Medyascope.tv

NBA Tarihini Yazanlar - Efe Özenç

Galiptir bu yolda ‘galip’: Bill Russell

BillRusell1

Bill Russell ve efsane koçu Arnold “Red” Auerbach.

Bill Russell kimilerince tarihin gelmiş geçmiş en büyük “galip”i, yani “winner”ı; kimilerine göre de NBA’in gördüğü en iyi takım oyuncusu ve en muteber lider. Hatta bu yüzden gıyabında konuşulurken isminin önüne saygıdan “Mr.” (Bay) eki getirilen nadir kimselerden. Tüm bunların ve çok daha fazlasının sebebi, Bill Russell’ın, ırkçılığın kol gezdiği dönemlerin ABD’sinde, yepyeni bir oluşum olan NBA’de tabuları yıkarak, yenilmez bir armadaya bel kemikliği yapması. NBA’de geçirdiği 13 tatlı sezonun 11’inde şampiyonluğa ulaşması ve bize bu sporun bir takım oyunu, bir ekip işi ve dayanışma ürünü olduğunu ispatlaması. Yılmayan karakteriyle her maç sahaya çıkıp, elinden gelenden fazlasını, kapasitesinin yüzde 150’sini sahaya yansıtabilen, ilk hakiki siyahi yıldız olması. Buna karşın, yakın zamana dek, İrlanda ve İngiliz asıllı göçmenlerin ağır bastığı bir nüfusa ev sahipliği yapan “vatanı” Boston’ın ahalisi tarafından hak ettiği değeri göremeyip, ırkçılığa maruz kalması. Her şeye rağmen, efendiliğini, üslubunu ve kalenderliğini bozmadığı için de, gönüllerin bir numaralı efsanesi olmayı sürdürebilmesi…

Mr. Russell’ın tüm ABD’de yarattığı etkiyi netleştirebilmek için, biraz gerilere gidip, 1940-80 yılları arasında ülkede ve spor dünyasında kol gezen atmosferi koklamamız gerekli aslında. Bir siyahi asıllı siyasi figürün, yani Abraham Lincoln’ün ABD Başkanı olarak seçilmesinden ötürü, güneydeki 11 eyaletin ayaklanması sonucu başlayan Kuzey-Güney savaşının üzerinden daha 100 yıl bile geçmemiştir. Coğrafi keşiflerden bu yana köle ırk olarak takdim ve kabul edilen Siyahlar, kökeninden dolayı içlerinden biri sayılan Lincoln’ün başa gelmesiyle, uzun yıllar sonunda kölelikten yasal olarak kurtulmuş, fakat bedelini Lincoln’ü suikasta kurban vererek ödemişlerdir. Kuzey’in kazanması bile, ABD topraklarında, bilhassa da Konfedere Güney eyaletlerinde kol gezen ırkçılığı ve köleliği dindirememiş, Lincoln’ün ölümü sonrasında çıkan kaos ortamı, 1. Dünya Savaşı’na dek sona ermemiştir. ABD’nin hemen her yerinde hakim olan ırkçılık yüzünden, suç sayılan kölelik gayri resmi olarak sürmüş, siyah ırktan olanlara karşı her tür maddi ve manevi eziyet artmıştır. 1929 Buhranı yüzünden ekonomi baştan aşağı felç geçirmiştir. Mafyanın egemen olduğu 1920’li ve 30’lu yılların ardından, II. Dünya Savaşı son bulmuş ve ABD, savaşın galibi sıfatıyla dünya liderliğine soyunmuştur. Buna rağmen toplumun farklı sınıfları arasında birlik ve beraberlik hâlâ temin edilememiştir. Bu eksiği gidermek ve savaşın yaralarını sarıp insanlara neşe saçmak görevi ise, spor ve sanata verilmiştir.

BillRusell2

Bill Russell All-Star MVP’si ödülüyle

Bu noktada beyzbol, Amerikan futbolu, buz hokeyi gibi sporların yanı sıra, kökleri 1800’lü yılların sonunda YMCA (Amerikan Genç Hıristiyanlar Birliği) bünyesinde Kanadalı Dr. James Naismith tarafından atılan basketbol devreye girmiş ve birkaç denemenin ardından, 1937 yılında NBL (Ulusal Basketbol Ligi) adı altında profesyonel bir lig oluşturulmuştur. Savaş sonrasında ise, 1946 yılında BAA (Amerikan Basketbol Birliği) adıyla ikinci bir profesyonel lig yaratılmıştır ve yeni bir dönem başlamıştır. Daha sonra bu iki lig 1949’da BAA’in bünyesinde birleşerek günümüzdeki NBA (Ulusal Basketbol Birliği) yaratılmış, ekonomik kalıcılık sağlanmaya başlamıştır.

Lakin, atılım yapılan konular arasında değişmeyen bazı şeyler vardır; 1948 yılında, tüm kulüplerinin BAA’e geçmesine tepki olarak, NBL’in, ta 1925’ten beri faaliyetlerini amatör olarak sürdürmek zorunda bırakılan ve tamamı Afro-Amerikalılardan kurulmuş New York Renaissance (Rens) kulübünü bünyesine alıp Dakota Rens haline getirmesi ve ligin son sezonunda siyahlara “resmi” bir şans tanıması vakasını bir yana bırakırsak, halen daha spor sektörü beyazların elindedir ve yeteneğine bakılmaksızın, siyahların profesyonel spor dallarına yönelmesi hiç yakışık almamaktadır. Böylesi bir elitizmi yıkan nokta ise, New York Rens gibi münferit takımların, Original Celtics gibi beyazların basketbol takımlarına karşı kazandığı galibiyetlerde gösterdiği üzere, basketbolda dinamizmin çok daha mühim bir etken olmasından dolayı, kas yapısı ve atletizm bakımından beyazlardan üstün olan siyah ırkın gitgide basketbolda gerekli görülmesi olmuştur.

Yenilenler, galip gelmek için akıllarını kullanarak mucit ve kaşif olurlar; bu insanın doğasındadır. Adaptasyon konusunda, ligin ilk yıllarında başarılı olamayan takımlar da işte tam böyle yapmışlar ve 1948’de Jackie Robinson’ın beyzbolda “ırk/renk” bariyerini Brooklyn Dodgers ile birlikte yıkması gibi parlak fikirler sonucu, 1950-51 sezonunda Earl Lloyd, Chuck Cooper, Nathaniel “Sweetwater” Clifton ve Hank DeZonie, NBA’de oynamayı başaran ilk siyah oyuncular olmayı başarmışlardır.

BillRusell3Gelgelelim, tabuları yıkan bu isyan yumruğu hemen etkisini göstermez; zira ismi geçen bu 4 oyuncudan bir tek Clifton’ın boyu 2 metreden fazladır (2.03) ve şampiyonluk yaşayamadığı için, o bile oyunu değiştirmeyi başaramamıştır (esasen Earl Lloyd Syracuse ile bir şampiyonluk yaşamıştır, fakat takımın yıldızından ziyade rol oyuncusu konumunda olduğu için büyük bir etki yaratamamıştır). Oyuna, Minneapolis Lakers ile 5 şampiyonluk yaşayan, NBA’in ilk hakiki devi George Mikan hükmetmektedir ve Mikan önderliğinde Dolph Schayes, Ed Macauley gibi beyazların basketboldaki hakimiyeti kesindir.

Lafı daha fazla dolandırmadan, bu bakış açısını değiştirmenin kime kısmet olduğunu anlatmaya başlayalım. William Felton Russell, ya da bildiğimiz ismiyle Bill Russell, 1934 yılında Louisiana’da, tam da ırkçılığın göbeğinde doğmuştu. Annesi de babası da her gün toplum içerisinde mide bulandıracak ırkçılıklara maruz kalmaktaydı ve Bill henüz küçük bir çocukken, II. Dünya Savaşı sebebiyle ülkenin batısına sürgün edilen tüm siyah ırk mensupları gibi ailesiyle birlikte o da batıya, Oakland/San Francisco’ya göçmek zorunda kaldı. Ailesinin yetersiz maddi durumu yüzünden çocukluğunun büyük bir kısmı halk evlerinde konaklayarak geçti. Henüz 12 yaşındayken çok sevdiği annesi vefat edince, müstahdemlik ve kamyonculuk gibi işlerde çalışan babası, oğluna yakın olabilmek için çelik fabrikasına girdi. Fakat Bill büyürken, babasına ek olarak bir başka ismi daha kendisine idol bellemişti: NBA’in ilk hakiki “dev”i, “Bay Basketbol” lakaplı George Mikan…

BillRusell4

Bill Russell, kendi adını taşıyan “Finallerin MVP’si” ödülünü 2011’de Dirk Nowitzki’ye bizzat vermişti.

Mikan’ı televizyondan seyrederek basketbola aşık olan Bill, esasen atletik vücut yapısı, hızı, sıçrama kabiliyeti ve büyük elleriyle, basketbola çok uygundu; lakin, basketbolun temellerini öğrenmekte ve oyunu anlamakta çok büyük sorun yaşıyordu. Bu yüzden ortaokulda takımdan atılmıştı; lisedeyken de az kalsın aynı akıbete uğrayacaktı, ama daha lisedeki ilk yılında ondaki atletizm potansiyelini fark eden koçu George Powles, Russell’a çok ılımlı yaklaştı ve büyük bir sabır ve anlayışla, bu genç cevhere basketbolu öğretti. Beyazlardan daha önce görmeye hiç alışık olmadığı bir sıcakkanlılık ve sevgiyi, koçu Powles göstermişti Bill’e. İlk iki senesinde çok çabaladı, fakat asıl gücü, lisedeki son iki yılında açığa çıktı. Boyu öylesine uzamıştı ki, giderek sivrilen basketbol bilgisi ile anatomisi birleşince, ender rastlanacak bir yeteneğe dönüşüp, okuluna, yani McClaymonds Lisesi’ne, arka arkaya iki yıl liselerarası eyalet şampiyonluğu kazandırdı. Başarıya giden yola dair, ırk meselesi hariç tek bir sorun vardı ortada; Bill, savunmada sezgileri olağanüstü bir oyuncuydu –fakat o yıllarda basketbolda Bill’in istediği şekilde savunma yapılması hiç de âdetten değildi. Sıçrayarak blok yapmak, top kesmek, atletizmle rakibe tepki göstermek, alışılmışın dışındaydı. Koçu bunları bırakıp geleneksel “beyaz” basketbolu oynamasını istedi Bill’den; lakin Bill kararlıydı ve kendi tarzını uygulamaktaki ısrarının ödülünü, basketbol oyununu tümden değiştirerek alacaktı…

Tabii ırk meselesi, her adımda karşısına çıkmayı sürdürecekti. Lise bittikten sonra, hiçbir üniversite Russell’a ve yenilikçi savunma anlayışına teklif götürmemişti. Az kalsın basketboldan tümden kopmak zorunda kalacaktı ki, ileri görüşlü gözlemci Hal DeJulio, San Francisco Üniversitesi adına gelip Russell’a alıcı gözüyle bakmayı akıl etti. Esasında DeJulio Bill’in ne fundamentalinden ne de hücumcu kimliğinden etkilenmişti; o, Bill’in oyuna dair eşi bulunmaz içgüdüsünü, savunma sezgilerini, çabalayışını, yılmayan yapısını ve kilit anlarda oyunu bir şekilde değiştirebilme kabiliyetini görmüş ve özel bir yetenekle karşılaştığını anlamıştı. Hemen kendisine burs teklif etti. Bill ise, basketbolda bir geleceği olduğunu görmekle kalmadı; hayatını değiştirebilmek ve hayatta kötü gördüğü ne varsa işte onlara tepki gösterebilmek için basketbolun benzersiz bir fırsat olduğunu da kavradı. Ve seve seve, bursu kabul etti.

2014 All-Star’ında, geleneksel olarak Bill’in şerefine düzenlenen “Doğum Günü Kutlaması” görüntüleri.

Zaten bütün hakiki macerası da burada, örümcek zihniyetten arınmış koç Phil Woolpert’in takımında başladı. Woolpert, sadece oyunun merkezine savunmayı yerleştirmekle kalmıyor, aynı anda ilk beşte 3 siyah oyuncuyla (Bill, K.C. Jones ve Hal Perry) sahaya çıkarak bir ilke de imza atıyordu. Bill, atletik ama kaba kuvvetten uzak fiziğini savunmada avantaja çevirmenin yolunu, yine zekâsı, ağır işçiliği ve sezgileriyle bulmuştu. Birebir savunmada hep hareketli ve rakibi rahatsız ediciydi; çok yükseklere sıçrayabildiği ve çok atik olduğu için, kendisinden güçlü pivotların başını döndürüyordu. Ayrıca hareketliliğini ve çabukluğunu, diğer takım arkadaşlarına savunmada yardıma giderek ve rakibin pas ve şut düzenlerini karıştırarak tüm takımın yararına kullanıyordu.

Bill sayesinde takım savunması kavramı, bir üst seviyeye çıkmıştı. Şuta el göstermek, blok olmasa bile tehdidini sunmak paha biçilemez bir silaha dönüşmüştü San Francisco Üniversitesi için. Öyle ki, üniversite NCAA’lerde bir süper güç haline gelince, Holy Cross Üniversitesi’nin yıldızı Tom Heinsohn (ki ileride Boston armadasının Russell ile birlikte yapı taşlarından biri olacaktır) Bill’in savunmasında eriyip gidince, Sports Illustrated gibi basketbol otoriteleri, “Eğer bir gün Bill topu potaya atmayı da öğrenirse, o vakit kuralları yeni baştan yazmak gerekecektir” diyerek, onun oyunda nasıl bir çığır açtığını anlatacaklardı…

BillRusell5

İki ezeli rakip, Bill ve Wilt.

Gelgelelim, hayatın güzellikleri, diğer takımların ve taraftarlarının insanlıktan utandıracak katı ırkçılığı karşısında eriyip gidiyordu. Siyah basketbolcuları sahada ve dışarıda zor zamanlar bekliyordu. Hatta takım NCAA şampiyonu olduğunda, Bill Final Four MVP’si ve All-American takımının bir üyesi seçildiğinde, 20 sayı 20 ribaunt ile oynayıp blok yapan tek pivot olmasına da rağmen, Yılın Oyuncusu ödülünü “otoriteler” başkasına layık görüyor, siyah bir oyuncunun en iyi basketbolcu unvanına kavuşmasını mutlak ölçüde engelliyorlardı. Bill 1955 ve 56’da takımını NCAA şampiyonluğuna taşırken maç başına ortalama 13 blok yapmıştı; takım 55 maçlık inanılması güç bir galibiyet serisi yakalamıştı ve NCAA tarihinin açık ara en çok şampiyonluk yaşamış koçu John Wooden, onu daha şimdiden “gördüğü en mükemmel savunmacı” ilan etmişti, fakat toplumdaki algı değişmiyordu. Bu algıyı, Bill’in 1956 NCAA Finali’nde (blok istatistiği 1974’e dek tutulmadığı için) gayri resmi olarak Iowa’ya karşı yaptığı Double-triple-double (26 sayı 27 ribaunt 20 blok) bile zar zor esnetecekti…

Bill Russell #6 numaralı forması ile 1956 NCAA finalinde Double-triple-double yaparken

Üstelik Bill sadece basketbolda değil, daha sonraları en büyük rakibi haline gelecek Wilt “The Stilt” Chamberlain gibi yüksek atlama, 400 metre ve uzun atlama dallarında da dereceler elde ediyor ve dünya çapında bir atlet olarak kabul görüyordu. Fakat, sonraları çoğunluğu siyah basketbolculardan oluşacak olan dünyaca ünlü Harlem Globetrotters’ın sahibi Abe Saperstein bile ırkçı tutumundan dolayı bir antrenman maçına çağırmak için Bill’le doğrudan muhatap olmayıp, koçu Woolpert ile görüşünce, ırkçılık konusunda çok hassas olan ve asla kendisini bir “kurban” olarak görmeyi kabullenmeyen Bill de, “eğer Bay Abe benimle konuşmak için fazla zeki olduğunu düşünüyorsa, ben de onun takımında oynamak için fazla zeki olduğumu düşünüyorum” diyerek tavrını koyacak ve Harlem’i boş verip, NBA’e gitme kararı alacaktı.

NBA, başlı başına ayrı bir maceraydı Bill için. Neden mi? Çünkü ırkçılık orada en tepe noktadaydı ve siyah oyuncular hep küçümseniyordu. Öyle ki, eğer NBA, Arnold “Red” Auerbach gibi bir koçu istihdam etmiyor olsaydı, belki bir Bill veya Wilt gibi oyuncuları hiç göremeyecektik; ya da onlar hak ettikleri değeri göremeyeceklerdi…

Auerbach, atılımcıydı. NBA’deki ilk yıllarında aradığı takımı veya çalışma ortamını bulamamış, 1950-51 sezonunda Chuck Cooper’ı draft ederek, NBA tarihinde bir siyah oyuncuyu draft eden koç olmak gibi, zamane basketbol dünyası için tatsız bir unvana kavuşmuştu. Açık fikirliydi ve sadece basketbolu önemsiyordu; bu yüzden ırk-renk gibi konulara gülüp geçme taraftarıydı. Celtics efsanesi olmasını da, bu özelliğine borçlanacaktı zaten. Her ne kadar 50 yılındaki draft’te, sonraları Celtics’te yolunun kesişeceği ilk hakiki sihirbaz point guard Bob “Houdini” Cousy’yi, oyununu beğenmediği için bile isteye es geçse de, yetenekten bir hayli anlıyordu ve risk almaktan da kaçınmazdı (Dipnot: Auerbach’ın ömrü boyunca es geçtiği tek dev yetenek, Yunanlıların efsane guardı Nikos Galis’tir. Bacak sakatlığından sonra ona 79-80 sezonu için kontrat vermekten çekinir, bir Avrupalı için bu riski alamaz ve kendi ifadesiyle, “ömrünün en büyük hatasını yapar”. Ayrıca da bu sayede Avrupa basketbolunun tarihini de kökten değiştirir. Ama bu, Galis’i anlatacağımız, başka bir hikayenin konusu tabii ki!) Bu özelliği sayesinde riske girdi; rakiplerinin neye ihtiyacı olduğunu ve dünya görüşlerini hesaplayıp, önce zamanın nev-i şahsına münhasır alternatif “bölgesel draft” seçimiyle, Boston ve ahvali için ‘kesin av’ konumundaki Tom Heinsohn’u, sonra da Bill’in takım arkadaşı K.C. Jones’u seçti. Bill ise, 1. tur 2. sırada St. Louis Hawks (şimdiki adıyla, Atlanta Hawks) tarafından seçilmişti.

BillRusell6Fakat Auerbach, kartları iyi okuyordu ve Hawks’ın asıl isteğinin, halihazırdaki Celtics kadrosunun en kıymetli parçası olan skorer pivot Ed Macauley olduğunun farkındaydı. Zira Bill Russell NBA’e gelene dek bir pivot için öncelikli olan nokta, sayı atmasıydı. Savunma ikinci sırada gelirdi, ki savunmayı pivotlar sadece birebir düzende yaparlardı. Bu yüzden Macauley’i, hatta kızışan pazarlık sonrası, Celtics’in en büyük potansiyeli olarak görülen fakat 3 yıldır askerlik hizmetinde bulunan müstakbel Hall of Fame (Şöhretler Müzesi) üyesi Cliff Hagan’ı da katarak Russell ile takas etmekten hiç çekinmedi. Böylelikle takımdan iki Hall of Fame oyuncusu gönderilmiş, yerlerine 3 adet Hall of Fame oyuncusu gelmişti, ki bunlardan birisi, oyunun tüm çehresini değiştirecekti…

BillRusell7

Bill, 56 Olimpiyatları’ndayken

Değişime, 56 Olimpiyatları’yla başlandı. Profesyonel sözleşme imzalamış olsalar bile, henüz NBA’de oynamadıkları için Bill ve K.C. Jones, Melbourne’de düzenlenen Olimpiyatlar için izin almayı başarmışlardı. Bill, basketbolla olmasa uzun atlama dalında bile Olimpiyatlara girebilirdi, fakat gerek kalmamıştı. ABD, onun dominant oyunu sayesinde rakiplerine maç başına 53.5 sayı fark atarak, finalde Sovyetleri 89-55 ile geçip altın madalyaya uzanıyordu. Lakin Avustralya’ya gidip dönme zahmeti yüzünden bu iki Celtics çaylağı, sezonun neredeyse yarsını kaçırıp ancak Aralık ayında ilk resmi maçlarına çıkabildiler.

Bob Cousy, K.C. Jones, Bill Sharman, Bill Russell ve Tom Heinsohn varken, Celtics ortalama bir takım olmaktan çok ötesine geçecekti ve artık sadece zeki, çabuk, faydalı, savunmacı bir uzun olmakla kalmayıp, bir de pasör özelliğini geliştiren Bill’in oyunda yarattığı etki anında fark edilecekti. Celtics, Bill’in etrafında çok ilginç bir takım kurmuştu; NBA’in o vakitler taze olan kısacık tarihinde ilk kez bir yıldız pivot, takımının skorda ana gücü, ana silahı ve ilk tercihi olmaktan çıkmış, tam bir takım oyuncusu ve ideal bir savunmacı hüviyetine bürünmüştü. 1954 yılında 24 saniyelik şut saati kuralının getirilmesiyle ortaya çıkan, o vakitlerin aşırı yüksek tempolu “Run’n gun” basketbolunda böylesi bir savunma kulesinin varlığı, çok şeyi değiştirmişti. Takım arkadaşlarına alan açıyor, her ribaundu hayat memat mücadelesi gibi görüyor, sürekli enerjisini sahaya yansıtıyor, paslarıyla bencilliği silip atıyor ve o cüsseye rağmen bir kedi kadar çevik, bir panter kadar da çabuk olması sayesinde boyalı alanı (ve hatta yardıma gittiği zaman dış bölgeleri de) karartıyordu. Ve ilk kez, basketbol siyah bir süper yıldızı ağırlıyor, bir süper atletin varlığıyla kalkınıyordu. Belki öyküsü o kadar hazin olmasa, rahmetli Maurice Stokes, Bill’in yarattığı etkiyi, bilinen usullerde, hücumuyla yapacaktı. Fakat sahne, Bill Russell’ın sahnesiydi. Bill daha ilk senesinde 14.1 sayı 19.6 ribaunt, 2 asist (ve kim bilir kaç blok?) ortalamalar tutturmakla kalmayıp, takımına şampiyonluğu da getirerek, koç Auerbach’ın ne denli isabetli bir “kumar” oynadığını dosta düşmana ispatlamıştı…

Bill’in 30 sayı ve 40 ribaunt ile tamamladığı 1962 Finalleri 7. Maçından görüntüler

Bill, kötü bir hücumcuydu –bu hiç değişmemişti. Çabukluğunu kullanarak denediği “sepetleme” usulü tek veya çift el turnike benzeri atış dışında, yarım hook’a benzer tuhaf açılı bir şutu da vardı, fakat hepsi bu kadardı. Ayrıca bu atışların isabet yüzdesi, bir pivottan beklenmeyecek denli düşüktü. Serbest atışlarda da en az müstakbel rakibi Wilt Chamberlain kadar sorun yaşıyordu. Smaç basmak zaten o vakitler NBA’de çok aykırı bir âdetti. Ribauntları tiplemekte usta olmasa, ofansif top ihlali (offensive goaltending) kuralı geldikten ve takım arkadaşlarının şutlarını daha potaya değmeden havada kapıp tamamlama imkanı elinden alındıktan sonra, maç başına 10 sayıyı bile zor görürdü. Fakat Wilt’in aksine Mr. Bill, başarılı olmak, şampiyonluğa ulaşmak için bunlardan hiçbirisine sahip olmak veya geliştirmek zorunda değildi. Çünkü o, skor üretmek hariç basketbola dair tüm sair işlere ağırlığını koyarak takımını yüceltiyordu. Eksikliği o denli mühimdi ki, ikinci yılında yani 1958 Finalleri’nin 3. maçında bir şutu bloklarken sakatlık geçirip sonraki 2 maçı kaçırdığında, takımı o iki maçı da farklı kaybetmişti. Geri döndüğünde ise, karşısında 1957’nin rövanşı için yanıp tutuşan Hawks efsanesi “Büyük” Bob Pettit’i 50 sayı atarken bulacak ve şampiyonluğun Hawks’a gitmesine mani olamayacaktı. Bill yokken Celtics’in sistemi çöküyor, takım, sıradan bir takım haline geliyordu…

Ertesi sezon Bill’in sakatlığı düzelince ve kadroya bir başka Hall of Fame oyuncusu Sam Jones katılınca, Elgin Baylor’lı Lakers’ı yenip bir kez daha şampiyon oldu Celtics. Ve sonraki sezon, Bill’in gelmiş geçmiş en büyük “ezeli rakibi” (archrival) Wilt Chamberlain NBA parkelerine ayak bastı. Wilt, bilhassa hücum bakımından, Bill Russell’ın bir gelişmiş modeli gibiydi; dominantlığı yetenekleri ve zekası kadar, Bill’in eksikliğini duyduğu bir meziyetten, fiziksel güçten de kaynaklanıyordu. Rekabetleri esnasında Bill’in Wilt’e herhangi açık bir üstünlük kurduğu iddia edilemezdi, zira Bill takımıyla var olan bir isimken, hücumu ilk plana koyan Wilt, yalnız başına bir takımdan daha kuvvetliydi. Dahası, Bill’de var olan tüm o müstesna özellikler Wilt’te de ziyadesiyle mevcuttu. Aynı klasmanda yarışıyor gibi görünseler de, boyu 2.06 ila 2.08 arasında gösterilen Bill ile boyu 2.12’ye varan Wilt’in arasındaki boy ve kulaç farkı, aynı atletizme, çabukluğa, zekâya ve sezgilere sahip bu iki isimden elbette ki Wilt’i üstün kılıyordu. Birbirlerine karşı oynadıkları toplam 142 maçta Wilt 29 sayı 29 ribauntluk ortalamalar yakalamıştı! Ve hatta bir defasında Wilt, Bill’in müdafaasında tam 55 ribaunt alarak rekor kırmıştı; Bill de bir maçta 50 ribaundu aşabilmişti (51) ve hatta bunu bu iki devden başka başaran da çıkmamıştı, fakat Wilt, Bill’in kelimenin tam anlamıyla bir üst versiyonu gibiydi. Bill de o’nu durduramıyor, sadece, taş çatlasın, diğer pivotlara nazaran bir nebze yavaşlatabiliyordu. Peki o zaman, birisi hücumda, diğeri de savunmada birer ilah konumuna gelen bu iki devden neden sadece Bill şampiyon olabiliyordu?

BillRusell11.jpgBunun sırrı, basketbolun bir takım oyunu olmasında gizliydi. Bill’in fayda timsalliği sayesinde tüm takım arkadaşları rahatça sayılar buluyorken, Wilt tüm sayıları kendisi atarak takım arkadaşlarını ötekileştiriyor, oyuna küstürüyordu. Evet, Wilt kariyerindeki maçlarda 32 defa 60 sayıyı, 118 defa 50 sayıyı, 271 defa da 40 sayı barajını geçmişti; bir sezonda maç başına 50 buçuk sayı ortalama tutturmuştu; toplamda 68 NBA rekoru kırmıştı; bir maçta 100 sayı atmıştı, bir başka maçta 25 sayı 22 ribaunt ve 21 asist üretip, Russell’ın 1956 NCAA Finalinde yaptığı gibi double-triple-double’a imza atmıştı (NBA tarihinde bunu resmi olarak yapan bir başka isim de çıkmamıştır); bir başka NBA efsanesi ünlü Walt “Clyde” Frazier’ın iddiasına göre bugün oynasa maç başına 50 değil 70 sayı üretecek kadar da yetenekli ve durdurulamaz bir hücumcuydu, fakat şampiyonluklar, yüzde 40 isabetle atış kullanıp maç başına 15 sayı atabilen Bill’e gidiyordu. Çünkü Bill’in şahane bir takımı, şahane bir koçu ve şahane bir sistemi vardı; ayrıca tüm bunların merkezinde yer alarak, insanlık tarihinin gördüğü gelmiş geçmiş en mükemmel takım arkadaşı haline geliyordu. Wilt Bill’i ezse bile, tüm karşılaşmaları baz alındığında Bill’in takımları Wilt’in takımlarına totalde 88’e 74 üstünlük kuruyordu. Wilt de istediğinde Bill kadar iyi bir savunmacı ve blokçu oluyordu, fakat o savunmayı hep ikinci, üçüncü sıraya atıyor, yani o işi takım arkadaşlarına devrediyordu. Bu yüzden elini her pozisyonda taşın altına sokan, egosundan arınan Bill’in yanında koca bir franchise varken, Wilt yalnızdı. İşte bu görünüm sonrasında, şu ünlü söz türüyordu: “Wilt, en büyük oyuncudur. Bill ise, takımını en büyük yapan oyuncudur”…

Bu sözün doğruluğu, sadece Wilt’in Warriors veya Sixers kariyerlerinde değil, Lakers günlerinde de ispatlanacaktır. 1967’de Hal Greer ve Chet Walker gibi takım arkadaşlarının varlığı ve 1958’de Hawks’ı Boston önünde şampiyonluğa taşıyan koç Alex Hannum takviyesinin yanı sıra, tıpkı Bill gibi takım oyunu oynamayı öğrenip ortalamalarını düşürdüğü vakit Boston’ı geçerek kariyerindeki ilk şampiyonluğunu kazanan Wilt, Lakers’a takas olduktan sonra, aldığı dersi adeta unutmuşçasına, kariyerinin başındaki egoist tutumuna dönmüş ve Elgin Baylor ve Jerry West gibi iki destansı takım arkadaşıyla “takım” olmayı denememiştir. Yıldızlar topluluğu olarak görülen Lakers “takımı”, o kadar kibirlidir ki, bir sene önce yine Boston’a finalde kaybettiklerini unutup, 1969 NBA Finali’nin son maçı için kendi sahasında binlerce balon ve süsleme ile kutlama hazırlıkları yapmış ve kendilerini daha maç oynanmadan şampiyon ilan edip Boston’ı küçümsemiştir. Çünkü Celtics yine finale gelse bile, takımın başında artık Red Auerbach yoktur ve o yokken Boston artık eski Boston değildir; Celtics’te GM’lik pozisyonuna geçen Auerbach, bir ilke daha imza atıp yerini Bill’e devretmiştir ve yaşlanmaya başlayan, artık takımın ana yıldızlığını, 62-63 sezonunda lige giriş yapıp Boston tarihinin en skorer ismi haline gelecek John “Hondo” Havlicek’e devreden Bill Russell da, NBA tarihinin ilk siyah koçu olmuştur. Oyuncu-koç Russell’ın Celtics’i, tıpkı Bill gibi, her pozisyonda son damla terine dek mücadele eden, azimli ve zeki bir yapıyı benimsemiştir. Fakat rakip çok güçlüdür ve yenilmez Celtics armadasının sonu gelmiş gibidir.

BillRusell9Celtics’in elinde yine aynı taktikler ve silahlar vardır; her fırsatta hızlı hücumla rakibi yor, Bill’in blok tehdidi ile şut dinamiğini boz, Bill’in hareketliliği sayesinde çabuk yardımlar ve ikili sıkıştırmalar getir, sert savunma yap, bol pas dağıt, merkeze ver dışa açıl, Bill sezgileriyle, blokladığı topları hep takım arkadaşlarının yanına yöresine servis etmeyi başarsın ve yine hızlı hücum et… Ve tabi, seni hor gören rakibe, takım olarak, emeğinle, azminle, psikolojik üstünlüğü elde eden senmişçesine cevap ver. Yılma, ayakta kal, ayakta alkışlan. Kariyeri boyunca hiç 6 faul almamış olan Wilt’i 5 faule getir, zorla. Rakip koç Van Breda Kolff Wilt’i en kritik dakikalarda benchte tutarak ekmeğine yağ sürsün, West yalnız kalsın, son topta şans Celtics’in 6. adamı (sonraların ünlü koçu) Don Nelson’a gülsün ve yürekli emeğinin karşılığını alıp, kazan. Hadlerini bildir. Evet, tam da bu şekilde Russell 11. şampiyonluğunu kazanarak hem oyunculuğa hem koçluğa veda edip zirvedeyken bıraktı; tıpkı yoldaşları Tom Heinsohn ve Sam Jones gibi. Takımı Havlicek ve genç uzun Dawe Cowens devraldı ve yeni şampiyonluklara yelken açıldı. Bill, hep oyundaki en büyük “galip” olmayı sürdürdü; Wilt ise, galipliği hatırlayana dek aynı faciaları Knicks ve Bucks’a karşı da yaşamak zorunda kaldı…

1969 Finalleri’nin o meşhur ve unutulmaz son çeyreği

Bill adına bu tablodaki tek acı nokta ise, yıllar sonra kendi adını taşıyacak olan ve ilk kez verilen Finallerin MVP’si ödülünün, kaybetmesine karşın üstün performansıyla takdir toplayan Jerry West’e gitmesiydi (ki bu müstesna durum tarihte tektir). Bill, arka arkaya 8, toplamda da 11 şampiyonluk kazanıp, basketbola takım oyununu öğretti. Bir sezonda maç başına 20 ribaunt toplayabilen ilk oyuncu oldu. Kariyeri boyunca maç başına 15.1 sayı, 22.5 ribaunt, 4.3 asist ortalamaları (toplamda 14.522 sayı, 21.620 ribaunt 4,100 asist) tutturması bir yana, blok istatistiği o günlerde henüz resmen kayda geçirilmediği için blok içeren bir dünya gayrı resmi triple-double da yaptı. 3 defa All-NBA 1. takımına, 8 defa All-NBA 2. takımına alındı; 12 defa All-Star, 1 defa All-Star MVP’si, 5 defa normal sezon MVP’si seçildi. 1956 Olimpiyat altını ile birlikte, kariyerinde hem NCAA, hem NBA hem de Olimpiyat şampiyonluğu yaşayabilen sadece 7 oyuncudan biri oldu; yetmedi, NBA’in 25. Yıl, 35. Yıl ve 50. Yıl (50 Greatest of All Time) kadrolarının tamamına adını yazdırabilen yalnızca 4 isimden birisi haline gelmeyi başardı (diğerleri Bob Cousy, Bob Pettit ve George Mikan). Sadece son yılında değil, kariyerinin tamamında NBA Finaller MVP’si ödülü verilse, en az bir yarım düzine kadar da o ödülden edinmesi kaçınılmazdı; zira finallerde, play-off’larda ve clutch anlarında o kadar dominanttı ki, 2009 senesinden itibaren NBA, Finallerin en değerli oyuncusu ödülüne onun adını verme kararı aldı (ödülü de Mr. Russell şahsen takdim ediyor). Kariyerini, maç başına ve toplamda tüm zamanların (Wilt’in ardından) en çok ribaunt alan ve toplamda en çok şampiyonluk yaşayan oyuncusu unvanlarıyla noktaladı ve bu sıfatlar bugüne dek bile değişmedi.

BillRusell10Sadece NBA ile sınırlı kalmadı yaptıkları; başka bir NBA efsanesi olan Oscar “Big O” Robertson’ın kafilesine katılıp pek çok ülkeyi gezdi, tur kapsamında gösteri maçları yaptı ve dünyaya basketbolun güzelliklerini ilk elden tanıttı. Evet, Wilt Harlem ile 1959’daki macerası sayesinde ülkelerarası ilişkileri geliştirmelerinin şerefine Sovyetlerden bir Lenin Atletizm Nişanı almıştı; fakat Bill de, ırkçılık karşıtı aydınlanmacı kişiliği ile insan haklarına dair yaptığı nice hizmet neticesinde, 2011 yılında ABD Başkanı Barack Obama tarafından Başkanlık Hürriyet Madalyası’na layık görüldü. 11 şampiyonluk yaşayıp yaşattığı katı Boston Celtics camiasında bile ırkçılığı en sonunda yıkmayı başardı. Sporun en barışçıl ve üretken yanını simgelemeyi sürdürdü. Ayrıca kazanmaya olan açlığı hiçbir zaman geçmese bile, hep sahaların ve saha dışının en nazenin, kibar ve dost canlısı ismi olmayı başardı. İnanmazsanız, daha küçük yaştan kanatları altına aldığı Shaquille O’Neal’a sorun; Mr. Bill’in sohbetlerine ve akıl hocalığına çok şey borçlu olduğunu her fırsatta dile getirecektir. Psikolojik üstünlüğü, rakibe “Evet, gelin, cevabınızı alın, sonra gene gelin ki aynısını yapabilelim” mesajını vermeyi Shaq Bill’den öğrenmiştir. Irkı ve rengi yüzünden bir kurban olmayı asla kabul etmeyerek, tüm aşağılamalara ve sataşmalara cesurca ama kibarlıkla yanıt vermiş, tabuları yıkmış, ilkleri başarmıştır. NBA’in her bakımdan gülen yüzü, imajı olmuştur. Biz de, bugün 82 yaşını kutlayan bu yenilmez devi, şampiyonların en büyüğünü, koçunu dinlemeyip zıplayarak savunma yaptığı için en derin saygı ve şükranlarımızla anıyor, basketbol adına, yaptıklarına selam duruyoruz…

Bunlar da ilginizi çekebilir: