ilkeleri’nin, ‘pazar teşvikleri’nin ve pazara dayalı diğer ‘sonuçtan sorumlu kılma usûlleri’nin git gide artan bütünleşmesini onaylamıştır – çoğu zaman hızlandırmıştır da.”

Antropolog için bütün bunlar bir “siyasî felaket”e götürmektedir, çünkü “her toplumsal mesele karşısında, radikal solun çözümleri neredeyse her yerde düpedüz dışlanmıştır; ‘ılımlı’ solun çözümleri ise, değişmez bir biçimde, bürokrasinin en beter unsurlarıyla kapitalizmin en beter yönlerinin kâbusvâri kaynaşması haline gelmiştir.”

Dolayısıyla David Graeber’ı izleyince, “nihaî hedefi kâr biçimiyle zenginlik çıkarmak olan, kural ve yönetmeliklere boğulmuş tek bir varlıkta kamusal ve özel gücün tedrici kaynaşması”na tanıklık etmekteyiz. Nitekim ona göre, “serbest ticaret ve serbest pazar, gerçekte dünya çapında idarî yapılar yaratılması anlamına gelir”, oysa “gelirlerden çıkarılan kârların bir kısmı, uzmanlığa dayalı ya da serbest mesleklerden ayrıcalıklı bileşenlere yönlendirilmekte veya şirketlerde kırtasiye meraklısı yeni bürokrat tipleri yaratılmasına hizmet etmektedir”, ki bu da önceki bir makalesinde kınadığı, “–stratejik vizyon koordinatörü, insan kaynakları danışmanı, hukuk analisti, vb. gibi– yapay ve bâriz biçimde anlamsız, uydurma meslekler”i teşvik etmektedir; “üstelik bu mevkilere getirilenler de şirkete hiçbir şey katmadıklarını gizliden gizliye bilirler.”

David Graeber’ın teşhis ettiği bu bürokratik kapitalizme getirilecek bir sol eleştiri nasıl olurdu? Paris’e uğraması vesilesiyle ondan aldığımız bazı cevaplar şunlar:

Hükûmetlerin aldıkları kararlarda çoğu zaman özel çıkarlar etkili olmasına rağmen, son kitabınızda bürokrasiye saldırıyorsunuz. Düşman o mu sahiden?

Graeber: Hiç kimse düzenleme yapmak istediğini iddia etmiyor ama, gerçekte yaptıkları tek şeyse daha fazla düzenleme! Düzenleme yapmama fikri aslında ne anlama geliyor? Düzenlemeleri kaldırmak değil, yeni biçimlerini yaratmak anlamına geliyor. Mesela ABD’de, havayolu şirketlerindeki “düzenlemeleri kaldırdılar.” Somut olarak, birkaç küçük oligopol arasındaki rekabetin idaresi sisteminden, çok sayıda şirketin rekabete sokulmasına geçildi. Daha sonra telefon ve iletişim teknolojilerindeki düzenlemeleri kaldırdılar; sonra da sıra bankalara geldi. Bu alanda, birbiriyle rekabet halindeki çok sayıda küçük şirketten, az sayıda oligopolün rekabet ettikleri sisteme geçildi.

Gerçekte “düzenlemenin kaldırılması” her anlama gelebiliyor. Bu sözcüğün özünde bir anlam yok. Düzenlemenin kaldırılmasından söz edildiğinde, aslında düzenlemeler sistemini kendi işine geldiği şekilde değiştirmekten söz ediliyor. Yani çoğu zaman bazılarının daha fazla para kazanması için bu. Kapitalizmin bugünkü işleyiş biçimi tam olarak bu: Birileri yararlansın diye kuralları değiştirmek. Siyaset git gide enikonu sermaye gelirinden kâr elde edip, aynı sermayeye daha da fazla gelir temin eden yeni kurallar yerleştirmek amacıyla siyasî yapıları etkilemek için bu kârın kullanılmasından ibaret bir hale geliyor!

David-Graeber-009

David Graeber (12 Şubat 1961 doğumlu) Amerikalı antropolog ve anarşist militan; Kuzey-Amerika’daki liberter düşüncenin teorisyeni ve Occupy Wall Street hareketinde başı çeken isimlerindendir. New York Times’a göre Anglo-Sakson dünyanın en etkili entelektüellerinden biri olan ve 2005’te Yale Üniversitesi’nden ayağı kaydırılan David Graeber, halen London School of Economics’te öğretim üyesi.

Bugün sizi niçin araştırma konusu olarak bürokrasi –buram buram 60’lı yıllar kokan o terim– ilgilendiriyor ?

Graeber: Halk sınıfları neden sol partiler yerine sağ popülist partilere oy vermeye yatkın? Çünkü somut baskı tecrübeleri bizatihi kapitalizmden ziyade bürokratlardan, bütün işi yoksulları dertlerine yanmaya itmekten ibaret olan herkesten geliyor. İşin alaycı tarafı şu: sağ ne kadar reform yaparsa bürokratlar da o kadar artıyor. Kınamak gereken bir kısır döngü bu. Anti-bürokratik sol eleştiri için muazzam bir potansiyel var.

Biz [Occupy Wall Street hareketi, ed.notu] yüzde 1 ve yüzde 99’dan söz ettiğimizde muazzam bir yankı uyandırdı. Yüzde 1 sadece bir ayrıcalıklılar sınıfı değil; bir sınıfın iktidarına da işaret ediyor bu. Bu yüzde 1, seçim kampanyalarında adaylara en çok para veren ve ekonomik büyümenin yararlarının çoğunu istifleyenler. Bu da bir tesadüf değil. Bugün kapitalizm git gide daha az, klasik Marksist açıklama uyarınca, ücretlerden artıdeğer çıkarılmasıyla işliyor; ve git gide daha çok borçla, borçla ilgili kesintiler ya da  gecikme zamlarıyla doğrudan artıdeğer çıkararak işliyor. Bütün bunlar hükûmetin koyduğu kurallarla kararlaştırılıyor. Özetle, yüzde 1’i oluşturanlar paranızı alıyor ve bu parayı kendilerine daha çok kâr getirecek yasaları yazsınlar diye siyasetçilere veriyorlar.

Sorun bürokrasi mi, yoksa kapitalizmin onu sahiplenme biçimi mi?

Graeber: 19. yüzyılda, imparatorluk zamanında Büyük Britanya büyük bir kapitalist güçtü ve serbest ticaret retoriğini ciddiye alıyordu. Kapitalist şirketler nispeten ufaklardı; çoğu aile şirketiydi. 20. yüzyılda ABD’de ve Almanya’da başka bir sistem yerleşti: Yüksek düzeyde bürokratikleşmiş bir şirketler kapitalizmi. ABD bürokratik kurumlar yarattı: IMF, Dünya Bankası, Birleşmiş Milletler. Daha önce bunlarla eşdeğer hiçbir şey yoktu. Bu büyüleyici.

Amerika kendini, düzenlemesiz bireyciliğin ülkesi olarak görüyor, oysa inanılmaz bir biçimde bürokratikleştirilmiş bir toplum. Ve bu bürokratik rejim türünü dünyanın artakalanına dayatmış. Küreselleşme karşıtı hareketler Dünya Ticaret Örgütü, IMF ve Dünya Bankası hakkında bunu vurgulamışlardır ve insanlar keşfettikleriyle dehşete düşmüşlerdir.

Ama sorun bu bürokrasinin bizatihi varlığı mı, yoksa büyük şirketlerin avukatları veya lobicileri sayesinde çıkarlarını savunmak için daha fazla imkânları olması mı? Her şeyden önce bir güç dengesi oyunu değil mi bu?

Graeber: Bu bürokrasi kendini yerleştirenlerin çıkarlarına hizmet edecek şekilde tasarlanmış. Refah Devleti’nin 1940, 1950 ve 1960’lı yıllardaki serpilip gelişme devrinde bürokrasiyi halkın tarafına geçirmek için bir deneme oldu. Ama sadece boş bir umut olarak kaldı bu. Bürokrasi ve Refah Devleti sol tarafından yaratılmadılar; kökeninde, Bismarck gibileri tarafından, iktidar icrasının halk tarafından yürütülmesini engellemek için dikey bir yapı olarak yaratıldı. Bunları açık bir biçimde toplumu kendi hesabına çalıştırma yolları olarak tanımlamıştır: “Dürüstlüklerini sağlamak için onlara bir şeyler vermek lâzım” diye.

Refah Devleti kurumlarının çoğu –mesela sağlık sigortası ya da kamu kütüphaneleri– halk hareketleri ve sendikalar tarafından yaratılmışken, hükûmetler onların bu örgütler tarafından yönetilmesine izin vermemişlerdir. Dikey bürokratik sistemler aracılığıyla yüklenmişlerdir onları. Sorun, bu idare erki bir bırakıldığında, artık geri alınamamasıdır. İşlerin neredeyse askerî bir dikey karar sistemi uyarınca idare edilmesini bir kabullendiğinizde, oyunu kaybetmişsiniz demektir. Neo-liberalizmin çelik gibi yasasıdır bu: Daima daha fazla düzenleme ve bürokrat yaratır. Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonraki on yıl boyunca, memurların sayısı yüzde 20 artmıştır.

Solun suçu mu bu?

Graeber: Hayır, ama budalaca davranmıştır. Sol, bürokrasiyi savunması gerektiğini düşünerek kendi tuzağına düşmüştür; oysa bürokrasi gerçekte git gide daha fazla sağın çıkarları hizmetinde hareket etmektedir. 1960’lı yıllardaki radikal militanlar (hippiler, sitüasyonistler…) bürokrasiye çok sert ve haklı bir eleştiri yöneltiyorlardı. Onlara göre, bürokratik kurumlarla işleyen toplumsal demokrasi, faşizmden ya da devlet sosyalizminden o kadar da uzak değildi.

Ama bugün durum bütünüyle değişti. Sağ, eski solcu eleştiriyi kendi hesabına geçirdi. ABD’de Cumhuriyetçi Parti, Obama’nın sağlığa erişim reformunu devlet sosyalizminin ve faşizmin bir biçimi olmakla itham ediyor. Sol ise bürokrasiyi savunuyor. Halbuki, bürokrasideki sorunlarımızın çoğuyla bankamızla ilişkilerimizde karşılaşıyoruz.

Bilgisayarınızı tamir ettirmek için Apple’a gidip de idarî soru fişleri, bitmek bilmeyen kuyruklar ve telefonda beklemeler cehennemine düştüğünüz vakit, bunun bürokrasi olduğunun hiç kimse farkına varmıyor. 20. yüzyılın başında Kafka tarafından tasvir edilmiş olan bütün bu idarî çılgınlık, bugün gündelik yaşamımız. Oysa hiç kimse bunun bürokrasi olduğunu düşünmüyor, zira bürokrasi fikri hep hükûmet fikriyle birleştiriliyor.

Ama bürokrasisiz bir demokrasi hayal edilebilir mi peki? Umumî menfaatin savunulmasını temin etmek için idareye ihtiyacımız var…

Graeber: Evet, doğru. Ama elli sene önce, bugüne nazaran yapılan işin yüzde 5’i kırtasiye idi. Bugün dünyanın o zamankinden daha karmaşık olduğunu zannetmiyorum. Öğretmenlik yapmak yirmi ya da elli yıl önceden üç misli daha mı karmaşık? Aynı şey, yalnız şimdi bunun idaresi için on misli insan gerekiyor. Her şeyin bireysel düzeyde idare edilemeyeceği doğru: Mesela organ bağışı. Fakat yararlı olmayı sürdürdüğü işlevleri daha iyi belirlemek için bürokrasinin elzem olmadığı fikrinden yola çıkmak gerekiyor.

İnsanların doğrudan demokrasi biçimleri yaratarak doğrudan eylemle yaptıkları, bürokrasiye bir alternatif örneğidir. ABD’de ya da İngiltere’de yararlı olacak tek bürokrasi biçimi, olmayan bürokrasidir: Tıbbî evveliyatınızın arşivi, mesela. Bürokrasinin çekici kısmı, gayri-şahsî bir sistem olmasıdır.

İki yıl önce, fabrikalarını başka bir yere taşımak isteyen mal sahibine karşı grevde olan, Marsilya yakınındaki Fralib fabrikasını ziyaret ettiniz. Ne öğrendiniz orada?

Graeber: Şirketin içinde karar alma ve işletme hususundaki tüm ara işlevleri tahlilimi çok etkileyen bir tecrübe oldu bu. “Bullshit jobs” ya da “uydurma meslekler” üzerine metnimde yararlandım bundan.

Neden şirketler hiçbir şey yapmıyor görünen kimseleri istihdam ederler? Fralib’lilerin açıkladığına göre, geçmişte fabrikalarında istikrarlı bir üretkenlik ve ücret artışı yaşanmış. Sonra durmuş bu. Üretim sahalarına yeni teknikler ve yeni makineler getirdiklerinde, önceki gibi ücret artışından yararlanamamışlar. Bunun yerine, işverenleri git gide daha fazla kadrolu memur istihdam etmiş.

İlk başta iki tane varmış: insan kaynakları sorumlusu ve şef. Sonra 7, 8, 9 kişi… takım elbiseli olan ve işçilerin etrafında dolanıp duran kimseler. Yapacak pek işleri yokmuş. Dolayısıyla, çalışanları gözlemlemeye, gözlemeye, değerlendirme sistemleri yaratmaya koyulmuşlar ve, sonunda, fabrikanın Polonya’ya taşınmasını önermişler. Kim bu insanlar? Çalışan değiller. İş idaresiyle (management) uğraşıyorlar. Rantın kârını tekrar dağıtmanın bir biçimi bu: Şirket zengin; o kadar çok para kazanıyor ki, onlara verecek hakiki işi olmaksızın bütün bu insanları işe alıyor.

Kitabınızda “diplomania”yı (diploma düşkünlüğünü) kınıyorsunuz. O da nedir?

Graeber: Uygulamalara değil de belgelere bakarak bir değer yaratma örneğidir bu. Uygulama üzerinde öğrendiğiniz bilgiler bugün kâğıtlarla geçerlik kazanmak zorunda. Kütüphaneciler gayrişahsî usûllerin yerleşmesi sebebiyle mesleklerini yeniden öğrenmek zorunda kaldılar; bu yüzden tekrar okula gittiler, krediler aldılar… Şifacılık sanatını ya da gazeteciliği icra etmek için, aniden, size bir diploma gerekiyor.

Mali ve bürokratik kapitalizmle bağlantılı bir ruh haline tekabül ediyor bu. Değerin kâğıtlardan, idarî belgelerden gelmesi fikri. Bir tür fetişleştirme. Şayet fakirseniz, sosyal yardım alabilmek için bazı koşullara uymak ve çok sayıda kâğıt doldurmak gerekiyor; ilettiğiniz bilgileri de birilerine havale etmiş oluyorsunuz. Orta sınıftansanız, kendinizi ve diğer meslektaşlarınızı değerlendirmekle geçiriyorsunuz zamanınızı… Dolayısıyla değerimizin sınıflandırılmamızdan geldiği fikri var; beraberinde de değerimizi yarattığını düşündüğümüz devasa bir belgeler ve soru fişleri zinciri geliyor; oysa yaratılan, zorakiliktir.

David Graeber’ın Türkçe’ye çevrilen kitapları:

Anarşist Bir Antropolojiden Parçalar”, çev: Bengü Kurtege-Sefer, Boğaziçi Üniv. Yayınları, 2012.
Tersine Devrimler – Siyaset, Şiddet, Sanat ve Hayalgücü Üzerine Denemeler”, çev: Aslı Esen, Everest Yay, 2014
Borç – İlk 5000 Yıl“, çev. Muammer Pehlivan, Everest Yay, 2015