Medyascope.tv

Obama’nın İran ile yeni dansı

ABD’nin en prestijli online dergilerinden Politico Magazine’de Philip Gordon* ve  Richard Nephew** imzasıyla yayınlanan “Obama’nın İran ile yeni dansı” başlıklı makale yakınlaşan ABD-İran ilişkisini uzun vadeli bir perspektifle ele alıyor. 15 Ocak 2016’da yayınlanan ve Deniz Baran’ın Türkçe’ye çevirdiği makalenin orijinalini bu linkten okuyabilirsiniz.

Obama’nın İran ile yeni dansı

İran ile tarihi nükleer anlaşma yol alırken, bundan sonraki adımı doğru atabilmek için yapılması gereken şu.

Tarihi İran nükleer anlaşmasının tamamlanmasından sadece 6 ay sonra bu anlaşmanın uygulanmasına dair ilk büyük adım atılmak üzere: Son dakikada teknik bir arıza çıkmazsa, Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu muhtelemen önümüzdeki günlerde İran’ın “Joint Comprehensive Plan of Action (Kapsamlı Ortak Eylem Planı- JCPOA)’ya sadık bir şekilde gerekli tüm “nükleer adımları” attığını onaylayacak. Bu adımlar, takriben 14 bin santrifüjün muhafaza altına alınmasını, 10 ton zenginleştirilmiş uranyumun ihraç edilmesini, yeniden tasarlanmış platonyum üretici ağır su reaktörünün toptan satışını ve denetleme düzenini kurmayı içeriyordu. İran bu yükümlülüklerini tahmin edilenden çok daha hızlı bir şekilde yerine getirdi –genelde beklenti bu bahara kadar tamamlayamayacakları yönündeydi-, bu da, İran yönetiminin birçoğu şimdi ortadan kalkacak olan uluslararası yaptırımları sona erdirmeye ne kadar hevesli olduğunu gösteriyor. Bu durumun ayrıca dünyayı daha güvenli bir yer yaptığını ve hâlihazırda Ortadoğu’yu paramparça eden mevcut gerilimin bir nebze olsun azaltılması için bir fırsat sağladığını söyleyebiliriz.   

Obama_İran2

ABD’de yapılacak Kasım’da yapılacak Başkanlık seçimiyle koltuğuna veda edecek olan Barack Obama’nın imzasıyla İran ile gerçekleştirilen tarihi nükleer anlaşma, Cumhuriyetçiiler tarafından kıyasıya eleştiriliyor.

İran anlaşmasına dair, yaptırım muafiyetinin içeriği ve belli kısıtlamaların süresi dolunca ne olacağına dair uzun vadeli riskler gibi, tüm endişe ve sorular o derece meşru ki daha henüz meydana gelmiş olan şeyin önemini takdir etmeye pekala ara verip bunlar üzerine düşünebiliriz. ABD 2013 yılı başında nükleer müzakereleri gizli bir şekilde başlattığında İran aslında nükleer silaha sahip olmanın eşiğindeydi. Yaklaşık 20 bin yüklü santrifüj, birkaç nükleer bomba yapmak için yeterli derecede az zenginleştirilmiş uranyum, bunu yapmak için zaman çizelgesini azaltacak şekilde %20 zenginleştirilmiş uranyum stoğu, gelişmekte olan santrifüj araştırma ve geliştirme programı, zemini sertleştirilmiş yeraltı uranyum zenginleştirme tesisi ve senede bir veya iki bombaya yetecek materyali üretebilecek, neredeyse tamamlanmış olan bir ağır su reaktörü ile İran nükleer yakıt döngüsü konusunda yeterliliğe sahipti. Uzmanlar İran’ın bu altyapıyla iki ay kadar kısa bir sürede nükleer silah için yeterli materyali üretebileceğini tahmin ediyordu.

Nükleer anlaşmanın bir sonucu olarak programın tüm bu bileşenleri ya önemli ölçüde azaltıldı ya da ortadan kaldırıldı ve anlaşmayı riayet edildiğini garantilemek için eşi görülmemiş bir denetim rejimi yürürlüğe girdi. Şimdi İran için bir bombaya yetecek kadar malzeme üretmek en az bir yıl alacak. (Başkan Barack Obama göreve başladığından beri geçerli olan en uzun “kaçış süreci”) Bu, ABD ve müttefiklerine herhangi bir bomba tasarlama teşebbüsüne duyulan şüphe durumunda bolca zaman tanıyor. Yaptırımları tekrar devreye sokmak veya gerekirse güç kullanmak için…

Öte yandan bu anlaşma olmasaydı bugün nerede olurduk diye sorgulamaya da bir ara vermek şart. Her ne kadar eleştiri sahipleri JCPOA ile hayali “daha iyi bir anlaşma”yı kıyaslamayı tercih ediyor olsalar da, JCPOA olmaksızın ortaya çıkacak muhtemel senaryoda bugün İran’ın on yıllardır sürdürdüğü sabırlı ve kademeli bir yolla nükleer silah sahibi olmaya doğru istikrarlı bir şekilde ilerlediğini görecektik.  Büyük olaslıkla bir bomba fırlatma riski doğmayacaktı ama İran, İsrailli yetkililerin biz henüz hükümetteyken en büyük yakın vadeli endişeleri olarak anlattıkları Arak ağır su reaktörünün tamamlanmasını da içerecek şekilde kademeli olarak nükleer kapasitesini geliştirmeye devam edecekti. Halbuki o reaktörün eski çekirdeği şu an betonla doldurulmuş durumda.

Anlaşma olmaksızın Obama bugün programı iki yıl ötelemek (zaten Ortadoğu’da büyük bir karmaşanın olduğu bir dönemde) veya programın daha ileri bir tarihte geliştirilmesini etkili olacak bir şekilde kabullenmek durumunda kalacaktı ki bu da halefine daha büyük bir sorun miras bırakmak anlamına gelirdi. İran’a karşı hiç de yumuşak olmayan George W. Bush yönetimi, İran programını 2005-2008 yılları arasında geliştirirken benzer bir seçimle karşı karşıya kalmış ancak ikinci bir yolu tercih etmişti.

Henüz geçen hafta, retorik ve sert uluslararası yaptırımlar uygulandığı zaman bile bir nükleer anlaşma olmaksızın silah üretme vakalarının nasıl sonuçlanabileceği hususunda Kuzey Kore bize bir hatırlatma yaptı. Böylece, ne yapacağı kestirilemeyen bir yönetimin nükleer silaha sahip olması halinde ne tür yeni nükleer silah modellerini deneyebileceği ve uluslararası toplumun buna nasıl karşılık verebileceği noktalarında pek de iyi seçeneklerle karşı karşıya olmadığımızı gördük.    

Bunların hiçbiri İran probleminin nükleer anlaşma ile bir şekilde “çözüldüğü” anlamına gelmiyor ve hatta bu anlaşmanın destekçileri itiraf etmeli ki problem, anlaşma ile bir bakıma daha kötü bir hal aldı. İran yurtdışında dondurulmuş olan 50 milyar dolarlık mal varlığına erişim imkanı kazandı ve düşük seviyede fiyatlarla da olsa petrol satışını arttırmaya başladı. Bu durum Hizbullah gibi terörist grupları veya Suriye’deki Beşar Esad gibi diktatörleri desteklemek gibi menfur hareketlerine İran’ın daha fazla kaynak aktarmasına yol açabilir. Fakat bu realiteye verilecek cevap birçok Cumhuriyetçi başkan adayının önerdiği gibi nükleer anlaşmayı rafa kaldırmak değil, bu anlaşmayı İran’ın nükleer silah elde etmeyeceğini garantilemek için tatbik ettirmek olmalı. Bu da bölgede İran’a karşı durmak ve onu zaptetmek için tüm tasfiye araçlarına başvurarak ve nükleer anlaşma ile kazanılan değerli zamanı İran ile daha iyi bir ilişkinin mümkün olup olmadığını keşfetmeye ayırarak yapılmalı.

Sıradaki adımlarımız çok önemli. Görülüyor ki Kongre’nin çoğunu kapsama iddiasındaki anlaşma karşıtları ya henüz bu hafta ortaya konan yasa tasarısında önerildiği gibi Başkan’ın otoritesinin elinden alarak anlaşmadan feragat etmek ya da nükleer yaptırımları bazı alakasız bahanelerle kasten farklı tanımlayarak İran’ı anlaşmayı uygulamama yönünde kışkırtmak suretiyle anlaşmanın altını oymaya çalışacaklar. İki yaklaşım da, ortaya konmuş yaptırımların güncel etkisini ciddi ölçüde çökerterek ABD’yi neredeyse tüm uluslararası partnerlerinden izole eder ve onu İran’ın programını durdurmak konusunda tutarlı bir alternatif olmaksızın bir kenara iter.

Aynı zamanda Amerikan yönetiminin bir kısmını da kapsayan anlaşmanın destekçilerinin, herhangi bir karşı duruşun mevcut büyük hedefi tehdit etmesinden korkarak İran ile herhangi bir çatışmaya girmekten kaçınma konusunda akılları çelinebilir. Biz İran’a karşı hem ayağa kalkabilir hem de anlaşmanın semerelerini toplayabiliriz, böyle de olmalı.

Öncelikli gereklilik, anlaşmanın titizlikle uygulanması. Muhtemelen İran, böyle bir hareketin uluslararası yaptırımların tekrar empoze edilmesi sonucunu doğuracağını bilerek, nitekim anlaşma ABD’ye diğer Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi üyeleri katılmasa bile bunları tekrar uygulama hakkı veriyor, aleni ihlallere kalkışmayacaktır. Öte yandan İran, anlaşmanın müsaade ettiğinden daha ileri seviye araştırmalar yürütmek veya denetleyicilerin istekleri hususunda tam bir işbirliği yapmayı reddetmek gibi kademe kademe artan ihlallerle anlaşmanın sınırlarını test etmek isteyebilir. ABD ve müttefikleri, Tahran onların herhangi bir kriz çıkmaması için ufak ihlalleri cezalandırmaktan korktuklarını düşünmesin diye bu tip denemelere en baştan ve etkili bir şekilde yanıt vermeli. Böyle ihlallere karşılık vermenin tüm anlaşmayı yok etmek haricinde İran’ın anlaşmayı tam olarak uygulamasını sağlayacak yeteri kadar yolu mevcut. Henüz oluşturulan “satın alma kanalı” üzerinde ABD’nin sahip olduğu önemli kontrol gücünü kullanarak İran’a hem nükleer hem de nükleerle ilgili olmayan amaçlarla kullanılabilen maddelerin kullanımı hususunda onay vermeyi geciktirmek bu yollardan bir tanesi. Bir diğer yol, İran’ın kısmi ihlallerine karşı kısmı yaptırımları tekrar uygulamaya sokmak. Bir başka yol ise basbayağı mali ve petrole dair yaptırımların tekrar uygulamaya konması tehdidini kullanmak ki İranlılar’ın da gayet iyi bildiği gibi bunun İran’daki potansiyel yatırımlar üzerinde çok caydırıcı bir tesiri olur.

İkinci olarak nükleer anlaşmanın, İran’ın terörizme olan desteğine veya komşularının içişlerine karışmasına gözleri kapamak anlamına gelmediğini, ayrıca yeni bir “ittifakın” emaresi olmadığını ispat etmeliyiz. Anlaşma uygulandığında dahi ABD’nin İran ile diplomatik ilişkileri olmayacak, ABD; vatandaşlarına ve firmalarına İran’da yatırım izni ve birçoğuna da İran ile ticaret izni vermeyecek ve İran bölgedeki partnerlerinin topraklarına birliklerini konuşlandırıp onlara milyarlarca dolarlık gelişmiş silah satarken ABD, İran’a nükleer ile ilgili olmayan uzun bir yaptırım listesi uygulayacak. Bu anlamda, Washington’ın bölgede İran’a doğru “eğildiği” iddiası ciddi şekilde abartılmış bir iddia fakat bu, var olan bir iddia ve ABD’nin bu iddiaya karşı daha fazla yapılması gereken şey var. İran’ın geçen ay yaptığı balistik füze denemesine karşı yeni yaptırımların ertelenmesi (hem de ilan edildikten sonra) sadece İran ile iyi ilişkiler geliştirmek istendiğini ileri süren yaklaşımı ve nükleer anlaşma sebebiyle hükümetin İran’a karşı durmayacağına dair tedirginliği besledi.

Bu yüzden yönetim, Kongre’ye, bölgedeki partnerlerine ve İranlıların çoğuna, bölgedeki dostlarına destek olmaya devam edeceğini ve gerektiğinde İran’a karşı sert tedbirler almaktan geri kalmayacağını göstermek zorunda. Körfez’deki partnerleriyle daha gelişmiş askeri, füze savunma ve istihbarat işbirliği ve İsrail ile uzun vadeli askeri yardım anlaşması, bölgede İran ile nükleer anlaşma sonrası oluşan derin kaygıları bir ölçüde giderebilir. Böylece teknik nedenlerle yaşanan her türlü gecikmenin giderilmesi halinde şimdiki yaptırımlar gevşetilebilir.

Nihayetinde en azından 10-15 yılı bulacak şekilde nükleer riskin ciddi ölçüde düşmesiyle ABD, bu süreci İran ile daha pragmatik, yapıcı bir ilişki kurmak ve bölgede giderek şiddeti arttıran çatışmaların bir kısmını çözümlemek hususunda kullanıp kullanamayacağını dikkatli bir şekilde keşfetmeli. Nükleer anlaşma –aynı bu konuda anlaşmanın zor olduğu gibi- ortaya koyuyor ki bu anlaşma ile gerçekten ABD ile İran’ın doğrudan konuşması ve iki taraf için de sancı verici tavizleri içeren bir anlaşmaya varmaları pekala mümkünmüş. Daha birkaç yıl önce ABDli diplomatlar karşı taraftaki İranlılar ile konuşmayı bile mümkün görmezlerdi, halbuki şimdi doğrudan konuşabiliyorlar ve 12 Ocak’ta yoldan sapıp kazara İran sularına giren iki ABD gemisi hadisesinin çözümünde görüldüğü gibi bu konuşmalar bazen işe de yarayabiliyor. İran ile irtibatı kesmektense, bu gerçeği sevelim veya sevmeyelim İran’ın rol sahibi olduğu; Suriye, Irak ve Afganistan gibi bölgelerdeki çatışmaları azaltmakta faydalı olabilecek yeni kanalların olup olmadığını keşfetmeye değer. Ve tabii bunu bölgedeki partnerlerimizle tam bir şeffaflık ve işbirliği içinde yapmak suretiyle. 

İranlı muhafazakârlar ve güvenlik güçleri halihazırda anlaşmadan ötürü tehdit altında hissediyorlar ve tüm süreci engellemeyi deneyebilirler. Fakat Başkan Hasan Ruhani’nin seçildiği 2013 seçimleri ve İran’daki nükleer anlaşmaya verilen güçlü kamuoyu desteği, İran toplumunun mevcut rejimden usandığının ve ekonomik gelişim ile dünyaya entegrasyon konusunda ümitsiz olduğunun işaretleri. Eğer İran üzerinden yaptırımların kaldırılmasının yakın vadedeki dezavantajı, rejime ve muhafazakârlara yeni mal varlıklarına erişim sağlaması ise uzun vadedeki avantajı da anlaşmanın İran ekonomisini ve toplumunu dış etkiye açacak ve İran toplumuna komşularıyla barış içinde olmanın getirdiği semerelerden yararlanma konusunda daha büyük bir teşvik sağlayacak olmasıdır.

Nükleer zenginleştirmeye dair anlaşmadaki kısıtlamaların süresi 10-15 yıla doluyor, bu zamana dek İran’ın ruhani liderinin yerinde kalmayacağı neredeyse kesin ve İranlıların yeni nesli iktidara gelmiş olacak. Belki bu kökten bir değişime yol açmayacak ancak o aşamaya gelince ABD Başkanı ve diğerleri reform geçirmemiş, tehditkâr bir İran ile nasıl anlaşılabileceğine karar verecek. Fakat nükleer anlaşma ile sadece zaman kazanmış olmuyoruz. Aynı zamanda İran’a, açıklığa ve reforma ivme kazandırmasına için bir şans tanıyoruz. Böyle bir fırsatı neden tepelim?

*: Halen küresel siyaset danışmanlık şirketi Albright Stonebridge’da kidemli danışman olarak çalışan Philip Gordon 2013-2015 arasında Ortdadoğu, Kuzey Afrika ve Körfez konularında Başkan Obama’nın özel danışmanı olarak görev yaptı. 

**: Halen Columbia Üniversitesi Küresel Enerji Politikaları Merkezi’nde görev yapan Richard Nephew, 2013-15 arasında ABD Ulusal Güvenlik Konseyi’nin İran Direktörlüğü’nü yürüttü.

Bunlar da ilginizi çekebilir: