Medyascope.tv

Bertrand Badie: “Batı dünyanın artık kendi tekelinde olmadığını göz önüne almalı”

Uluslararası ilişkiler konusunda uzman ve siyasetbilimci Fransız Bertrand Badie, Libération’a verdiği röportajda Batı’ya ayna tutuyor. Badie’nin Marc Semo ve Catherine Calvet ile yaptığı söyleşiyi Türkçe’ye Haldun Bayrı çevirdi. 18 Mart 2016’da yayınlanan söyleşinin orijinalini bu linkten okuyabilirsiniz.

“Batı dünyanın artık kendi tekelinde olmadığını göz önüne almalı”

Terörizm, savaşlar ve yeni toprak oluşumları arasında, soru işaretleri ve endişeye yol açan dünyadaki yeni gidişat nasıl açıklanabilir? Bertrand Badie bu soruya cevap aramaktan vazgeçmemiş. Soğuk Savaş’ın yarattığı ikikutuplu dünya tasarımını özlememesi bir yana, uluslararası ilişkiler uzmanı olan bu siyasal bilimler profesörü, temayüz eden yeni küresel aktörleri tasvir ediyor. Uluslararası ilişkilerin motoru olması hasebiyle aşağılanma üzerine bir kitaptan sonra, bugün de son kitabı “Dünyada Artık Yalnız Değiliz”de (Nous ne sommes plus seuls au monde, La Découverte) bu aşağılanmanın sonuçlarını inceliyor ve adaletsiz bir dünya düzeninin ana hatlarını çiziyor.

bertrand-badie

Resim: Christelle Enault

“Dünyada Artık Yalnız Değiliz” başlığı ne anlama geliyor?

Badie: Önceden önemsenmeyen devletlerin ortaya çıktığını vurgulamakla birlikte, aynı zamanda uluslararası düzende sivil toplumların su yüzüne çıkışını da göz önüne alıyorum. Uluslararası düzen kavramı Vestfalya Barış Antlaşması’nın [17. yüzyılda, Y.N.] sonuca bağlanmasıyla Avrupalılar tarafından kıta ölçeğinde icat edilmişti. Avrupalılar, kıtaları ölçeğindeki bu kuralcı düzeni uluslararası düzenle eşanlamlı kılma yönünde hareket etmişlerdir. Bu dünyaya yeni bir düzen getirmesi gereken sömürgelerin bağımsızlaşması, Soğuk Savaş dünyasındaki ikikutupluluk uyarınca gerçekleşmiştir. Modern olan “Enternasyonal” fikri ile klasik olan “Avrupa birlikteliği” fikrini birbirine denk kılan bir dizi durum yaşanmıştır. Öyle ki, ABD ancak fazladan bir Avrupa gücü haline gelerek hakikaten uluslararasılaşabilmiştir; özellikle de iki dünya savaşı sırasında Avrupa topraklarında çarpışmaya giderek… Sonra da elbette NATO’ya bağlı, ama derinlemesine eski dünyada kök salan bir ittifak sisteminde yer almıştır.

Avrupalılar sömürgeci imparatorlukları sayesinde dünyaya hükmetmişlerdi…

Badie: Sömürgeleştirme, hükmeden bir dünya ile hükmedilen bir dünya arasındaki bölünmeyi kalıcı bir biçimde yerleştirmişti. Bu mantık Avrupa çevresini kalıcılaştırdı. Eşitliksiz bir sistem fikri böyle sıradanlaştı ve eşitler arasında oluşturulmuş bir Avrupa kurumsal düzenine eklendi. Bu coğrafî evrime, küreselleşmenin yol açtığı toplumsal taşmanın sonuçları da ekleniyor. Bugün Batı, artık kendi tekelinde olmayan bir dünyanın varlığını göz önüne almalı; küresel aktörler haline gelmiş toplumsal aktörlerin temayüzünü de… Küresel düzene bizzat toplumlar akın ediyor: Özellikle de Güney toplumları Batılıların “baş başa”lıklarına son veriyorlar; klasik gücün ise onlar üzerinde hiçbir yaptırım kudreti yok.

“Zayıfların gücü” diye adlandırdığınız şey nedir?

Badie: Dünyanın savaş alanı Avrupa’dan ayrıldı ve Güney’e, Sahel ve Orta Afrika’ya, Ortadoğu’ya, hatta Orta Asya’ya doğru kaydı. Başlayan yeni çatışmalar artık güç çatışmaları değil, zayıflık çatışmaları. Güney toplumlarının ve kurumlarının zayıflığından türeyen savaş durumlarının nasıl sonuçlanacağını askerî güç belirlemiyor artık. Özellikle de, uluslararası gündem bu toplumları çevreleyen ve etkileyen ayrışma süreci tarafından belirleniyor. Dünyadaki başlıca çatışmalarda, mesela Sahel’de, siyasete ve devlete bağlı kurumların çürümesi, ulusların ve toplumsal sözleşmelerin neredeyse nâmevcut olması, aynı zamanda da toplumsal-ekonomik kalkınmanın son derece zayıflığı üst üste binmektedir. Güçlüler artık ne sınırlara ne çatışmalara karar veriyorlar: Ancak tepki gösteriyor ya da denetim altında tutmaya çalışıyorlar. 21. yüzyılımızın başlangıcına, Bush’tan ziyade bir Bin Ladin’in ya da bir El Bağdadi’nin harekete geçirdiği olaylar damga vurdu. Barack Obama, güce özgü tepki tavrının sınırlarını anlayan ve müdahaleci rutinde değişikliğe giden ilk Amerikan başkanı.

66 yaşındaki Bertrand Badie, Paris Siyasal Etüdler Enstitüsü’nde profesörlük ve Uluslararası Etüdler ve Araştırmalar Merkezi’nde (CERI) öğretim üyeliği ve araştırmacılık yapıyor.

“Zayıflar”ın su yüzüne çıkışı ne zaman oldu?

Badie: Çok zaman önce. Şimdi geriye dönüp bakıldığında işin en şaşırtıcı tarafı ise, gelen hiçbir şeyin görülmemiş olması. Dünyanın her tarafında, Batı’nın çekimine kapılmadığı gibi kendini bu Batı düzenine karşı tanımlama eğilimlerinin belirdiğini görmek için 20. yüzyılda olup bitenlere bakmak yeterli. İlk başlarda, şiddetle göstermiyordu bunlar kendilerini. Birinci Pan-Afrika Kongresi 1900’de toplanır ve farkına varılmaz; fakat Birinci Dünya Savaşı başkalarıyla birlikte kendini gösteren kimlikleri uyandırır; Pan-Asya konferansları gibi. İlk Pan-İslamî kongre 1926’da Kahire’de toplanır; İhvan-ı Müslimin (Müslüman Kardeşler) hareketinin oluşumundan hemen evvel. Bütün bu toplantılar alarm teşkil etmeliydi; ama Batılılar, Batı dışında konumlanma yönündeki bu iradeye dikkat göstermediler.

Sömürgelerin bağımsızlıklarına kavuşmalarındaki başarısızlıkları nasıl açıklamalı?

Badie: Bu süreç iki sebeple tamamen başarısızlığa uğradı. Birinci sebep, formülün basite kaçması: Modelimizi başkalarının üzerine yapıştırabileceğimizi düşünüyorduk. Batılılar bu ülkelerin sömürge olmaktan çıkınca kendi suretlerinde devletlere dönüşeceklerini zannediyorlardı. Paradoksal bir biçimde, Batılı modeli ithal yoluyla yeniden üretmeyi teşvik edenler, sömürgeci güçlere karşı en sert mücadeleyi yürütmüş olan milliyetçiler arasından çıkıyordu. Bu modeli sömürgeciden öğrenmişlerdi –Nehru Cambridge’de yetişmişti–, Afrikalı bağımsızlıkçıların en taşkınları metropolde öğrenim görmüşlerdir. Ama bu Avrupa siyasal modeli, yeniden üretilemediği ortaya çıktığı için, meşruluğunu yitirmiş ve çoğu zaman çökmüştür. Bütün o Güney devletlerinin çöküşü bugünkü çatışmaların baş sebebidir.

Sömürgelerin bağımsızlaşması muhayyilelerimizde gerçekleşmediği için mi bir başarısızlıktır?

Badie: Ama özellikle, sömürgelerin bağımsızlaşmalarından sonra dünyadaki yönetişim biçiminin değişmemesindendir. İster Güvenlik Konseyi olsun, ister G7, iktidar son derece dar bir oligarşik kulübün içinde kalmıştır. G20 hiçbir zaman gerçekten günyüzü görmemiştir. Dolayısıyla bu sistem dışlamayı sürdürmüştür. Hiçbir şeyin değişmediğini ve hiçbir şey öğrenmemiş olduğumuzu kanıtlarcasına, sanki hâlâ Clausewitz savaşlarıyla karşı karşıyaymışız gibi, Batılılar yeni çatışma durumlarına daima aynı tarzda, askerî müdahalelerle tepki göstermektedir. En halisâne niyetlerle de olsa, başkalarının savaşlarını sahiplenmek ve durumu daha da karmaşıklaştırmaktan başka şey yapmıyoruz. Afganistan’da da olsa, Irak veya Mali’de de olsa; Libya’dan hiç söz etmiyorum.

İki küreselleşme olduğunu belirtiyorsunuz: Kuvvetlilerinki ve zayıflarınki. Ne kastediyorsunuz bununla?

Badie: Hem sağda hem solda sürekli tekrarladığımız çok büyük bir hata var: Küreselleşme ile, yeni, hatta aşırı liberal bir modelin tamamına erdirilmesini karıştırıyoruz. Küreselleşme, başlangıcında, ekonomik bir hâdise değildir. İletişim sistemindeki bir dönüşüme bağlıdır. Bugün, bu doğrudan iletişim, bilinen önceki haliyle uluslararası ilişkiler için ölümcüldür. Kısa süre önceye kadar, sınırlar ve topraklar sayesinde hükümranlıklar icra edilebiliyordu. Bugün, uluslar-ötesi seferberliklerin karşı konulmaz bir tırmanışına tanık oluyoruz. İletişimdeki bu derinleşmenin başlıca sonuçlarından biri, günümüzde yoksulun kuvvetliyi ve zengini görüyor olmasıdır: İşte muhayyileleri derinlemesine yenileyen ve yeni dayanışma biçimlerini davet eden bir olgu.

Fransa gibi orta büyüklükte bir gücün elinden ne gelir?

Badie: Fransa, orta büyüklükte bir güç olduğunu ve artık dünyada yalnız olmadığını henüz gerçekten hazmetmemiştir. Orta büyüklükte bir güç olarak, yine de bazı kozlara sahiptir. Avrupa bütününde de Birleşmiş Milletler’de de çoktaraflı yerleşik ilişkileri vardır. Bir rol oynamayı bu bakımdan sürdürebilir. Fakat üyesi olduğu “Batı ailesi” minvalli, basitleştirici, kaba ve indirgeyici fikirden kurtulması gerekmektedir. Gerçekten küreselleşmiş, farklı bölgesel örgütlerin aracılığına dayanan ve ayrıca klasik savaş modellerinin artık iş görmediğini anlayan bir dış politika benimsemesi gerekir. Son olarak da, gerçek bir ötekilik siyaseti inşa etmek gerekir: Ötekiyi tanımak onunla mutabık olmak değildir; önce çoğulluğu kabul etmek, sonra da kararnameyle buyurmak yerine uluslararası birlikte varoluş biçimlerini müzakere etmek demektir.

Yeni tehditleri daha iyi bertaraf etme olanağı sağlar mı bu?

Badie: Bizi bekleyen yeni cepheleşme biçimleri katmanlı savaşlar yaratıyor; bu savaşların elbette bir çatışma sahası var, ama rizomlar/köksaplar yoluyla bütün dünyaya yayılma yetenekleri de var. Nitekim Mezopotamya’daki [Irak ve Suriye] savaş, saldırılar yoluyla Paris, Molenbeek ya da Seine-Saint-Denis’de de mevcut. Oysa bizim 13 Kasım ertesinde ilk tepkimiz, Suriye’ye bombardımanlar ilan etmek oldu: Çağdışı bir savaş meydanı diplomasisi bu. Aynı şey François Hollande’ın teröristlerin “imha”sını istediğini beyan ettiği Mali’de de yaşandı. Paramparça olmuş bir toplum imha edilmez. Dünyada 500 bin civarında çocuk asker var. Bunlar bizim düşmanımız değil, dağılmakta olan toplumların çocukları bunlar. Bunlara karşı savaş tercihi saçma. Artık kendini dayatan muamele askerî değil toplumsal. Dolayısıyla uluslararası askerî harekâttan ziyade uluslararası bir containment (çevreleme) ve polis çalışmasını düşünelim.

FransizKultur

Editörlüğünü yaptığı “Kim Korkar 21. yüzyıldan? Yeni Uluslararası Sistem” (çev: Özgür Aladağ, NTV Yayınları, 2008).

Bunlar da ilginizi çekebilir: