Medyascope.tv

Olivier Da Lage: Suudi rejimi gözünü kararttı

Suudi Arabistan’da Şii muhalif Nemr Bakır en-Nemr’in 3 Ocak Pazar günü idam edilmesinin ardından, Tahran’daki Suudi Arabistan Büyükelçiliği saldırıya uğrayıp yakıldı, buna bağlı olarak İran ile Suudi Arabistan arasında gerginlik had safhaya vardı. Anlaşıldığı kadarıyla bu idamlar bölgedeki gerginlikleri daha da artıracak ve Suriye’den Yemen’e uzanan, bu arada Irak ve Lübnan’ı da içine alan bölgedeki mezhep gerginliklerini hızlandıracak. “Suudi Arabistan’ın Jeopolitiği” (Géopolitique de l’Arabie saoudite, Complexe, 2006) kitabının yazarı, gazeteci Olivier da Lage yaşanan bu süreci “Suudi rejimi gözünü kararttı” başlığı ile özetliyor. Orient 21’de yayımlanan, Da Lage’ın kaleme aldığı ve çevirisini Haldun Bayrı’nın yaptığı yazının orjinalini bu linkten okuyabilirsiniz:

Suudi rejimi gözünü kararttı

Mayıs 2015’te küçük ilan verilerek işe alınan Suudi cellatların faaliyetsizliği fazla sürmedi. Demek ki krallığın on iki farklı şehrinde 47 idam mahkûmunun cezalarının 2 Ocak’ta aynı anda infazını gerçekleştirmek için bu takviye gerekiyormuş. Bu kitlesel infazların daha önce tek bir örneği yaşanmıştı: 9 Ocak 1980 günü, iki hafta süren ve yüzlerce ölüme neden olan Mekke’deki Harem-i Şerif işgalinin üzerinden iki ay geçmeden, aralarında önderleri Cuheyman el Oteybi de bulunan 63 âsi, Arabistan’ın sekiz şehrinde ahali önünde kafaları kesilerek idam edilmişti. İnfazların değişik yerlere dağıtılmış olması, rejim için bu idamların, cezalandırmaktan ziyade, idam edilenlerin girmiş oldukları yola meyledebilecek kullarına ibret aldırmak açısından önemli olduğunu gösteriyordu. Riyad’ın aylardır alenen üstlendiği “terörizmle savaş”ın sarsılmaz karakterini gösterme amaçlı 2 Ocak infazları için de aynı şey geçerli. Resmî haber ajansının bildirdiğine göre, infazlar on iki ayrı hapishanede vuku buldu; dördündeki mahkûmlar kurşuna dizildiler; diğer sekiz hapishanede ise kafaları kesildi.

Bu da bir sürpriz değildi: 23 Kasım 2015’te, İçişleri Bakanı Veliaht Prens Muhammed Bin Nayif’e yakın olan ve onun demir yumruğu altında yönetilen günlük gazete “Okaz”, elli kadar “terörist”in infazının eli kulağında olduğunu haber vermişti.

Suudi Arabistan’ın terörizme getirdiği yasal tanımın çok geniş bir eylem yelpazesini kapsadığı bir gerçek. Sadece El Kaide ya da IŞİD cihadcıları değil söz konusu olan; daha geniş biçimde, Suudi monarşisine muhalif herkesi kapsıyor. Şubat 2014’te müteveffâ Kral Abdullah’ın ilan ettiği yeni bir yasa[1], “siyasî sistemi zayıflatmayı ve krallığın şerefine halel getirmeyi hedefleyen” ya da ateizm propagandası kapsamına girebilecek her faaliyeti “terörizm” diye niteliyordu. Bir Suudi mahkemesi de, 2011’de düşük yapmış olan “Arap Baharı” esnasındaki Suudi Şiilerinin sokağa dökülmesinde önemli bir rol oynayan Şeyh Nemr Bakır en-Nemr’i Ekim 2014’te ölüm cezasına bu yasayla mahkûm etmişti.

Rejime karşı ayaklanmaların görüldüğü ve krallıktaki Şii nüfusun (toplam nüfusun yüzde 10’a yakını) çok büyük çoğunluğunun yoğunlaştığı bölge, esas olarak doğu vilayeti. Aslında 2010 sonundan itibaren Katif bölgesinde, özellikle de el-Avamiye ilçesinde karışıklıklar yaşanagelmişti. O zamandan beri, yabancı medyanın neredeyse genel ilgisizliği altında el-Avamiye, kitle gösterileri, tutuklamalar, polise saldırılar ve halkın üzerine gerçek mermilerle ateş açıldığının görüldüğü gizli bir ayaklanmayla sarsılıyordu. Tırmanmakta olan ve bölgesi çok belirgin bu Şii intifadasının kesin bilançosu bilinmiyor; ama beş yıl boyunca onlarca ölüme sebep olmuşa benziyor.

MUHALİFLERE KARŞI UZUN ZAMANDIR UYGULANAN AYRIMCILIK

Krallığın 1932’de Abdülaziz Bin Suud tarafından kurulmasından beri, Şiiler ayrımcılığa tâbi tutulmaktan haklı olarak yakınmaktadır. Doğu vilayetinde düzenli aralıklarla isyan hareketleri görülür; bunlar 1979 Sonbaharı’nda, kısmen İran’daki İslam Devrimi’nin zaferinin etkisiyle doruk noktasına çıkmıştı. Kral Fahd (1982-2005) oğlunu bu bölgeye vali atamıştı; her ne kadar ayrımcılık son bulmamışsa da, önemli inşaat ve altyapı yatırımları sayesinde bölgedeki azgelişmişlik diğer Suudi vilayetlerine nazaran azalmıştı. Daha sonra, 1990 yıllarında siyasî bir diyalog belirir gibi olmuş ve sürgündeki bazı liderlerle 1993’te bir anlaşmaya varılmıştı. Şeyh Hasan el-Saffar’ın da içinde bulunduğu bu liderler ülkeye dönmüş ve Meclis eş-Şura’ya bir avuç Şii atanmıştı. Daha sonra, 2000’li yılların başında, İran’la ilişkilerin normalleşmeye başladığı sırada bazı açılımlar mümkün görünmüştü. 2003’te Veliaht Prens –ve fiilî yönetici– Abdullah’ın himayesinde, krallık tarihinde ilk olarak Sünni ve Şii sorumlularla bir ulusal diyalog konferansı düzenlenmişti[2]. Fakat bu açılımın başarısızlığa uğraması, vaatlerin buharlaşması ve İran’la ilişkilerin bozulması, Şii cemaatinde bu açılımlardan hiçbir şey ummayanların düşüncesini teyit etmekten başka bir işe yaramamamıştı.

Uzlaşmaz tutumunda ısrarcı davranıp rejimle müzakereyi reddeden, bu nedenle de 2010-2011 muhalefet hareketi sırasındaki siyasî sürecin başarısızlığa uğramasıyla radikalleşmiş Şii gençliğinin bağrına bastığı Şeyh Nemr Bakır en-Nemr’in durumu buydu. Bununla birlikte, rejimin iddialarının aksine, bir şiddet eylemine karıştığına dair hiçbir kanıt getirilmemişti. Riyad’da görevli diplomatların aktardığına göre, hükûmetlerine, gösterilerden sonra idama mahkûm edilen Şiilerin cezalarının infaz edilmeyeceğine dair güvence verilmişti[3]. Göründüğü kadarıyla, Riyad’daki iktidarın zirvesinde başka bir mantık baskın çıkmış.

Rejimin yarı-resmî sözcüleri hemen sosyal ağlarda, bu infazların Şii-Sünni gerginliği bağlamında yorumlanamayacağını, çünkü idam edilenler arasında Şii’den çok Sünni bulunduğunu söyleyerek teminat vermişlerdir.

SÜNNİ DÜNYANIN “JANDARMA”SI

Suudi Arabistan vatandaşı Şiiler içinde güçlü bir desteği olan Nemr en-Nemr çapında siyasî muhaliflerin öldürülmesinin siyasî sonuçlarını kestiremeyecek, ya da bu infazların bölgesel sonuçlarını küçümseyecek kapasitesizlikte oldukları zannını yayarak Suudi yöneticilere hakaret etmeyeceğiz. Tahran bu konuda ayağını denk almasını Suudi Arabistan’a çok önceden bildirmişti. Şaşırtıcı olmayan bir biçimde, İran, Irak ve Lübnan Yüksek Şii Konseyi Suudilerin açıklamasına hemen hiddetle tepki gösterdiler. İran Dışişleri Bakanlığı sözcüsü, Şeyh Nemr’in idam edilmesinin Suudi Arabistan’a “pahalıya mal olacağı”nı bile belirtti. Haber derhal, nüfusun çoğunluğu Şii olmasına karşın bir Sünni monarşisi tarafından yönetilen küçük komşu Bahreyn’de Suudi aleyhtarı gösterilere yol açtı[4]. Irak’ta Ayetullah Muhammed Bakr el Sadr’ın Saddam Hüseyin rejimi tarafından asılmasından sonra, Nisan 1980’de Bahreyn’i ve Suudi Arabistan’ın doğu taşrasını alevlendiren Şii ayaklanmalarını hatırlatan bir durum.

Bununla birlikte Suudilerin cihadcılarla dövüşme kararlılığının tekrar bir alevleniyor gibi olduğu da doğru. Bunun nedeni daha ziyade, hem Arap Yarımadası El Kaidesi (AQPA/AYEK) hem de IŞİD’in Suud ailesine alenen savaş ilan etmiş olmaları; hal böyle olunca onlara karşılık vermekten başka yol kalmıyor. 14 Aralık 2015’te, davet edilmeyen İran’ın ve Irak’ın içinde bulunmadığı 34 ülkeden oluşan bir “anti-terör koalisyonu”nun alelacele açıklanmasını da bu çerçevede anlamak gerekiyor. Kaldı ki Arabistan tarafından koalisyonda adı zikredilen üç ülke (Pakistan, Lübnan ve Malezya), şekillenmesi ve işleyiş biçimi hayli bulanık görünen bu koalisyona katıldıklarından haberdar edildiklerini düpedüz yalanlamış durumdalar[5]. ABD başta olmak üzere, aylardır Arabistan’a IŞİD cihadcılarına karşı mücadelesini yoğunlaştırması için baskı yapan Batılı ülkeler, Riyad’ın bu koalisyonun oluşturulduğunu açıklaması karşısında bilhassa ketum davrandılar. Üstelik Suudiler, Yemen’de Husilere karşı yürüttükleri saldırıda, Şiilere karşı duydukları husumetle aralarında bir bağ kurulan AQPA/AYEK’in faaliyetlerine göz yumuyor, hatta bunların yaygınlaştırılmasını teşvik ediyorlar.

Tıpkı Arabistan’ın Yemen’de Mart 2015’ten beri sürdürdüğü ve 6 bin kişinin ölümüne yol açan savaş gibi, 2 Ocak infazları da, uzun süre düşünülüp olgunlaştırılmış bir projeden ziyade, bir cezalandırma mantığına icâbet ediyor gibi. Riyad yetkilileri İran’a karşı kararlılıklarını göstermek, Sünni dünyanın liderliğine soyunmak ve Amerikan stratejik vesayetinden çıkmak istiyorlar. Veliaht Prens ve İçişleri Bakanı olan Muhammed Bin Nayif ile Veliaht Prens Naibi ve Savunma Bakanı Muhammed Bin Salman’ın temsil ettikleri genç nesil, ülkelerinin inisiyatif aldığını ve artık sadece savunma konumunda kalmakla yetinmeyeceğini kanıtlamak istiyor.

KRALLIĞI BEKLEYEN KARANLIKLAR

Peki. Ya sonra? Halihazırda Suudi Arabistan’ın Yemen’de savaş-sonrasına siyasî bir yaklaşımı olduğunu gösterir hiçbir emâre yok. Aynı şekilde, Şii muhalefetin içinde itibar gören bir yöneticinin öldürülmesi nasıl bir siyasî hedefe tekabül eder? Suud Ailesi Şii azınlığa bir çıkış sunmakta mıdır? Yoksa Suudi stratejisi, onu “İŞİD’in Başarılı Olanı” (The New York Times, 20 Kasım 2015 — Bkz. Medyascope.tv, 14 Aralık 2015) gibi gören Cezayirli yazar Kamel Daoud’u haklı çıkarma pahasına, Yemen’de bitmek bilmez bir savaşı sürdürmek ve kendi krallığında Şii azınlığa karşı sürekli bir baskı yürütmekle mi sınırlı?

Yemen’deki savaşı Muhammed Bin Salman’ın yürüttüğünü kayda geçmek lazım. Cihadcılara karşı mücadele ise, 2000’li yılların başında İslamcı ayaklanmaya karşı kararlılıkla dövüşen, hatta kendisine yaklaşmayı başaran bir El Kaide militanının intihar saldırısında ölümden kılpayı kurtulan, bu yüzden de Amerikan yönetimi tarafından büyük takdir gören Veliaht Prens Muhammed Bin Nayif’in alanıdır. Yemen’deki savaşın ve bu yılbaşı infazı gerçekleştirilen kalabalık idamların küçücük de olsa açıklayıcı bir parçası, 80 yaşını geçmiş Kral Salman’ın bir ayağı çukurdayken, ülkenin ihtiyaç duyduğu güçlü adam olduğunu kanıtlamaya uğraşan bu iki Muhammed arasındaki sessiz rekabette bulunabilir mi?

Akaryakıt üretimini artırarak geniş ölçüde katkıda bulunduğu petrol fiyatlarındaki önemli ve kalıcı düşüşten sert bir biçimde etkilenen krallık, toplumsal barışı petrol parasıyla satın alarak rejimin hep kaçınmaya uğraştığı toplumsal hoşnutsuzluğa yol açma pahasına, benzeri görülmemiş katılıkta kemer sıkma önlemleri[6] alınacağını bildirdi.

Kemer sıkma ve toplumsal bunalım, yoksulluk, Yemen bataklığı, Şii azınlığının yabancılaşması… Şu yıl başlangıcında Suudi Arabistan’ın önü epey karanlık. Bu iddialaşmalardan üstte çıkmak için Riyad’daki yöneticilerin yürüttükleri politika ise, olgunlaştırılarak düşünülmüş bir stratejiden ziyade, gözünü karartmış birinin yaptıklarını andırıyor.

[1] “Saudi Arabia: New Terrorism Regulations Assault Rights”, hrw.org, 20 Mart 2014.

[2] Alain Gresh, “Kaléidoscope saoudien”, Le Monde diplomatique, Şubat 2006.

[3] “Saudi Arabia to execute more than 50 terrorists, say reports”, The Guardian, 27 Kasım 2015.

[4] Bu emirlikte 2011’deki demokratik bir başkaldırı, esas olarak Suudiler’in üstlendiği bir askerî müdahaleyle bastırılmıştı.

[5] “Saudi Arabia Launches 34-State Coalition Against Extremist Militants”, The World Post, 15 Aralık 2015.

[6] Fabrice Nodé-Langlois, “En déficit, l’Arabie saoudite est contrainte à l’austérité”, Le Figaro,29 Aralık 2015.

Bunlar da ilginizi çekebilir: