Medyascope.tv

Akademisyenler bildirisini imzaladığı için görevinden uzaklaştırılan Yrd. Doç. Halil İbrahim Yenigün ile söyleşi

Yayının deşifresi (hazırlayan Sedat Ateş):

RŞ: Şu anki durumunuzu bir özetler misiniz? Şu anda soruşturma var hakkınızda…

Yenigün: Evet, hakkımda üniversitenin başlatmış olduğu soruşturma var. Soruşturma bitinceye dek görevden uzaklaştırılmış durumdayım. Yani şu anda üniversiteme göremiyorum. Öyle bir noktadayım.

RŞ: Ne dersi veriyordunuz orada?

Yenigün: Orda, siyaset felsefesi benim esas alanım aslında, etik dersi, siyaset felsefesi dersi, siyaset bilimine giriş dersi ve Ortadoğu’ya giriş dersi veriyordum.

RŞ: Dört yıldır galiba.

Yenigün: Dört yıldır üniversite mezunuyum. Bir buçuk yıldır da, şu anda dördüncü dönemi tamamlamıştım galiba, evet, yardımcı doçent olarak görev yapmaktayım.

RŞ: ABD’den doktoralısınız diye biliyorum.

Yenigün: Evet, doktoram Virginia Üniversitesi’nden.

RŞ: Ne üzerineydi?

Yenigün: Siyaset teorisi.

RŞ: Çok sayıda imza var, soruşturmalar, gözaltına alınanlar var. Ama sizin durumunuzu bir istisna kabul etmek gerekir. Bir kere siz Türkiye İslami hareketinin önde gelen isimlerinden birisinin oğlusunuz. Ben 1985 yılında gazeteciliğe ve İslamcılık çalışmaya başladığım zaman bir Metin Yüksel’i bir de babanız Sedat Yenigün’ü duydum. Onun öyküsünü kısaca bir bilmeyenlere hatırlatalım mı? 1980 Temmuzunda galiba katledildi.

Yenigün: Evet, 5 Temmuz 1980 günü İstanbul Fatih’te Akşemseddin Caddesi’nde bir berber dükkânında suikastçılar marifetiyle öldürüldü. Yaralı olarak hastaneye kaldırıldı, hastanede akşam sekiz civarında can verdi.

RŞ: Kimin vurduğu belli mi?

Yenigün: Faili meçhul. Faili meçhul cinayet olmaya devam ediyor. Henüz bu konuda herhangi bir şey yapılmış değil.

RŞ: Öğretmendi değil mi?

Yenigün: Öğretmendi. Yazar ve aktivistti. On kadar yayında düzenli yazıyordu. İstanbul Kültür Ocağı (İKO) onun önde gelen figürlerinden biriydi. Oradaki gençlere ağabeylik ediyordu. Aynı zamanda o zamanki Akıncı gençlere ağabeylik ediyordu. Onları kültürel anlamda yönlendirmeye çalışıyordu.

RŞ: Yani Milli Görüş hareketiyle irtibatlıydı.

Yenigün: Yoktu. MTTB içerisinde bulundu. MTTB’den sonra 1970 seçimlerinde MTTB’yi kendisi ve arkadaşları olarak daha inkılabi diyelim, öyle bir çizgiye çekmeye çalışıyorlardı. O şekilde seçimlere girmişlerdi fakat orada barınamamışlardı seçim sonrasında. Ayrılıp kendi mecralarını bulmuşlardı. Bunun dışında 1976 yılında çıkan Tevhid, Hicret, Şûra gibi dergiler ve en çok da kendisinin çok fazla katkıda bulunduğu İslami Hareket dergisinin yazarlarındandı.

RŞ: Sonuç olarak Türkiye’de yakın dönem İslami hareketin en önemli, en önde gelen figürlerinden birisi ve biraz önce baktım Cumhurbaşkanı Erdoğan da zamanında Başbakanken yapılmış bir röportajda babanızı tanıdığını söylüyor, saygıyla bahsediyordu.

Yenigün: Zaten MTTB’ye yolu düşmüş hemen herkes bir şekilde babamın emek verdiği kimse oluyor. Çünkü MTTB’de önce orta öğrenim komitesinde, ’69 yılında yine faili meçhul diyeyim şehit düşen Mustafa Bilgi var, onun çok yakın arkadaşı. Ondan hemen sonra o görevi üstleniyor. Ondan sonra basın yayın kültür müdürlüğünü üstleniyor, 72-73 yıllarında Milli Gençlik adıyla MTTB’nin daha önce çıkmakta olan yayın organını çıkarmaya tekrardan başlıyor. Orada şu anda ön planda olan Abdullah Gül’den Ali Bulaç’a, Şükrü Karatepe’ye birçok ismin ilk yazılarını bulabiliyoruz. Ondan sonra ’76 yılında oradaki birikim Düşünce Dergisi’ne, sonrasında da diğer bahsettiğimiz dergilere taşınıyor. O zaman zarfında zaten MTTB’ye yolu düşen hemen herkes bir şekilde babamın birlikte olduğu, emek verdiği insanlar olmakta. Erdoğan babamın birkaç dönem aşağısında yaş bakımından. İmam Hatip’te Mustafa Bilgi esasen onun ağabeyiydi. O İmam Hatip’teydi. Orta öğretimden başlayan bir emeği var onun üzerinde.

RŞ: Siz babanız vurulduğunda herhalde çok küçüktünüz?

Yenigün: Ben iki yaşındaydım. Babama ait bir hafızam yoktur. Ben babamı daha çok bir pazılı birleştirmek gibi birleştirdim kafamda. Onun günlükleriyle hemhal oldum. Aynı zamanda tabii ki çok velut bir yazardı, şu an aslında üstüme düşen bir iş var, onun yazılarını derlemek. Çıkan bir kitabı var, o kitaptakiler çok eksik, belli bir kısmı var. Fakat birkaç kitaplık bir yazı malzemesi var. Hem o günkü siyasi duruşuna şahitlik etmesi bakımından, hem de aynı zamanda onun fikri gelişimini göstermesi bakımından çok önemli. Çünkü çok önemli bir durum vardı, babamın 67 yılında bulduğum günlüğünde şu ifade geçer: Bundan sonra hayatımı milliyetçiliğe adayacağım.

RŞ: Milliyetçiliğe?

Yenigün: Evet, aynen böyle. Ve 1979 yılında bulduğum günlüklerinde şu ifade geçiyordu: şu gençliği milliyetçilik sapkınlığından nasıl kurtaracağız? Aslında 67 yılıyla 79 yılı arasındaki o 12 yıllık dönüşüm benim için her zaman Türkiye İslami hareketinin dönüşümünü, doğuşunu, yani aslında İslamcılığın Türkiye’de yeniden doğuşunu anlatan dönem olarak geçiyor. Ve ben onun hayatını izlediğim zaman aslında büyük bir dönüşümü izlemiş olduğumu fark ettim zaman içinde.

RŞ: Şimdi de bir dönüşümün, çok sert kaçabilir belki ama kurbanı oldunuz sanki. Yanılıyor muyum?

Yenigün: Olabilir. Bu noktada şöyle bu mevzu dahilinde çok fazla babam ile birlikte gündeme getirilmiş olmak benim çok arzu ettiğim bir şey değildi, o şekilde oldu. Kimisi bunun üzerinden olumlayarak, kimisi bunun üzerinden bir hain gibi, hani babama da ihanet etmiş gibi göstererek hareket etti. Hani bir mirasa ihanet etmiş gibi gösterdi. Beni tabii onlarla ilgili zamanında şeyler söylemiştim. Geçen yine bir arkadaş paylaşmış, bu Martin Luther King yaşasaydı ne olurdu gibi animasyonlar var, şimdi bu Hrant Dink yaşansaydı gibi tekrar ediliyor. Hani böyle bir Sedat Yenigün yaşasaydı gibi bir ifade birçok insanın ağzına sakız olmuş durumda. Tabii bu çok spekülatif bir şey. Onlara hepten direnmekte olan bir insanım ama zaten şöyle bir vaka var, hani biz bu yaşa geldiğimiz 35 yıl olmuş, hani bir faili meçhulden bahsediyoruz ve bütün eş dostu, bütün emek verdiği insanı, milletvekilleri, artık bürokratlar, devletin tepesindeki bütün insanlar bir şekilde bununla hemhal olmuş insanlar ve bu dava faili meçhul olmaya devam ediyor. Böyle bir durum var. Aslında manzarayı kendisi söylüyor, ondan sonra insanlar bana şunu söylüyorlar; sen babanın mirasına ihanet ediyorsun. Kimin aslında sadık kaldığı…

RŞ: Burada aslında babanın mirasına ihanet ediyorsundan ziyade, kişisel görüşümü söylememe izin verin, Sedat Yenigün’ün mirasına birisi ihanet ediyor gibi, ben öyle algılıyorum. Size söylenenleri çıkartabiliyorum. Siz söyleyince, aslında şaşırtıcı bir şey, bu kadarı da fazla dedirtebilecek bir şey. Ama normalde, bu hareketin içerisinden geçmiş insanların, sonuçta bir sembol ismin mirasına, geride bıraktıklarına karşı daha hassas olması gerekir. 1000 küsur kişinin olduğu bir olayda hemen görevden uzaklaştırılan birkaç kişiden birisinin Sedat Yenigün’ün oğlu olması bence çok manidar.

Yenigün: Evet.

RŞ: Neyse o meseleyi kapatalım. Siz Kürt değilsiniz…

Yenigün: Hayır değilim.

RŞ: Ve İslami hareketin içerisinde, Mazlum-Der yöneticisisiniz halihazırda değil mi?

Yenigün: Evet, MYK üyesiyim.

RŞ: Yani siyasi olarak duruşunuzla İslami camianın içerisindesiniz?

Yenigün: Evet.

RŞ: Ve bu bildiriye imza attınız ve ısrarlara rağmen geri çekme gibi bir şeye yönelmiyorsunuz ve duruşunuzu koruyorsunuz.

Yenigün: Aynen öyle.

RŞ: Nedir olay? Niye buna imza attınız ve bütün bu baskılara rağmen neden, yani işinizi kaybetme tehlikesi var vb.

Yenigün: Bir kere bu geri çekme konusundaki markajları ben çok saygısızca buluyorum. Sanki biz ne okuduğunu, ne yazdığını, ne düşündüğünü bilmeyen insanlarız da “Aman pardon bir kusur oldu, ben okumadım, okuyamadım” falan gibi sözlerle geri çekeceğiz. Hani zaten düşüncenin, fikrin, kanaatin şu an savunulma günleri. Bu olay aslında ne söylendiğinden ziyade düşünebilmenin ne kadar mümkün olabileceği üzerine verilen bir mücadele, bunu ifade ediyor benim için. Onun dışında tabii ki çekme benim için söz konusu olamaz. Bunun dışında ifade ettiğim bir şey vardı, ben her iki taraftan da, anne tarafından da, baba tarafından da gayet Türk olan bir etnik kökene sahibim. Bu aslında imza atmamın daha çok sebebi oldu, buna engel değil aslında buna bir sebep oldu. Kürt olmadığım için aslında buna imza attım. Kürt olsam bu kadar rahatlıkla atamayacaktım, bunu da söyleyeyim. Türk olduğum için attım çünkü ben bununla “Benim için öldürme!” mesajı vermeye çalıştım. Hatırlarsanız 2011 yılında aynı adla, “Benim için öldürme!” adıyla Kürtler arasında PKK’ya dönük böyle bir kampanya başlamıştı. Aslında oradaki ruhu ben burada bulduğum için imzaladım. Dediğim gibi, Kürt olsaydım belki bu kadar rahat imzalayamayacaktım. O zaman şunu da söyleyecektim; evet burada PKK’ya da bir şeyler söylemek gerekiyor, bizim onlara çağrımız olmalı. Hatta belki şunu belki de şunu düşünecektim, Kürt akademisyenler varsa onlar da böyle topluca böyle bir girişimde de bulunabilir diye önerim olabilirdi belki ama ben hiçbir surette Kürtler adına konuşamam, öyle bir haddim yok. Yani Kürt hani PKK’yı eleştirsin de diyemem, öyle bir noktada değilim. Ben sadece kendi adıma bu devlet kendisini Türk Ulus Devleti olarak adlandırmışsa ki buna çok taraftar olduğumu söyleyemem, herkesin eşit vatandaş olduğu bir devlet tahayyülü içerisinde bulunuyorum, öyle bir tahayyül arzuluyorum. Herkesin vatandaşlık tahayyülü içerisinde eşit bir yer bulabildiği bir Türkiye hayal ediyorum, bu bağlamda ben bir şekilde Türk vatandaşı olarak doğmuşsam bu memlekette ve kendimi bu bakımdan imtiyazlı hissediyorsam, onların sahip olmadığı birtakım imtiyazlar bana verilmiş, ben bunları talep etmedim, aslında bu şekilde hak da etmedim bu şekilde, onlarla ben eşit vatandaşlığı hak ediyorum, daha fazlasını istemiyorum zaten. Ben böyle bakıyorum.

RŞ: Rejideki arkadaşlar hazırlamıştır belki onları, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çok sert sözleri oldu, bir değil, iki değil, üç değil, dört değil ve bir zamanlar hani Fethullah Gülen cemaatine, yani paralel yapıya söyledikleri kadar bir yoğunlukla vs. hedef gösteriyor çok net bir şekilde. Yani olayın, imzacılara karşı atılan adımların birinci dereceden öznesi Cumhurbaşkanı Erdoğan değil mi? Bu siyasi bir strateji mi, siz nasıl görüyorsunuz?

Yenigün: Evet, şimdi sıra bize gelmiş gibi görünüyor. Bizim her birimizin Gülen cemaatine karşı eleştirilerimiz olmuştu. Benim çok sert oldu. Ben şahsen Fatih Üniversitesi’nde asistanlık yaptığım sıralarda oradaki başörtüsü mücadelesini örgütlemeye çalışıyordum aynı zamanda bir kısım arkadaşlarımla birlikte. Erkek-kadın birlikte çalışıyorduk. Benim o mücadele içerisinde olduğumu bilen bilir zaten bir taraftan, ama şimdi mevcut olan durum başka bir durum, bunun da farkındayız. Yani 2008-2009 yılları arasında Gülen cemaatine karşı olan sivil tavırla şu anki tavırlar arasında bir mahiyet farkı var. Aynı şekilde şu anda yeni bir aşamaya girilmiş gibi gözüküyor, ben bunu böyle değerlendiriyorum. Bu yeni aşamada şu an akademinin ne kadar kalabildiyse artık, hani kalan o ufacık özgürlük alanı da bitirilmeye çalışılıyor diye düşünüyorum. Burada iş aslında bildirinin muhtevası şu ya da bu değil, şu an sıra yeni bir sanki tasfiye gelmiş görünüyor. Ondan dolayı aslında dirençli olmak gerekiyor.

RŞ: Burada epey bir tasfiye bekliyor musunuz? Türkiye’nin Batı’yla ilişkileri, biliyorsunuz Türk-Amerikan ilişkileri, Türkiye-Avrupa ilişkileri vs. ve gelen tepkiler sadece akademisyenlerden değil, diplomatik çevrelerden de, Ankara’daki ABD Büyükelçisi bu konuda açıklama yaptı. Bütün bunlara rağmen olabilir mi böyle şeyler, büyük bir tasfiye?

Yenigün: Şimdi açıklamalar yapılıyor, evet bunlar oluyor ama bunu arzu etmezler, bunu da söylerler. Ama tekrar söyleyeyim, zaten biz kesinlikle hani bildiriye imza atan herhangi bir insan sanmıyorum böyle dışarıdan yönlendirilen insanlar olsunlar veya onlar üzerinden bu işleri başarmaya çalışıyor olsunlar. Mevzu da o değil zaten, ama şunu da görebiliriz Türkiye’ye birtakım şeyler söylerler ama işin nihayetinde Türkiye onlar için mültecilere karşı bir tampon bölgedir, aynı zamanda Türkiye’yle birtakım işleri vardır, bölgede birtakım politikalar için hani bu IŞİD de olur başka politikalar da olur, onlar için Türkiye’ye biçilen bir rol vardır ve Türkiye aynı zamanda bir yatırım alanıdır, büyük bir nüfustur ve Türkiye’de iyi kötü halkın seçimiyle başa gelmiş bir iktidar vardır. Onlar arzu ettiklerinden çok daha azına razı olabilirler. O yüzden bu konuda çok da iyimser değilim.

RŞ: Peki, siz İslami hareket içinden geliyorsunuz, babanız onun sembol bir ismi, bu havzada büyüdünüz, yetiştiniz. Yurt dışında okudunuz ama okuduğunuz konular da siyaset bilim ve bildiğim kadarıyla İslamcılık üzerine de akademik çalışma yapıyorsunuz. İslamcılık düşüncesi ve dolayısıyla Türkiye’deki İslami hareket üzerine de çalışıyorsunuz. Hem içerdesiniz, hem de bir akademisyen olarak bakıyorsunuz. Şimdi bu anlattığınız, konuştuğumuz olaylar, akademisyenlere yönelik devletten gelen manevra vs. şu bu. Ya da başka olaylar, ya da Kürt sorunundaki şeylere bağlı insanlar. İçerde ve dışarıda bunu bir İslamcılıkla açıklamaya çalışıyorlar. Yani işte burada bir iktidarın İslamlığıyla, İslamcı olmasıyla. Bu konuda siz nasıl bakıyorsunuz? Yani bütün bunlar, yaşananlar, Adalet ve Kalkınma Partisi, son döneminde özellikle ortaya çıkan konular İslamcılıkla açıklanabilir mi, neyle açıklanabilir?

Yenigün: Hatırlarsanız, siz daha iyi takip etmişsinizdir o süreçleri, 2000’lerin başları 90’ların sonlarında Erdoğan’ın “İslamcılık yaptık da ne oldu” gibi bir sözü vardı. Bunu aslında özelde söylemişti bir yazara, ama daha sonra bir köşe yazısı başlığı oldu. Hakikaten 90’ların sonlarındaki o darbe yemişlik hissiyatı içinde mağlubiyet psikolojisi yaşayan bir ruh hali vardı Milli Görüş çevrelerinde. Ve onun sonucunda Adalet ve Kalkınma Partisi gibi bir süreç başlamıştı. Şimdi 2001’den 2011’e kadar 10 yıl biliyorsunuz İslamcılığın adı bile anılmadı, tam tersine muhafazakâr demokrasi, muhafazakâr demokrat gibi tabirlerle AKP hem gençliğine, hem de kendi arasındaki kitlelere böyle bir mesaj verdi: “Biz böyle bir şeyin peşindeyiz” diye söylendi. İslamcılık 2011’de Mavi Marmara’dan sonra başlayan, oradaki İslamcı bir patlamayla başlayan bir süreç.

RŞ: One minute var.

Yenigün: One minute, Mavi Marmara o süreçlerle yeni baştan gündeme gelmiş bir şey. Bunu bence iki taraf da karşılıklı çok yanlış bir şekilde çok fazla gündeme getiriyor. AKP evet başlangıçtan beri ben İslamcı değilim diyenlerin kurduğu bir parti, biz onlara zorla siz İslamcısınız demeyelim, diye düşünüyorum. Bu birincisi. İkincisi şöyle bir durum daha var, ben o konuda yani İslamcılık ya da Müslümancılık diye bir tabir ile konuya daha farklı bir yaklaşım getirmeye çalışıyordum. Bu tabir ilk defa benim kullandığım bir tabir değil. Bu tabir Mücahit Bilici’nin yine 90’ların sonlarında Müslüman milliyetçiliği gibi ilk defa bu ifadeyi kullanmasıyla hemhal oldum, daha sonra literatürde aynı şekilde, diyelim ki Pakistan ve Cinnah modelinde aynı şey var, Mevdudi’nin eserlerinde Pakistan’daki Cinnah modeline benzer tınlamalar var. Bunlar arasında düşündüğü bir ulus modeli, sadece ulustaki diyelim Türk, Kürt, Arap, İngiliz neyse yerine Müslüman kimliğini koyuyorlar. Ben böyle düşünüyorum. Zaten en fazla olabileceği şey biz İslamcıyız diyenlerin bile olmakta olduğu şey, bir Müslüman milliyetçiliği ya da Müslümancılık. Yani kimlik temelli ve kimliklerin çıkarlarını gütmeye dönük bir ideolojik formasyon. İslamcılığı ben hiçbir zaman bu şekilde değerlendirmedim. İslamcılık daha ziyade ilkelere bağlı ve bir adalet talebi. Yani bir Müslümancılık gibi iktidar talebi değil, bir adalet talebi. Bunu da Abdülvahap el Efendi’nin kategorilerinden alıyorum aslında, o Şam modeli ve Medine modeli şeklinde bir ayrıma gidiyor ve Medine modelinin çok da yaşayamayacak olan ama sadece iktidara hakikati söylemek şeklinde bir misyon ifade ettiğini söylüyor. Abdullah bin Zübeyirleri, Hüseyin’i, Ali’yi ve bütün silsileyi, hatta İslamcıları da bu silsileye katıyor. Böyle bir duruş da vardır. Ben İslamcılığı böyle bir duruşa atfediyorum. Yani kendisi iktidar talebinde bulunmadan, ben muktedir olacağım demeden iktidara hakikati söylemek gibi, adalete şahitlik etmek gibi bir misyon üstlenmiş olmayı insanlara söylüyorum ben.

RŞ: Abdülvahap el Efendi dediniz, yıllar önce ilk İslami hareket içerisinde konuşulduğu zaman bayağı popülerdi ama şimdi siz adını söyleyene kadar unutmuştum. Uzun bir zamandır da İslamcılığın içerisinde daha demokratik, daha özgürlükçü, daha sivil bir şeyleri geliştirmek isteyen insanlar, bir dönem Türkiye’deki İslami hareket içerisinde hafif bir ilgi gördü ama son dönemde iktidara da gelmiş olması, aslında tam da şimdi bahsedilmesi gerekiyorken bu isimler nedense pek de anılmıyorlar. Garip, paradoksal bir durum var sanki, değil mi?

Yenigün: Ufak çevrede aslında anılıyorlar, gelip gidiyorlar ufak çevreler içerisinde, konuşuluyorlar ama eskisi gibi ilgi görmüyorlar. Şunu hatırlayalım mesela, 90’ların ikinci yarısında Kenan Çamurcu’yla Yalçın Akdoğan birlikte Abdülkerim Soruş’u Türkiye’de popülerleştirmişti. Kitaplar falan çıkarmışlardı, konferanslar falan vermişlerdi. Şimdi onların geldiği noktaya baktığımızda mesela ben derslerimde Tuzla Belediyesi sanırım, gösteriyorum öğrencilerime, bakın kim bunu edit etmiş diye, bakıyor Yalçın Akdoğan Kenan Çamurcu böyle bir şok yaşıyorlar tabii.

RŞ: Neyse bunlar çok nostaljik olacak. Ben de onun gazeteci olarak bayağı tanığıyım. Şahsınıza yönelik az buçuk bir destek var. Birtakım gösteriler yapılmış vs. orda sizin bir twitte söylediğiniz… neydi o kavram?

Yenigün: Evet, küçücük kullar kendilerini Rezzak sanmasınlar, diye.

RŞ: Evet, onu pankart yapmışlar. Orada ne diyorsunuz tam olarak?

Yenigün: Rezzak Allah’ın bir sıfatı, rızık veren anlamında. Yani şunu söylemeye çalışıyorum, bu bizim bolca gördüğümüz bir muamele, diyelim taşeron işçiler olsun, artık ezilen hangi sınıflar olursa olsun şu andaki aşamada mevcut iktidar tarafından ekmekle tehdit olunuyor, benim düştüğüm durum da bu aslında. İnsanlar iş akdinin feshiyle, bir nevi soruşturmayla, böyle bir cezai ve idari takibatla böyle tehdit oluyor. Veya şantaja maruz kalıyorlar. Şunu biz çok gözlemekteyiz, birtakım insanlar şu an, diyelim vakıf üniversitelerinin başındaki insanlar bunlar mütevelli başkanları, bunlar dini kelimeler mütevelli de vakıf dediğimiz şey, aslında emanet bir beytülmali üstlenmiş insanlar. Bunlar patron değiller, bunlar kendi paralarını yönetiyor değiller, bunlar vakfedilen, hani beytülmal dediğimiz insanlar ve bunlar bu paralarla insanlara ekmek tehdidinde bulunamazlar. Böyle bir fonksiyonları yok bu insanların. Onlar böyle bir şey yaptıkları takdirde ben şöyle bir şey söylemiştim orda, emanete ihanet, emaneti suiistimal ediyorlar şeklinde. Otorite de aynı şekildedir aslında, biliyorsunuz sonuçta bizim adımıza devletin en tepesinde otorite kuran insanlar aslında bizim memurlarımızdır. Hani demokrasi budur aslında, biz amiriz onlar memurlardır. Yani devlet büyüğü diye bir tabir olmaz.

RŞ: Hatta AK Parti’nin çok kullandığı tabirle hizmetkârıdır.

Yenigün: Tabii. Yani devlet büyüğü diye bir tabir olmaz demokrasilerde. İslami kanatta da böyle bir şey olmaz, devlet büyüğü diye bir şey olmaz aslında.

RŞ: Yani burada sonuç olarak şunu mu söylüyorsunuz: Beni ekmeğimden olmakla kimse korkutamaz.

Yenigün: Evet, bunu ben ilk ifadeye çağrıldığımızda söyledim onlara. Endişeniz olmasın dedim. Yine 90’ların sonlarında Fatih Üniversitesi’ndeyken, Boğaziçi Üniversitesi’nde okuyorken aynı şekilde diyelim eğitimden olmak, ekmekten olmak falan gibi durumlarla karşı karşıya gösteriliyorken ben o zaman da aynı kanaatteydim, şimdi de aynı kanaatteyim. Yani rızık kapısı sonuçta Allah’tandır, onlar sadece vesiledir diye söyledim onlara. Rezzak olan Allah’tır, arz da geniştir, yani yeryüzü de geniştir. Burada olmaz başka bir yerde arayabiliriz rızkımızı, Allah bunu zaten bize garanti ediyor, yeter ki biz çalışalım. Siz kendinizi burada Rezzak sanmayın, rızık verenin siz olduğunu sanmayın, rızkı Allah veriyor siz sadece vesilesiniz, ve sadece küçücük kullarsınız. Bunu hem otoriteyi kullananlara söylüyorum, hem de kendisini mülkün sahibi gibi görenlere söylüyorum. Siz sadece üzerinde mülkün de, otoritenin de emanet olduğu emanetçi insanlarsınız, imtihanınız daha ağır bizden. Biz daha kolay bir imtihanla aslında karşı karşıyayız.

RŞ: Bitirmeden önce belki okumuşsunuzdur, Reçel Blok’ta çok güzel bir yazı çıktı, sizin bir öğrenciniz yazmış diye tahmin ettim.

Yenigün: Yok, arkadaşımız Hilal var 29 Mayıs’ta, o da aslında aynı ekipten. Hem üniversiteden arkadaşım. Biz Hilal Alkan, Feyza Akın Erdem. Reçel Bloğu Feyza Akın Erdem çıkartır ve onlarla biz aslında bir nevi yoldaş sayılırız.

RŞ: Orda çıkan bir yazı var, görevden uzaklaştırılan bir akademisyen için yazılmış.

Yenigün: Hilal Akın için yazılmış,

RŞ: Oradan son bölümü hazırladık, o bölümü bir görelim. Bildiğiniz bir metin ama izleyiciler bilmiyorlardır, onu bir dinleyelim, bakalım ne demiş bir öğrenci.

“Bize başka bir yaşamın mümkün olduğunu anlatan hocalarımızı birer ikişer bizlerden ayırıyorlar. Barış dolu, eşit, adil bir yaşamın aslında var olabileceğini bu uğurda mücadele sergilemeyi göze alan hocalarımıza şimdi onlar için verilebilecek en büyük ceza veriliyor. Bizse bu yükün altında ne yapacağımızı bilmez şekilde gözyaşı dökmek zorunda kalıyoruz. Hocalarımızı geri istiyoruz diye talepte bulunduğumuzdaysa bunun bizim ‘sandığımız’ kadar basit bir mesele olmadığını öğreniyoruz. Basit bir mesele olmadığı aşikâr, ama kimse bunun bize terörle bağlantılı olduğunu yutturmaya da çalışmasın. Biz biliyoruz ki hocalarımız terör destekçisi, ölümlere sevinen kişiler değil. Onlar barış demekten yılmayan insanlar. Tek bir üniversite dahi onları kabul etmese de biz onlardan bir şeyler öğrenmeye devam edeceğiz!”

RŞ: Evet, çok anlamlı.

Yenigün: Evet. Ben tabii ki öğrencilerimi tebrik ediyorum. Dün de bizim öğrencilerimiz üniversitemizin kapısında bir eylem yapıp bildiri okudular. Ben bu insanlara iki dönemdir Platon’dan, Aristo’dan, Farabi’den, Nietzsche’den, Marx’tan metinler okuttum. Şunu gördüm, bana birçok insan şunu söylüyordu: Bu üniversite seviyesi çok yüksek değil, bunları niye okutuyorsun diyorlardı. Ben bunları ısrarla okutuyordum çünkü inanıyordum insanlara ve düşünceye inanan bir insanım ben. Ve dün gördüm ki çok güzel bir metin kaleme almışlar ve bunu okudular. Ben daha birkaç hafta önce Mill’in özgürlük üzerine düşüncesini okuttum, ben ideolojik olarak liberal değilim ama değer veren bir insanım fikirlere ve o tür kitaplara değer veren bir insanım. Ve şunu gördüm bunlar boşa gitmiyor, inşallah bizim bu deryaya attığımız ufak ufak çabalar, ufak ufak şeyler bir şekilde bir gün bu ülkede de düşüncenin çoraklığını giderecek diye ümit ediyorum ben. Ona inanıyorum hâlâ.

Bunlar da ilginizi çekebilir: