Medyascope.tv

Murad Ferhadpur: “Ahmedinejad döneminde 800 milyar dolar iç edildi”

Eleştirel bir teorisyen ve yazar olan Murad Ferhadpur, İran’da “yeni sol” diye adlandırılan hareketin kurucuları arasındadır. Kendi kendini yetiştirmiş bir filozoftur, Arghanoun dergisinin ve Rohdad Kolektifi’nin temel taşlarından biri olmuştur. Çok sayıda çevirisi arasında, özellikle Walter Benjamin, Theodor Adorno, Slavoj Zizek ya da Alain Badiou sayılabilir. Léon Colas, Ferhadpur ile Tahran’daki evinde görüştü. 28 Ocak’ta Mediapart’ta yayınlanan söyleşiyi Türkçe’ye Haldun Bayrı çevirdi. Orijinalini bu linkten okuyabilirsiniz.

“Ahmedinejad döneminde 800 milyar dolar iç edildi”

Yeni solun ne olduğunu ve nasıl bir bağlama oturduğunu açıklayabilir misiniz?

Ferhadpur: 1979 Devrimi’nden sonra kuşaklar arasında bir uçurum oluştu. Bu tecrübeyi yaşadığımdan, uçurumun iki tarafında da bulundum. İran solunda çizgisel bir gelenek yok. O dönemde, bir tarafta dindar bir sol, diğer tarafta da seküler – Marksist– bir sol vardı. Devrim’in ilk iki yılı boyunca varolan bir tür siyasî yaşam, iki büyük olayla son buldu: Rehine olayı [Kasım 1979 ile Ocak 1981 arasında Amerikan büyükelçiliği işgalinde] ve Irak’la savaş. O zaman Devrim, otokratik ve teokratik bir devletin inşası biçimine büründü. İslamcılar şapkalarından Amerikan-aleyhtarlığını çıkardılar; bunu soldan araklamışlardı ve solun fiziken kökünü kazımak için bundan yararlandılar.

Otuz yıllık diktatörlük (Muhammed Rıza Şah Pehlevi’nin yönetimi altında) sebebiyle sol örgütler sadece yasadışı faaliyeti biliyorlardı. Demokratik pratiklerden hiç haberleri yoktu. Devrim’in en başında buna inanmadılar. Bir dolap çevrildiğine kanaat getirmişlerdi, insanların sokağa dökülüp bir devrim başlatabileceklerine inanmıyorlardı: Marksist reçetelerine, gerilla ve silahlı mücadeleye saplanıp kalmışlardı. Devrim’den sonra bile, siyaseti bu şekilde yapmayı sürdürdüler ve silah zulalarını muhafaza ettiler. Devlet, haşin, teokratik, antidemokratik ve halk düşmanı hakiki çehresini gösterince, ona karşı savaştılar. Şiddet ve terör eylemleri gerçekleştirdi sol –özellikle de Halkın Mücahitleri (1). Ama hepsinin kafalarında o aynı anti-emperyalist yanılsama vardı. Dinî iktidar ise bu büyük dış düşmanı her tür itiraz biçimini yok etmek için kullandı.

Ayetullah Humeyni Irak’a karşı savaşın Allah’ın bir hediyesi olduğunu söylemişti…

Ferhadpur: Savaş, tanrılarının onlara özel bir lütfuydu. İlk on sene, sadece savaş ve dinî ideolojiden ibaret bir şekilde geçti. Rejim kitleleri seferber edebiliyordu: Şii ideolojisi ve bu kitlesel seferberlik, 17-18 yaşında gençlerin ülkelerini savunmak için silahsız bir biçimde sırf kanlarıyla dövüşmelerine yol açtı. Başlangıçta, Irak saldırırken böyleydi. Daha sonra, İran’a bölgesel bir güç, dünyanın her tarafındaki Müslümanların liderinin bulunduğu bir İslamî devlet görüntüsü vermek için kullandılar savaşı. Bu çatışma halen –İran ile Suudi Arabistan arasında– güncelliğini korumaktadır ve bütün bu hengâme habire yeniden yaşanmaktadır.

Thatcher’ın iktidara gelişinden bir yıl önce, sonra da Reagan’ın iktidarı sırasında dünyadan kopmuş olduk; tam da o sırada kapitalizm en göz alıcı küreselleşme sürecine el atmış ve neo-liberal kudurganlık başlamıştı. İran ile Batı arasındaki o “rekabet”i inşa etmeye katkıda bulundu bu. SSCB çöktü ve siyasî İslam demokrasilerin büyük düşmanı haline geldi. Burada buna bayıldılar, onlara hakiki bir anti-emperyalist görüntüsü verdi bu. Amerika’ya da İsrail’e de tek bir fişek atmamış olan bize!

Ya savaştan sonra, ekonomik düzeyde ?

Ferhadpur: Ali Ekber Haşimi Rafsancani döneminde (1989-1997 arasında cumhurbaşkanı), sermaye birikiminin ilk bir evresi yaşandı. Dünyanın her tarafında olduğu gibi, sermayenin gözü dönüp yağma başlayınca, daima bir siyasî tepki olur; “2 Hordad” (2) ve Muhammed Hatemi’nin 1997’de seçilmesi oldu bu. O zaman Devrim’in özgürleştirici potansiyeli ön plana geçti. Orta ve alt sınıflar sekiz yıllık savaştan sonra hâlâ damarlarında siyaset aktığını gösterdiler. O dönemden ayrılmaz olan iki belirgin nitelik vardı: Devrim’den kalma sloganların eşlik ettiği, umut dolu, demokratik taleplerle tabanda kitlesel bir seferberlik. Diğer yandan da partizanca mücadelelerin araçsallaştırılması. Sözde ılımlı kliklere karşı sözde aşırılıkçı klikler. Ama iki taraf da oportünistti ve bir saniye tereddüt etmeden tanrılarını beş dolara satarlardı.

Bununla birlikte hükûmet sağcıydı, neo-liberaldi ve siyasetin taşıyıcılığını kültür üstlendi. Birkaç arkadaşla birlikte felsefe ve sosyal bilimler kitapları çevirmeye başladık. Adımız Arghanoun (3) idi. 1979’daki kopmanın dış dünyayla iletişimi kestiğini bilerek, kültür üzerinden, bir yeni sol teorisi getirerek reformcu hareketi radikalleştirebileceğimizi düşünüyorduk. İslamî ideolojinin hegemonyasını kırmak istiyorduk. Fakat yanıldık.

Peki ya yeni solun bütün bunlar içindeki yeri?

Ferhadpur: Ahmedinejad’ın gelişiyle, Arghanoun üyeleri kültür aracılığıyla toplumsal özgürleşme yönünde ilerleme sağlamanın artık mümkün olmadığını anladılar. Yine de bir web sitesi başlatabildik; çünkü çalıp yağmalamakla fazla meşguldüler. Ortodoks Marksistler değildik, bir söylem çoğulluğumuz vardı, ki o da Yeşil Hareket’in gerçekliğiyle denkleşti. Böylece, gerçek varlığımızdan epey daha önemli bir simgesel varlık haline geldik. Bunun için her şeyi durdurmak zorunda kaldık ve bazılarımız hapse atıldı. Soldan hiçbir şey kalmamış gibi geliyordu bize.

Ahmadinejad-007

Mahmud Ahmedinejad 2005-2013 yılları arasında 2 dönem İran İslam Cumhuriyeti’nin altıncı cumhurbaşkanı olarak seçildi ve görev yaptı. Özellikle ikinci döneminde yolsuzluk iddialarıyla karşılaşan Ahmedinejad, iddialrla bağlantılı olarak İslami Şûra Meclisi’ne ifade veren ilk cumhubaşkanı olmuştu.

Altı yıl önce, Yeşil Hareket’in en curcunalı zamanında, İran’ın Ortadoğu’nun Fransası haline gelmiş olduğunu beyan etmiştiniz.

Ferhadpur: Az önce reformcu hareketten bahsediyordum: Başarısızlığa uğramış bir devrim ve sekiz yıl savaştan sonra İranlılarda her şeyi silbaştan yapmanın o siyasî enerjisi vardı. Yeşil Hareket olayları 1979 Devrimi’nin başlama şeklini hatırlatıyordu. Sloganlar aynıydı; yeniden umut bulma çabasını yansıtıyordu bu. O zaman İran’ın, belki de Şii ideolojisiyle İran tarihindeki kendine özgülüklerin bir karışımı sebebiyle, Ortadoğu’da bir istisna teşkil ettiğini düşünmekteydim. Ortadoğu’nun Fransası olduğunu söyledim, çünkü Fransa her zaman en derinlemesine siyasî Avrupa ülkesi olmuş ve uzun bir devrimler evresi yaşamıştır: 1789, 1830, 1848, Komün, Cezayir Savaşı ve sonuncusu olan Mayıs 68. Her zaman yaptığının bedelini ödemeye hazır olan bir halkın siyasî girişimlerinin sürekliliği göz önüne alındığında, mukayese mümkündü.

Hâlâ bu fikirde misiniz ?

Ferhadpur: Yeşil Hareket’in yenilgisinden sonra, artık emin değilim. İnsanlar yoruldu. Etraflarında olup biteni göre göre; Amerikan müdahalelerinin doğurduğu hoyratlıkları, Irak’ın işgalini, Suriye halkının trajedisini… İran Suriye’den çok daha istikrarlı ve oturmuş bir ülke olsa bile. İranlılar olağan bir yaşam istiyorlar sadece. İranlılar’ın ruh hali Demirperde yıkıldıktan sonra Doğu Avrupalılar’ınkine benziyor. Malları istiyorlar, Amerikan rüyasını istiyorlar, şenlik yapmak istiyorlar; temel olarak melankoli üzerine kurulu, bizzat devlet aygıtının bağrına dışarıdan sokulmuş bir tür ebedî matem üzerine kurulu bir İslamî ideolojiyle geçen kırk yıldan sonra eğlenmek istiyorlar.

Halihazırdaki hükûmet, gelecekte, rejimin demokratikleşmesi sürecinde bir rol oynayabilir mi ?

Ferhadpur: Sanmıyorum. Genellikle dışarıda bir anlaşma yapıldığında, içerisi daha katılaşır ve daha az demokratikleşir. Belki uzun vadede, piyasa ekonomisi etiğiyle ve İran’ın uluslararası pazarların içinde eritilmesiyle bazı etkiler olacaktır. Ama Çin’de gözlemlendiği gibi, daha fazla özgürleşme veya daha fazla demokratikleşmeyle tercüme olmuyor bu artık.

Ya Mir Hüseyin Musavi (5)?

Ferhadpur:Musavi farklı. Tam da bu nedenle iktidara erişmesine engel oldular. İnfilâk unsuru o. Bir mucizeyle bir alan açılabilir ve bu alanın içinde Musavi infilâk edebilir. Ama bambaşka bir hikâye bu. Rejimde önemli bir sallantı, çokboyutlu bir kriz gerektirir. Tabii Musavi insanların çoğunun yaptığını yapıp, umudunu yitirerek teslim olmazsa. Albert Camus’nün dediği gibi “mutlu bir ölüm şans işidir.”

Küreselleşmiş kapitalizmin İran’ın kapısını çaldığı söyleniyor.

Ferhadpur:  Evet, fakat kapıyı içeriden çalıyor. Zira zaten pencereden gireli çok zaman olmuş. İran’da yirmi yıldır yerleşen neo-liberalizmin, korksak korksak derinleşmesinden çekinebiliriz: daha fazla özelleştirme, daha fazla yolsuzluk, daha fazla AVM, Tahran’daki “yeni zenginler” sınıfının saadeti için daha fazla lüks ürün. Küresel sermayenin kendine fayda sağlamak için yeni alanlara ihtiyacı var. İran pazarı, 80 milyon nüfusuyla, petrol parası ve bu yeni yönetici sınıfıyla, çok ağız sulandıran bir meyve.

Mahmud Ahmedinejad’ın iktidara gelişini engelleyemediğinizi mi söylemek istiyorsunuz?

Ferhadpur: O palyaço eşitlik üzerine gülünç jargonunu kullandı. Siyasetin ve kültürün “boktan” şeyler olduğunu, sadece ekmek ve etin önemli olduğunu söylüyordu. Özgürlük değil, fikirler de değil. Dolayısıyla herkesi kandırmayı başardı ve ilk görev döneminde ikinci bir sermaye birikimi evresi başladı. Gerçek bir devlet darbesi olacaktı bu; her şeyi kendilerine istiyorlardı, her şeyi özelleştirmek istiyorlardı. O zamana kadar hiç görülmediği düzeylerde yağma ve yolsuzluk yaşandı sadece. Dünyanın en büyük banka soygunu oldu bu: 800 milyar dolar! Çünkü o sırada petrolün varil fiyatı çok yüksekti; 100 doların üstündeydi.

Sonra 2009 seçimlerinde hile yaptılar; bu da şiddetle bastırılan Yeşil Hareket’i başlattı: Bir kere daha orta sınıflarla halk sınıflarının bir ittifakı oldu bu; her ne kadar Tahran’la sınırlı olduğunu kabul etsem de. Yeşil Hareket, bir anlamda, devlet darbesinin tam bir zafer elde etmesine engel oldu; devlet aygıtının bütününü hiçbir korkuluğun bulunmadığı bir iktidarı yerleştirecek düzeyde ele geçiremediler. Bugün, Ahmedinejad oyun-dışı ve klikler arasındaki rekabetler çerçevesinde zaman zaman bazı bilgiler sızıyor. Rakamlar inanılmaz. Tek bir zimmete geçirme olayında 90 milyar tümen (yaklaşık 20 milyar euro)! Bunun gibi vakalardan bir düzine var! Ve bütün bunlar, ekonominin büyük bölümünün devlet kanallarının dışında olduğu; rejimin üst mercileri, Kudüs Savaşçıları (4) ve karanlık vakıflar tarafından saklandığı bir çerçevede… Tamamen özerkler ve devlet dışı bir karaborsa ekonomisini yönetiyorlar. Bu dört yıl boyunca yığdıkları para, petrol bulunmasından beri İran’ın tüm petrol gelirleriyle eş değerde. Bu paranın nereye gittiğini kimse bilmiyor. Ayrıca, dünyada Tahran’daki kadar çok banka bulunan az şehir vardır: Her İran bankası bir kliğe aittir, bu yolla para aklarlar. Ahmedinejad’ın ilk döneminin sonunda, iflas durumundaydılar. Ekonomik tecritimiz 2008 mali krizinden fazla çekmemize engel oldu. Ama ülkenin içinde, bu sorun Yunanistan’dakinden çok daha önemli. Burada bir tür İslamî kapitalizmimiz var, her şeyin en kötüsünden bir tutam konularak elde edilen bir karışım: Batı kültürünün en kötüsü, yerel geleneklerin en kötüleri.

Kadınlardan söz edelim. Kadın hakları sorunu İran’da entelektüeller tarafından nasıl ele alınıyor?

Ferhadpur:  Kadınların denetlenmesi ve hatta yok edilmesi, halkın dikkatini dağıtmayı sağlayan kilit-unsurdur: Aygıtın merkezi budur. Şayet nüfusun yarısını siler ve boyun eğdirirseniz, o zaman artakalanı halletmesi şaşırtıcı bir kolaylıkta olur. Yani kadın hakları kavgası temeldir. Yeşil Hareket’in hakiki liderleri kadınlardı: Sokaklarda ve çatışmalarda en ön saftaydılar, en cesurlarımız onlardı. İslamî ideolojide, kadınlar zayıf cinstir ve erkeklerin onlara evcil hayvanlar gibi muamele etmeleri, dokunmamaları gerekir. Yeşil Hareket esnasında kadınlar bu özelliği kendi avantajlarına kullandılar: Erkeklerle askerlerin arasına girdiler; askerler de onlara dokunamadıklarından, göstericilere istedikleri gibi vuramadılar.

Üniversitelerde ve ekonomide kadınların önemi gitgide artıyor…

Ferhadpur:  Karmaşık bir tarihin çelişik sonuçlarından biri bu. Özellikle de halk sınıflarından kadınlar için: Devrim onlara dışarının yolunu açtı. Önceden, devletin İslamî olmadığı zaman, aile, baba, kızlarına şöyle diyordu: “Dışarı çıkamazsın, televizyon seyredemezsin, sinemaya da gidemezsin.” Fakat resmî İslamcı ideolojiyle birlikte, kadınlar üniversiteye gidiyorlar. Açık ve özgür üniversiteler –Azad Üniversitesi gibi– halkın sekülerleşmesi için bizim gibi binlerce Marksist entelektüelden fazla iş yaptılar. Özellikle de geleneklerin, ataerkilliğin, kadın düşmanlığının hüküm sürdüğü çöldeki şehirlerde – Kaşan’da, Yezd’de ya da Kirman’da. Bu küçük şehirlerde üniversitelerin kurulması birkaç yılda her şeyi değiştirdi. Çok sayıda kız artık çarşafa (Farsça çador, çadır’dan) girmiyor. Bugün İran’daki üniversite öğrencilerinin yüzde 60’ı kadın. Ama içlerinde ne kadarının sadece iyi bir koca bulmak için öğrenim gördüğünü bilemeyiz. Çünkü İran’da bir diploma sahibi olmak, çeyizde hayli ağır basar. Her ne kadar, bütüne bakıldığında, güçlü bir sekülerleşme etkisi olsa da. Yürütülen politikaların her zaman beklenmedik sonuçları olur.

Kadınlar rejim tarafından bir tehdit gibi mi algılanıyorlar?

Ferhadpur:  Elbette. Ve şimdi rejim kota uygulaması koymak, kadınların üniversitelerdeki ve kamu görevlerindeki mevcudiyetine sınır getirmek için yasalar oyluyor. Mühendisler istiyorlar, ama kadın mühendisler değil. Fakat ok yaydan çıkmıştır; artık çok geç. Tabii her mühendis çıkanın mühendislik yapmadığını göz önüne alarak bu sayıları mutlaklaştırmamak da lâzım. Üniversiteye gitmek ve diploma almak bir şeydir; fakat gerçekten ailesinden bağımsız hale gelmek, kendi dairesini kiralamak ve yalnız yaşamak… Yalnız bir kadının kendi hayatını yaşaması hâlâ çok karmaşık bir iş.

Yeni kuşağın İran toplumunu hiç kimsenin tahayyül etmemiş olduğu çabuklukta dönüştürdüğünü düşünen çok kişi var…

Ferhadpur:  Bu bilhassa bir gazetecilik basmakalıbı. Ölerek yerini gençlere bırakan yaşlılar her yerde var. Şeyler değişiyor, ama hangi yönde değiştiğini bilmiyoruz. Hangi gençlerden, hangi toplumsal sınıftan bahsettiğimizi de belirtmemiz gerek. Yezd’de ya da Kirman’da, evet; ama ya civar köylerde? Tahran deyince kim kastediliyor? “Yeni zenginler” mi? Yirmi yıl önce rejim tarafından var edilen o sınıf mı? Yoksa şehrin güneyindeki yoksullar mı? Orta sınıftaki durum eski Doğu Avrupa’daki gibi: Avrupa gençliği gibi seyahat etmek için kapıların açılmasını bekliyorlar.

Üzerimize süratle gelen bir çevre krizimiz var bilhassa. Su en büyük sorun haline gelecek. Kirman veya Yezd gibi şehirler yirmi yıla kalmadan ıssızlaşacaklar. Tarım mahvedildi, tıpkı sanayi gibi. İyi eğitimli gençlerden söz ediliyor, ama otuz yıl sonra su içmek bile bir soruna dönüştüğünde nasıl yaşayacaklar?

 

(1) Halkın Mücahitleri örgütü 1965’te Şah rejimine karşı şehir gerillası yürütmek için kurulmuş, 1979’da bu rejimin devrilmesine etkin biçimde katılmış, sonra da Ayetullah Humeyni’nin iktidarı almasına karşı çıkmış silahlı bir örgüttür.

(2) Muhammed Hatemi’nin 1997’de başkanlığa seçilmesine tekabül eden dönem ya da İran Reform Hareketi yanlılarının bütünü. Hordad ayının 2’si sadece bir siyasî partiler koalisyonunu değil, o dönemdeki siyasî-kültürel dinamizmi de gösterir. Hordad ayının 2’si İran takviminde 1997 seçimlerinin yapıldığı tarih olan 23 Mayıs’a tekabül etmektedir.  

(3) Aristoteles’in Organon’una atıf.

(4) İslam Devrimi Muhafızları’nın General Kasım Süleymani komutası altındaki özel kuvvetleri.

(5) 1981-1989 arası İran Başbakanı; daha sonra, sonuçlarına itiraz ettiği 2009 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Ahmedinejad’a karşı reformcuların adayı. Rejim tarafından Yeşil Hareket’in liderlerinden biri olarak görülen Musavi, eşi Zehra Rahnavard ve diğer reformcu aday Mehdi Karrubi’yle birlikte 14 Şubat 2011’den beri evlerinde gözaltında tutulmaktadır.

 

Bunlar da ilginizi çekebilir: