Medyascope.tv

Mültecileri Avrupa’da ağırlamak: Acil bir ahlaki ve siyasi zorunluluk

Avrupalı bir grup entelektüel (Balibar, Mezzana, Wolf…) Avrupa’nın her tarafında dağıtılacak bir metin kaleme aldılar…Biz, Avrupa Birliği, Schengen bölgesi, Balkanlar, Akdeniz, Ortadoğu ülkelerinin yurttaşları ve dünyanın diğer bölgelerinde bizimle aynı kaygıları paylaşan insanlar; yurttaşlarımıza, yöneticilerimize, ulusal meclislerdeki ve Avrupa Parlamentosu’ndaki temsilcilerimize, aynı zamanda da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’ne acil çağrıda bulunuyoruz.” Haldun Bayrı’nın Türkçe’ye çevirdiği metnin orijinalini bu linkten okuyabilirsiniz.

Ortadoğu’dan gelen mültecileri kurtarmak ve ağırlamak gerek!

Yıllardan beri sefaletten, savaştan ve baskılardan kaçan Güney Akdenizli göçmenler denizlerde boğuluyor ya da parmaklıklara çarpıp dağılıyor. Kaçakçı şebekeleri tarafından haraca bağlandıktan sonra denizi geçmeyi başardıklarında ise, onları “tehlike” ve “düşman” gibi gören devletler tarafından sınırdışı ediliyor, hapse atılıyor ya da yasadışılığa itiliyorlar. Oysa onlar, hayatlarını kurtarmak ve tekrar bir geleceğe kavuşmak için cesaretle sebat gösteriyor ve yardımlaşıyorlar.

Ama Ortadoğu’daki savaşlar, özellikle de Suriye’deki savaş, sonu görünmeyen bir kitle katliamının ölçeğine vardığından beri, durum artık boyut değiştirdi. Savaşan taraflar arasında rehin kalan, bombardımana tutulan, aç bırakılan, dehşete düşürülen büyük halk toplulukları, tehlikelerle dolu bir toplu göçe sürükleniyor. Bu toplu göç, fazladan binlerce ölüm pahasına, erkek, kadın ve çocukları komşu ülkelere götürüyor ve sonunda Avrupa’nın kapılarını çalmaya zorluyor.

Büyük bir insanlık felâketi söz konusu. Bu felâket, kaçınılması mümkün olmayan tarihî bir sorumlulukla karşı karşıya bırakıyor bizi.

Ülkelerimizin hepsindeki hükûmetlerin bu toplu göçün sebeplerine son veremiyor olmaları (vahimleşmeye katkıda bulunmadıklarında), kendilerini, uluslararası hukukun kurucu bildiri ve sözleşmelerinde sığınma hakkıyla birlikte kayıtlı olan temel haklarına saygı göstererek mültecilerin yardımına koşulması ve ağırlanması görevinden muaf kılmıyor.

Bununla birlikte, Suriyeli mültecilere kapılarını açma yönünde, –Almanya’nın örnek girişimi gibi; ekonomisini kırıp geçiren sıkı önlemlerle karşı karşıyayken her gün kıyılarına yanaşan binlerce muhtaç insanı kurtarmak, ağırlamak ve kafilelere eşlik etmek zorunda kalan Yunanistan’ın devasa çabası gibi; Yunanistan’da bekleyen mültecilerin bir kısmını almak için iyi niyetini kanıtlamış olan Portekiz gibi– bugüne kadar henüz askıya alınmamış birkaç istisna dışında, Avrupa hükûmetleri durumun boyutlarını görmek istememiş, kamuoylarına açıklayarak ulusal bencillikleri aşıp dayanışmayı örgütleyememişlerdir. Aksine, Doğu’dan Batı’ya ve Kuzey’den Güney’e, Avrupa Komisyonu tarafından hazırlanmış olan asgari mülteci paylaşımı planını ya reddetmiş, ya da sabote etmeeye girişmişlerdir. Daha da beteri, genel olarak mültecilere ve göçmenlere karşı baskı, damgalama ve hoyratlıklara girişmişlerdir. Calais “Cangılı”nda şimdi adalet kararının hiçe sayılması üzerine zorla boşaltmaya varan durum, bu rezaletin son örneği; ama en son örnek de olmayacak.

Aksine, şerefi kurtaran ve bir çözüm yolunu gösterenler, Avrupa’nın ve başka yerlerin sade yurttaşları oldu : Lampedusa ve Midilli balıkçıları ve ahalileri, mültecilere yardım dernekleri ve göçmenlere destek ağlarındaki militanlar, dinî veya dinî olmayan barınma yurtları ve tüm bunlara el veren sanatçılar ve entelektüeller. Bununla birlikte olanakların yetersizliği ve kamu güçlerinin bazen şeditleşen husumetiyle karşılaşıyorlar; onlar da mülteciler ve göçmenler gibi yabancı düşmanı bir Avrupa cephesinin hızlı gelişmesiyle karşı karşıya geliyorlar. Bu yabancı düşmanı cephe, açıkça ırkçı ya da neo-faşist şiddet yanlısı örgütlerden “muteber” siyasî liderlere ve git gide otoriterleşen, milliyetçileşen ve demagojiye bulanan hükûmetlere uzanıyor. Bütünüyle bağdaşmaz iki Avrupa böyle yüz yüze ve artık ikisinden birini seçmek gerek.

Yabancılar için ölümcül, özgürlük toprağı olma bakımından Avrupa kıtasının geleceği için de yıkım habercisi bu yabancı düşmanı eğilim derhal tersine çevrilmeli.

Dünyada 60 milyon mülteci varken, Lübnan ve Ürdün bunların birer milyonunu (birinin nüfusunun yüzde 20’si, diğerinin yüzde 12’si), Türkiye ise 2 milyonunu (nüfusunun yüzde 3’ü) ağırlıyor. Avrupa’ya 2015’te gelmiş olan bir milyon mülteci, Avrupa nüfusunun ancak yüzde 0,2’si mertebesinde! Bir bütün olarak alındığında, Avrupa ülkeleri, mültecileri ağırlayıp onlara gerektiği gibi muamele etme olanaklarına sahip oldukları gibi, siyasî oluşumlarının temeli olan insan haklarının kefili gibi davranmayı sürdürebilmek için de bunu yapmak zorundalar. Binyıllardır aynı tarihin ve aynı mirasın parçası olan Akdeniz alanındaki tüm ülkelerle birlikte barış koşullarını ve hakiki bir ortak güvenliği yeniden yaratmak istiyorlarsa bu onların da çıkarına. Yeni bir örgütlü ayrımcılık ve “arzu edilmeyen” insanları eleme döneminin hayaletini ufkumuzdan gerçekten uzaklaştırmanın da şartı bu.

Mültecilerin ne kadarının ne zaman “evlerine” döneceğini hiç kimse söyleyemez; çözülecek sorunun zorluğunu, doğurduğu dirençleri, barındırdığı engelleri ve hatta riskleri de hiç kimse azımsamamalı. Ama halkların ağırlama iradelerini ve mültecilerin bütünleşme iradelerini de hiç kimse görmezden gelemez. Hiç kimse, kaytarma fırsatı çıksın diye sorunun çözülmez olduğunu ilan etmemeli.

Dolayısıyla derhal çok kapsamlı acil önlemler alınması gerekiyor.

Ortadoğulu ve Afrikalı mültecilere olağanüstü durum çerçevesinde yardım zorunluluğu ilan edilmeli ve Avrupa Birliği’nin yönetici mercilerince bu hayata geçirilirken tüm üye ülkeler tarafından paylaşılmalıdır. Bu yaklaşım Birleşmiş Milletler tarafından da benimsenmeli ve tüm bölgedeki demokratik devletlerle sürekli istişare edilmelidir.

Sivil ve askerî güçler, “insan kaçakçıları”na karşı bir deniz gerillası yürütmek için değil, göçmenlerin yardımına koşmak ve denize garkolan insanlar rezaletini durdurmak için göreve koşulmalıdır. Kaçakçılık yöntemlerini etkisizleştirmek ve yararlandıkları suç ortaklıklarını mahkûm etmek de bu çerçevede gereklidir. Zira mafya pratiklerini doğuran, yasal erişimin yasaklanmasıdır, yoksa tersi değil.

İlk ağırlayan ülkelerin, özellikle de Yunanistan’ın sırtındaki yük derhal hafifletilmelidir. Ortak çıkarlara yaptıkları katkılar teslim edilmelidir. Tecrit edilmeleri kınanmalı ve etkin dayanışmayla bu durum tersine çevrilmelidir.

Schengen serbest dolaşım bölgesi korunmalıdır, fakat göçmenlerin ilk girdikleri ülkeye doğru sınırdışı edilmelerini öngören Dublin Antlaşması askıya alınıp tekrar müzakere edilmelidir. Avrupa Birliği Tuna ve Balkan ülkelerine sınırlarını açmaları için baskı yapmalı, Türkiye’yle de mültecileri bir pazarlık unsuru olarak kullanarak siyasî-askerî oyalamada bulunmaktan vazgeçmesi için müzakere yürütülmelidir.

Aynı zamanda, mülteci olarak kayıt altına alınmış herkesin, komşularının hesabına muazzam bir tutukevine dönüşme tehlikesi altındaki küçük bir ülkede birikmelerine ses çıkarmamak yerine, onları nesnel olarak ağırlayabilen “Kuzey” ülkelerine ulaştırabilmek için hava ve deniz ulaşım olanakları sağlanmalıdır.

Daha uzun vadede, halkların tarihinin akışını değiştiren o büyük meydan okumalardan biriyle yüz yüze olan Avrupa, katliamdan kurtulmuş olanlara ve onlara yardım edenlere, demokratik denetlenebilirliği olan bir plan hazırlamalıdır: Sadece ağırlanacak insan kotaları değil, sosyal ve eğitsel yardımlar, insana yakışır lojman yapımları, dolayısıyla özel bir bütçe ve kendilerini ağırlayan toplumlarda göçmenlerin insana yakışır ve barışçıl bir biçimde kabul görmelerini sağlayan yeni haklar temin eden yasal düzenlemeler icap etmektedir.

Bundan başka alternatif yoktur: Ya konukseverlik ve sığınma hakkı, ya da barbarlık!

Bu çağrıyı başlatanlar:

Michel AGIER (Fransa)

Horst ARENZ (Almanya)

Athéna ATHANASIOU (Yunanistan)

Chryssanthi AVLAMI (Yunanistan)

Walter BAIER (Avusturya)

Etienne BALIBAR (Fransa)

Marie BOUAZZI (Tunus)

Hamit BOZARSLAN (Fransa, Türkiye)

Judith BUTLER (ABD)

Marie-Claire CALOZ-TSCHOPP (İsviçre)

Dario CIPRUT (İsviçre)

Patrice COHEN-SEAT (Fransa)

Edouard DELRUELLE (Belçika)

Matthieu DE NANTEUIL (Belçika)

Wolfgang-Fritz HAUG (Almanya)

Ahmet İNSEL (Türkiye)

Nicolas KLOTZ (Fransa)

Justine LACROIX (Belçika)

Amanda LATIMER (İngiltere)

Camille LOUIS (Fransa)

Giacomo MARRAMAO (İtalya)

Roger MARTELLI (Fransa)

Sandro MEZZADRA (İtalya)

Maria NIKOLAKAKI (Yunanistan)

Josep RAMONEDA (İspanya)

Vicky SKOUMBI (Yunanistan)

Barbara SPINELLI (İtalya)

Bo STRÄTH (İsveç)

Etienne TASSIN (Fransa)

Hans VENEMA (Hollanda)

Marie-Christine VERGIAT (Fransa)

Frieder Otto WOLF (Almanya)

Yeni imzalar aşağıdaki iki adrese gönderilmelidir : baier@transform-network.net ve steiner@transform-network.net

Bunlar da ilginizi çekebilir: