Medyascope.tv

Matthew B. Crawford: Filozof ve motosiklet tamircisi

Dünyada yerleşik bireyselliğin tekrar sahiplenilmesini savunan ve aynı zamanda motosiklet tamircisi olan Amerikalı filozof Matthew B. Crawford ile ünlü Fransız gazete Liberation’ın yaptığı yaptığı söyleşi modern hayat tartışmasına yeni bir boyut katıyor. 8 Mart 2016’da Guillaume Gendron imzasıyla yayınlanan ve orijinalini bu linkten okuyabileceğiniz bu söyleşiyi Türkçe’ye Haldun Bayrı çevirdi.

Filozof ve motosiklet tamircisi 

“Dalgınlık çağı”na girişimizle, Amerikalı filozof Matthew B. Crawford, dünyaya yeniden daha iyi gelmek amacıyla, gerçekliğe yerleşik bireyselliğin tekrar sahiplenilmesini savunuyor.

Paris’te üç yıldızlı bir otelde, makine yağı kokusundan uzakta buluşuyoruz. Sinekkaydı tıraşlı, Lance Armstrong’u andıran havasıyla Matthew B. Crawford, ancak ABD’de görebileceğiniz türden bir put kırıcı: Hem filozof (Virginia Üniversitesi’nde öğretim üyesi), hem de motosiklet tamircisi (Richmond’daki garajında). El emeğine iade-i itibar eyleyen ve sürpriz olarak ABD’de best-seller listelerine giren (150 bin satan) kitabı Shop Class as Soulcraft: An Inquiry Into the Value of Work (Penguin Press, 2009), yeryüzünün her tarafından çağrılan bir konferansçı haline getirmiş onu. Sonuç: Elli yaşındaki deneme yazarımız dünyanın dört bir yanında, her türden reklam bombardımanı altındaki havaalanlarında çok zaman geçirmiş.

Crawford

Matthew B. Crawford, filozof ve motosiklet tamircisi, Richmond, A.B.D. (Foto: Adam Ewing)

Buradan yeni bir düşüncenin çıkış noktasını yakalamış; “dalgınlık çağı”ndaki “dikkat bunalımı” diye adlandırıyor bunu. The World Beyond Your Head: On Becoming an Individual in an Age of Distraction” (Farrar, Straus and Giroux, 2015) başlıklı kitabında, Matthew B. Crawford, “beynin serbest zamanı”nın sömürücülerine karşı çıkıyor, sessizliğin özelleştirilmiş bir lüks haline gelmesinden yakınıyor ve bizi hem hafıza kaybına uğratan, hem endişeli ve öfkeli kılan, hem de çoğu zaman kendimizle karşı karşıya getiren zihinsel yaşam parçalanmamıza bir çare bulmayı deniyor. Crawford’a göre bunun tek sorumlusu reklamcılar değil: Daha “cisimleşmiş” bir şekilde tekrar dünyaya dönmek amacıyla bireyselliğe, özgürlüğe ve gerçekliğe bakış tarzımızın tamamını tekrar gözden geçirmemiz gerek.

Çoğu insanın aksine, “dikkat bunalımı”nı doğrudan İnternet’in çıkışına bağlamıyorsunuz.

Crawford: Teknolojinin elbette bir rolü var; ama teknolojiden yararlanabilir olmamız, onu daha eski kültürel eğilimlerin ölçeğine vurduğumuzda anlamlanıyor. Bu kitabın çıkış noktası, süpermarketteki bankamatikten para çektiğim o an. Yaptığım işlemin her aşamasında bir reklama bakmak zorundayım; sırf birisi benim tam o anda algısı açık bir kullanıcı olduğumu anladığı için. Kapitalizmin son ufku bu: Beynimizin her serbest ânının hoyratça paraya çevrilmesi. Dikkatimiz su veya hava gibi sınırsız bir kaynak, fakat bunun pervâsızca sömürülmesine karşı hiç kimse tavır koymuyor. Düşünme ve biriyle konuşma kapasitemiz söz konusu. Bu yüzden, uçucu ve bulanık bir fikir olan özel yaşam hakkı için dövüşmekten ziyade, sorgulanmama hakkını öne çıkarmak gerekir. Kuşkusuz, bu hakkın uygulanma şekillerine gündelik yaşamın her ânında başvurması karmaşıktır; ama kavram olarak daha berrak geliyor bana.

Dünyadan, tam olarak da o sorgulamalardan korunmak için her yerde kendi mahremiyet kabarcığını arama yönündeki çağdaş eğilimi eleştiriyorsunuz. 

Crawford: Bu bir silahlanma yarışı haline geldi! Herkes kaskını, telefonunu, kitabını çıkarıyor; elimizde etrafımızdakilerle bağlantımızı kesebilecek ne varsa her şeyi. Bunu yapınca da kamusal mekânlar saygınlıklarını yitiriyorlar; bu mekânların bütün toplumsal boyutlarını, her tür öngörülmeyen tesadüf imkânını silmiş oluyoruz.

Yoğunlaşma zorluğumuz sadece reklam istilasından gelmiyor…

Crawford: Buzdağının sadece görünen kısmı o. Çoğu zaman sorun, yaşamlarımıza ve beyinlerimize soktuklarımızdan geliyor: İster video oyunları olsun, ister sosyal ağlar; hatta pornografi… Bütün bu şeyler neredeyse mekanik olan uyarılma açlığımızı tatmin ediyorlar. Beyinlerimizin böyle (tekrar tekrar) kabloya bağlanması endişe verici, çünkü etrafımızda bulunan insanlara ve şeylere bağlanmamızı engelliyor. Bütün bu sun’î tecrübeler özel olarak bizi oyalamak için, bize gerçek dünyadan kaçacak bir yol sunmak için  yaratılmışlar. Bu davranış türü bizi daha kırılgan, yoksunlukla yüzleşemez, ama aynı zamanda da özellikle bu cisimsiz tecrübelerin yapımcıları tarafından daha kullanılabilir kılıyor.

Can sıkıntısı ile yoksunluk ve bunların nasıl aşılacağı üzerine çok yazmış olan yazar David Foster Wallace’ın[1] yaklaşımı sizi ikna etmiyor…

Crawford: David Foster Wallace, ünlü denemesi “Bu Sudur”da (This Is Water: Some Thoughts, Delivered on a Significant Occasion, about Living a Compassionate Life, Little, Brown and Company, 2009), akşam işten eve dönerken süpermarket kuyruğunda bekleyip trafikteki sıkışıklığa takıldıktan ve bir araba tarafından hızla sollandıktan sonra eve bitkin bir halde girdiğinde, sürüp giden bu kızgınlık ve sıkıntı evresini aşma amacıyla başvurduğu zihinsel usulleri açıklıyor. Ona göre, sürekli olarak dünyanın bizim küçük şahsımız etrafında döndüğünü düşündüğümüz için mutsuzuzdur; bunun cevabı da şeyleri başka türlü algılamaktır. Bizi hızla sollamış olanın belki de çocuğunu hastaneye götürdüğünü, marketin kasasındaki kişinin evde sorunları olduğunu tahayyül etmemizi öneriyor. İyi bir strateji gibi görünüyor bu. Ötekilere gösterdiği dikkat diye düşündüğü şeyin sâfî hayal mahsulü olmasındadır sorun. Adamın arabada ne yaptığı hakkında hiçbir fikri yok. “Kendi gerçekliğinizi kendiniz inşa etmekte özgürsünüz” diyor. Dikkat ahlâkının zıddıdır bu. Dikkat, şeyleri berrak bir biçimde görmektir; dünyaya ve orada yaşayanlara, oldukları halleriyle katılmaktır. Foster Wallace etkileşim yerine kendi tahayyülüne sığınmayı tercih ediyor. Süpermarket kuyruğundaki durumu değiştirme maksadıyla insanlarla hasbıhal etmesine engel olan hiçbir şey yok. Sonunda, kaçmaya uğraşırken, kafasındakilere daha da fazla kapanıyor.

Özgürlüğü olumsuz bir kavram gibi tanımlıyorsunuz.

Crawford: Ortalığa hükmeden özgürlük kavrayışı, pazarda bize sunulanlar arasında kendi tercihlerini tatmin etme gücü anlamına geliyor artık. Bunun da yaygınlaşmasıyla, özgürlüğümüzü azamiye çıkartmak, seçim sayısını azamiye çıkartmak anlamına geliyor. Dolayısıyla da bize bu tercihleri sunan kimseler bizi daha özgür kılmış oluyor. Özgürlüğe sâfî araçsal ve ekonomik bir bakış bu. Tercih, nev’i şahsına münhasır ve özerk bir kendiliğin saf tezahürü telakki ediliyor, dolayısıyla da her tür akılcı sınamanın elinden kurtuluyor. “En iyi” ile “beter” arasında hiyerarşi yok artık; bir şeyin özünde iyi olduğunu dile getirme korkusuyla bütün zevklere saygı gösteriliyor. Buna koşut olarak, bu tercih bolluğunu bir anlığına da olsa kenara itmek ve iyice belirgin bir şeye yoğunlaşmak için, kendimizi disiplin altına almakla geçirmek zorundayız zamanımızı. Özgürlüğe bu bakış, eyleme kapasitemizi kısıtlıyor.

“Dikkat bunalımı”na cevabınız, gerçeklik içinde yerleşik etkinliklerle yüzleşmek.

Crawford: Filozof Iris Murdoch’un Rusça öğrenmesini tekrar ele alıyorum. Bir yabancı dili öğrenmek, bilinç yoluyla içte eritilmeye direnen ve adına dil denen o otoriter ve dışsal yapıya boyun eğmenizi talep eder. Iris Murdoch, Rusça öğrenirken kendisinden ve narsisizminden çıktığı izlenimindedir. Dikkat bunalımımızdan çıkmanın çözümü, bir etkinlik alanı seçmektir –ister spor yapmak olsun, ister müzik, bir dil öğrenmek, ya da mekanikle uğraşmak, kısacası girişimi değerli kılacak düzeyde karmaşık her tür etkinlikle uğraşmak– ve o konuda muayyen bir hâkimiyet sağlamak. Böyle yaparak, bence gerçek bireysellik olan hüküm verme bağımsızlığını geliştirirsiniz. Bireysellik tamamına erdirilen bir şeydir, doğuştan değildir. Bunu becermek için, irademize direneni öğrenmeye boyun eğmemiz gerekir. Gerçek dünyayla sanal dünya arasındaki farktır bu. Sanal genellikle direnmez size.

Kapitalizme bakışınız sizi aşırı sola yerleştiriyor, fakat tercihler arasında muayyen bir hiyerarşiyi savunmanız ve sizce daha geleneksel bilgilere nazaran “aşağıda” kalan sanal etkinlikleri eleştirmeniz muhafazakârca…

Crawford: İki durumda da haklısınız. Tüm dertlerimizin çaresinin daima daha fazla özgürleşme olduğu fikrine saldırıyorum. Mesela liberteryenizm[2] esastan nihilisttir. Ayrıca, kitabımın son bölümünü geleneğe vakfediyorum. Mirastan söz etmenin beni bir gerici haline getirdiğinin iyi bilincindeyim; hele Fransa’da! [Gülüşmeler.] Cevaplar ya da açıklamalar aramak için geçmişe bakar bakmaz bir düşünce hatası işlendiği minvalli genel reflekse direniyorum. Geçmiş bize eleştirel mesafe sunar; geleceği hayallememizi, dolayısıyla yenilik getirmemizi mümkün kılar. Beni asıl ilgilendiren, gelenekteki ilerici olanaklardır. Org imalatçısına övgü düzdüğüm zaman, bir antikacıdan söz etmiyorumdur. Sürekli bir biçimde tecrübe eden, illâki seleflerinin bıraktığı mirası temel alan iyileştirmeler geliştiren insanlardır bunlar; fakat mirasa atıfta bulundukları kadar, isyan da ederler. Önümüzdeki 200 yıl boyunca çalınabilir orglar imal ederler. Günümüz ekonomisinde, bu ölçekte iş yapan insan nerede? Uzmanlıklarını büyük bir tarihî kemerde görürler; geçmişte uzun zaman önce başlamıştır ve geleceğe uzanır. Bütün bunlar, çalışırken kendi yaşamlarına anlatısal bir tutarlılık verir ve onları gelecekle bağlantıya geçirir. Bizi öncesiz-sonrasız bir şimdiki zamana kapatıp ötekilerden tecrit eden aşırı-bireyciliğin karşıtı “oturmuş kendi” diye adlandırdığımdır bu.

[1] David Foster Wallace, (d. 21 Şubat 1962, Ithaca – New York – ö. 12 Eylül 2008, California), ABD’li roman, deneme ve kısa öykü yazarı. Illinois Üniversitesi’nde felsefe bölümü öğretim üyesi olan babasının etkisinde kalan Wallace, küçük yaşlardan itibaren felsefe ve İngilizce’ye ilgi duymaya başladı. 1987 yılında Arizona Üniversitesi’nde İngilizce üzerine eğitim almaya başlayan yazarın ilk romanı aynı yıl çıktı. Daha sonra Harvard Üniversitesi’nde felsefe eğitimi aldı. Birçok değişik alanda farklı konulara ilişkin yazılar yazdı. Tenis, uyuşturucu bağımlılığı, geri kazanım programları, depresyon, çocuk tâcizi, aile içi ilişkiler, sinema teorileri ve Quebec’in ayrılıkçı talepleri gibi konulara değinen yazarın öykü ve deneme yazıları Esquire, GQ, Harper’s, The New Yorker ve The Paris Review gibi dergilerde yayımlandı. Pomona Üniversitesi’de yaratıcı yazım ve İngilizce dersleri verdi. Infinite Jest (Sonsuz Jest) adlı romanı için Time dergisi 1923’den beri yayımlanmış en iyi 100 İngilizce yazılmış roman arasında olduğunu yazdı. İntihar üzerine “Yetişkinlerin çoğunun kendilerini başlarından vurarak intihar etmesi tesadüf değildir. Böylelikle kötü efendileri vurmuş oluyorlar. Bu intiharların çoğunda gerçek olan şu ki, aslında tetiği çekmeden çok önce zaten intihar etmiş oluyorlar… Ne kadar üzücü” açıklamasını yapan David Foster Wallace, kendini asarak yaşamına son verdi.

[2] Liberteryenizm, yol gösterici norm olarak negatif özgürlük fikrini savunan siyasi akımdır. Liberteryenler özerklik ve seçme özgürlüğünü azamiye çıkartmaya çalışır; siyasî özgürlük, gönüllü işbirliği ve bireysel karar önceliğini vurgular, bu doğrultuda da devletin asgariye indirilmesi ya da ortadan kaldırılması gerektiğini savunur. Kavramın yaygın kullanımı devletin asgariye indirilmesi şeklindedir.

Bunlar da ilginizi çekebilir: