Medyascope.tv

Olayların Gidişi - Ruşen Çakır

Arınç ve benzerlerinin şansı var mı?

Bülent Arınç hakkında 2013 yılı Kasım ayında bir yazı yazmış ve başlığını “Doğruları yanlışlarını fazlasıyla telafi ediyor” diye atmıştım. O günden bugüne Arınç çizgisini bozmadı, birçok vesileyle doğru bildiklerini alenen söylemekte tereddüt etmedi ancak Türkiye’nin yakın siyasi geleceğinde kendisinin etkili bir konuma sahip olacağını sanmıyorum. Onun gibi Milli Görüşhareketinde yetişmiş, Refah ve Fazilet partilerinde “yenilikçi hareket” içinde yer alıp AKP’nin kuruluşuyla ilk yıllarında etkili olduktan sonra dışlanmış çok isim var; onların da kaderi Arınç gibi olacağa benziyor. Diğer bir deyişle AKP içinden Recep Tayyip Erdoğan’ın liderliğini zora sokabilecek bir “yenilikçi hareket”in çıkması mümkün görünmüyor.

Erbakan-Erdoğan farkı

İlk bakışta bugünün AKP’si ile dünün RP ve FP’si arasında çok benzerlik varmış gibi gözüküyor. Lakin bu aldatıcı. Belki de yegane benzerlik Erdoğan’ın Necmettin Erbakan gibi mutlak bir hakimiyete sahip olması. Ancak burada da çok büyük bir farklılık var: Erbakan başından itibaren, sadece MNP, MSP, RP gibi partilerin genel başkanı değil Milli Görüş hareketinin de kurucu ve mutlak lideriydi. Altında güvendiği isimlerden oluşmuş bir kurmay heyeti hep vardı ama bunların hiçbiri kendi başlarına bir ağırlığa sahip değildi, Erbakan izin verdiği ölçüde iktidardan pay alabiliyorlardı.

Her ne kadar Erdoğan da yenilikçi hareketin başından itibaren onun lideri olarak sivrilse de aslında “eşitler arasında birinci”ydi. AKP’nin kuruluşunda Erdoğan’a ek olarak Abdullah Gül, Bülent Arınç ve Abdüllatif Şener’i de içeren kolektif bir liderlik söz konusuydu. Ayrıca RP/FP’den gelme birçok kadronun da bu liderliğe yakın güç ve etkileri olabiliyordu. Erdoğan, Erbakan’dan farklı olarak, geçen süre zarfında diğerlerinin liderlik alanlarını daraltarak partide mutlak iktidarı ele geçirdi. Bu durum onun işini bir yandan kolaylaştırırken diğer yandan zorlaştırıyor.

Verenler partisinden alanlar partisine

Milli Görüş hareketi bir davaya sahipti. Bu davanın kurucu ve tartışmasız lideri olan Erbakan taraftarlarından mutlak bağlılık, sadakat ve fedakârlık istiyor, karşılığını manevi olarak ödüyordu. Yani Milli Görüş, bir gün zafere ulaşacağına emin oldukları davaları için zamanlarını, enerjilerini, mali imkanlarını verenlerin hareketiydi.

Erdoğan ise her geçen gün daha da artan iktidarıyla taraftarlarını maneviden ziyade maddi olarak ödüllendiriyor. Günümüzde AKP/Erdoğan iktidarının en sadık destekleyicileri arasında İslami hareket/Milli Görüş geçmişiyle alakası olmayanların sesi her geçen gün daha fazla çıkıyor, sayılarının da arttığı söylenebilir. Bunların siyasi iktidara (daha ziyade Erdoğan’a) bağlılıklarını izah etmek için başvurdukları argümanların toplamından bir “dava” çıkarabilmek hiç de kolay olmayacaktır. (Erdoğan’ın hastalığı ve 17-25 Aralık sürecinin ilk günlerinde bunlardan bazılarının nasıl yalpaladığına hep birlikte tanık olmuştuk.)

Dolayısıyla “biz aslında böyle değildik, sonradan bozulduk, davamızdan saptık” şeklinde özetlenebilecek Arınç ve benzeri küskünlerin çıkışının mevcut AKP realitesinde pek bir karşılığı olduğu söylenemez.Nitekim AKP’nin tek başına iktidarı kaybettiği 7 Haziran seçimleri sonrası AKP içinde bariz bir tedirginlik yaşandı; sonradan Erdoğan tarafından dışlanmış kurucu abilerin çoğuheyecanlandı. Çünkü iktidarı kaybetmek ya da başka partilerle paylaşmak, eskisi gibi devlet imkanlarını dağıtma şansına sahip olamamak anlamına gelecekti. Buna bağlı olarak, 1 Kasım’da da benzer bir sonuç alınması halinde Erdoğan’ın Abdullah Gül başta olmak üzere bazı dışlanmış isimlerle iktidarını paylaşmak zorunda kalabileceği ya da AKP’den yeni bir parti çıkabileceği spekülasyonları yapıldı. Fakat Erdoğan duruma bizzat el koyup 1 Kasım’da yeniden tek başına iktidarı elde edince bu hazırlıkların hiçbir anlamı kalmadı.

Talep değil şikayet

Yenilikçi hareket mensupları uzun bir süre boyunca RP/FP’de yanlış gördükleri hususlara itiraz etmekle yetinmişlerdi. Fakat şikayet makamı, bizzat bu yanlışların sorumlusu Erbakan olduğu için etkili olamadılar. Ama FP’nin ilk kongresine doğru, Erbakan’ın da siyasi yasaklı olmasından cesaret alarak, itiraz/şikayet kısır döngüsünü kırıp parti içinde hak ettiklerine inandıkları iktidarı talep ettiler. Bu bağlamda Abdullah Gül’ün, Erbakan’ın emanetçisi Recai Kutan’ın karşısına aday olarak çıkması büyük bir meydan okuyuş ve kopmaydı. Bugün Arınç ve benzerlerinin durumu yenilikçilerin ilk dönemindeki itiraz/şikayet pozisyonunu andırıyor. Fakat arada büyük bir fark var: Karşılarında itiraz/şikayetlerini iletebilecekleri bir Erbakan bile yok. Bu nedenle sıkıntılarını ya içlerine atıyor ya da medya üzerinden dile getirebiliyorlar. Bunu da genellikle AKP tabanına uzak medya organlarında yapabildikleri için de adları hemen “hain/işbirlikçi” vb.ye çıkıyor.

Bir diğer önemli fark, AKP içinde Erdoğan’ın mutlak otoritesinden rahatsız olanların, dünkü yenilikçiler gibi birlikte hareket etmemeleri, dolayısıyla dinamik bir hareket oluşturmamaları. En büyük sermayeleri geçmişleri. İtirazlarını dile getirirken genellikle geçmişteki “güzel günler”ereferans vermeleri onları yenilikçi değil olsa olsa gelenekçi yapıyor ki günümüz Türkiyesi’nde AKP’nin kuruluş dönemindeki ruh halinin herhangi bir geçerliliği kalmış değil.

Sonuçta karşımızda, genellikle teker teker hareket eden, parti içinde ciddi bir güçleri kalmamış, geleceğe yönelik tatminkâr bir vizyon geliştiremeyen bir küskünler topluluğu var. Öyle ki daha şikayet/itiraz’dan bir şeyler talep etme aşamasına geçebilmiş değiller.

Sonuç olarak Türkiye’nin siyasi kaderini değiştirebilecek kişilerden söz etmiyoruz. Fakat ülkenin siyasi kaderi başka nedenlerle değişir, ciddi bir dönüşüm, bir altüst oluş yaşanırsa içlerinden bazıları tekrardan siyaset sahnesinde yer alabilirler.

Bunlar da ilginizi çekebilir: