Medyascope.tv

Olayların Gidişi - Ruşen Çakır

Türkiye’nin hasar tespit raporu

Kürt sorunu ülkemizdeki tüm sorunların “anası”dır. Türkiye’nin demokratikleşmesi, özgürleşmesi, ekonomik açıdan kalkınması doğrudan bu sorunun çözümüyle ilintilidir. Bu bağlamda, Süleyman Demirel, Tansu Çiller, Mesut Yılmaz, Bülent Ecevit gibi siyasetçilerin iktidara gelmelerinde Kürt sorununu çözme vaadinin; aynı siyasetçilerin iktidarlarını kaybetmelerinde de bu sorunu çözemeyeceklerinin aşikâr bir hal almasının önemli bir rol oynadığının altını çizebiliriz.

AKP ve Recep Tayyip Erdoğan’ın 13 yılı aşkın süre iktidarda kalması da büyük ölçüde Kürt sorununun çözümü konusunda umut verebilmeleriyle alakalıdır. Bu umutlar değişik adlarla gündeme getirilen çözüm süreçleriyle iyice arttı, bunların başarısızlığının ortaya çıkmasıyla da azaldı. Son dönemde uzun bir aradan sonra çatışmalar tekrar başladı, şiddetlendi ve esas olarak kent merkezlerinde yaşanır oldu. Bu da çözüm umutlarının iyice azalmasına yol açtı.

AKP/Erdoğan iktidarı bir süredir “PKK’yı askeri yöntemlerle dize getirme” stratejisini benimsemiş gözüküyor ve bu nedenle topyekun bir savaş yürütmeye çalışıyor. Bu AKP/Erdoğan iktidarı için son derece riskli bir stratejik tercih. Zira siyasi başarısını büyük ölçüde, Kürt sorununa önceki hükümetlerden farklı bakmaya borçlu olan AKP/Erdoğan yönetiminin son dönemdeki söylem ve eylemleriyle onlarla aynılaşmaya başladığını söyleyebiliriz.

Çatışmaların yeniden alevlenmesinin sadece AKP/Erdoğan iktidarını tehlikeye attığını söylemek doğru olmaz. Çatışmalar şu ana kadar çok büyük tahribata neden oldu. Ortalıkta çatışmaların kısa vadede duracağına dair herhangi bir işaret olmadığı için hasarın daha da artacağını öngörebiliriz. Çatışmaların sonlanmaması, aksine tırmanıp yaygınlaşması halinde herkes bir bedel ödeyecektir. Yani tüm Türkiye çok ciddi bir tehdit altında. Zira ülke olarak çözüm süreçlerinin “kazan/kazan” durumundan, bir şekilde yeniden, kimsenin kazanması mümkün olmayan bir çatışma ortamına, yani “kaybet/kaybet” durumuna geçtik.

“Neden böyle oldu?”, “bu krizden nasıl çıkılabilir?” gibi hayati soruları bundan sonraki yazılara erteleyip, çatışmaların yeniden başlamasıyla birlikte ortaya çıkan hasarı ana hatlarıyla tespit etmeye çalışacağım:

Analar yine ağlıyor

Önceki çözüm süreçlerinin özünü Erdoğan’ın “Analar ağlamasın” sözü özetliyordu. Erdoğan belki de ilk kez devlet adına, sadece çatışmalarda hayatlarını kaybeden güvenlik güçlerinin değil, aynı zamanda onlarla çatışırken ölen gençlerin de analarına sahip çıkarak ve bunda ısrar ederek çözüm için son derece elverişli bir zemin hazırlamıştı. Ancak son dönemdeki resmi açıklamaların tümünün dili bu yaklaşımdan tamamen uzak; devlet yine eskisi gibi, ne kadar çok “terörist” öldürdüğüyle övünüyor. Tabii bu arada asker ya da polis, güvenlik güçlerinden de hayatlarını kaybedenler ve yaralananlar oluyor. Üstelik çatışmaların kırsal kesimden kentlere taşınmış olması nedeniyle sivil kayıpların sayısı da alabildiğine artmış durumda.

Bu sefer kentler boşalıyor

Çatışmaların yeniden başlamasıyla birlikte, kâbus gibi geçen 1990’lı yıllara sık sık atıfta bulunuluyor. O yılların simgelerinden biri yargısız infazlar, diğeri de boşalan köyler/mezralardı. 2015 ortalarından bugüne kadar yaşananlarsa herhalde en çok günlerce süren sokağa çıkma yasakları ve kentlerin boşalmasıyla hatırlanacak. Tıpkı dün köy boşaltmalarında olduğu gibi, binlerce kişinin çatışmaların yoğunlaştığı Sur, Cizre, Nusaybin gibi yerleşim birimlerini terk etmesi en fazla, çok kısa vadede etkili olabilir, ancak orta ve uzun vadede bunun sorunu daha da derinleştireceği muhakkak. Unutmamak gerekir ki bugün adı geçen kent merkezlerinde devletle çatışan gençler ve onlara bir şekilde destek olan sivillerin hatırı sayılır bir bölümünü 90’larda köylerini/mezralarını terk etmek zorunda kalanlar oluşturuyor.

Bir arada yaşama duygusu yine aşınıyor

PKK ilk ortaya çıktığında dört ülkede (Türkiye, Irak, İran, Suriye) yaşayan Kürtlerin birleşik, bağımsız ve sosyalist bir devletini kurmayı hedefliyordu. Örgüt önce sosyalizm ısrarından vazgeçti. Ardından “birleşik Kürdistan” fikrini geri plana attı. Nihayet Abdullah Öcalan “bağımsız Kürt devleti” önermesini reddedip “demokratik özerklik” talebini öne çıkardı. Bütün bu adımlar PKK ve Öcalan’a güvenmeyen kesimler tarafından samimi bulunmadı, kandırmaca olarak görüldü. Fakat süreç içerisinde Kürt siyasi hareketinde ayrılıkçı eğilimin giderek marjinalleştiği bariz bir şekilde gözlenir oldu.

Kürt hareketinin yaşadığı bu hızlı ve köklü dönüşümün çözüm süreçlerini mümkün kıldığı açıktır. Fakat “diyalog”tan “müzakere” aşamasına geçileceğinin ilan edildiği 28 Şubat 2015 Dolmabahçe görüşmesinden kısa süre sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sürece müdahale edip buzdolabına kaldırılmasının ardından film geri sarılmaya başladı. Çatışmaların yeniden başlamasıyla eşzamanlı olarak bazı kent merkezlerinde önce “özyönetim”, peşinden, buna bağlı olarak “öz savunma” ilanları gerilimi iyice tırmandırdı. Sonrasını biliyoruz. Daha doğrusu tüm detaylarıyla bilmiyoruz, hatta bilmek istediğimiz dahi söylenemez.

Nitekim Kürtlerde hızla yükselmiş olan “bir arada yaşama duygusu”nun yeniden aşınmasında önde gelen faktör, ülkenin batısının, diğer bir deyişle Kürt olmayan kamuoyunun Güneydoğu’da yaşananlara karşı bariz ve bilinçli ilgisizliktir.

Sonuç olarak hasar çok büyük ve daha da büyüme ihtimali maalesef yüksek. Yarınki yazıda neden bu noktaya geldiğimizi; bir sonraki gün de bu vahim durumdan nasıl çıkabileceğimizi tartışmak istiyorum.