Medyascope.tv

Rashid Khalidi: “Sykes-Picot’nun yüzüncü yılında Ortadoğu sınırları yanıyor”

Filistin kökenli Amerikan tarihçi ve ABD Columbia Üniversitesi öğretim üyesi Rashid Khalidi‘nin Joseph Confavreux ile yaptığı “Sykes-Picot’nun yüzüncü yılında Ortadoğu sınırları yanıyor” başlıklı röportajı 23 Mart 2016’da ünlü Fransız online gazete Mediapart‘ta yayınlandı. Bugün Ortadoğu’da yaşananları tarihsel perspektifle irdeleyen röportajı Türkçe’ye Haldun Bayrı çevirdi. Orijinalini bu linkten okuyabilirsiniz.

“Sykes-Picot’nun yüzüncü yılında Ortadoğu sınırları yanıyor”

Ortadoğu’da imparatorluk güçlerinin dayattığı “yapay sınırlar”ı tanımayan IŞİD, Arap dünyasındaki haritaları yeniden oluşturarak, Pan-Arapçılığın hüsrana uğradığı yerde başarıya ulaşabilir mi? Edward Said’in halefi Rashid Khalidi’ye sorduk.

İmparatorluk güçlerinin Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkıntıları üzerinde Ortadoğu haritasını tekrar çizdikleri gizli Sykes-Picot Anlaşması’ndan tam yüz yıl sonra, bölgedeki sınırlar meselesi hiç bu kadar yakıcı olmamıştı.

Rashid Khalidi

Rashid Khalidi

IŞİD, propagandasında, güncel sınırları ve oluşumlarıyla ortadan kalkabilecek olan Irak ile Suriye arasındaki sınır çizgisini bir mizansenle yok ediyor. Şimdiden Irak ve Suriye’de geniş ölçüde özerkleşen Kürtler, Türkiye için kabul edilmez olan bir ulus-devlet’e git gide daha fazla can atıyorlar. IŞİD’e karşı mücadelenin kaçınılmaz bir biçimde Irak Sünnileri için özerk bir toprak parçasının tanınmasından geçeceğine hükmedenler var. Bazı hayalciler ise, her ne kadar hayallerinin gerçekleşmesi için otoriterlik ve kliyantelizm tarafından kemirilen devletlerin derinlemesine demokratikleşmeleri gerekse bile, hâlâ bir Arap halkları konfederasyonu umuyorlar. Yaşayabilir bir Filistin devleti beklentisine gelince, hiç bu kadar uzak görünmemişti…

Birinci Dünya Savaşı sırasında Ortadoğu sınırlarının çizilme tarzı, tam da propagandasının bir kısmını bu “yapay sınırlar”ı ortadan kaldırma üzerine kuran IŞİD’le uğraşıldığı sırada ne gibi sonuçlara yol açıyor ?

Khalidi: IŞİD bir asır önce 1916’da Britanyalı Mark Sykes ile Fransız François Georges-Picot tarafından imzalanan gizli anlaşmayı zamanımızın yakıcı bir siyasî meselesine dönüştürdü. Bu anlaşmayla ortaya çıkan Suriye-Irak sınır çizgisindeki karakolların yok edilmesinin sahnelendiği videolarda gördük bunu. Fakat IŞİD’in eylemliliğine bağlı olan bu sınır meselesinin güncelliğinin ötesinde, Ortadoğu ülkelerinin sınırlarının imparatorluk güçleri tarafından alınan kararlarla yaratılması, bir asırdır Arap dünyasının başına musallat olmuştur. Üstelik topraklarını bölmek isteyen emperyalist iradelere direnerek (çünkü Büyük Britanya Birinci Dünya Savaşı sırasında Ermenilere ve Kürtlere özerk devlet sözü vermişti) güçlü ulus-devletler kurmayı başarmış olan İran ve Türkiye örnekleri, Araplara sürekli olarak kendi bölünmüşlüklerini ve güçsüzlüklerini hatırlatmaktadır.

Sykes-Picot

Sykes-Picot Anlaşması uyarınca çizilen Ortadoğu haritası

O sırada Osmanlı İmparatorluğu’nun içinde bulunan halkların iradesinin horgörülmesi, sadece imparatorluk güçlerine karşı milliyetçi husumeti beslemekle kalmamış, ister bir cumhuriyet ister bir parlamenter monarşi çerçevesinde liberal demokrasinin İngiliz ya da Fransız modellerinin cazibesine kapılan Arap elitlerine karşı güvensizliği de artırmıştır.

Arap halklarının çoğu, ekonomik çıkarlar ve imparatorluk güçleri arasındaki rekabet uyarınca tamamlanan Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanmasındaki şiddeti, liberal Arap elitlerinin başarısızlığı ve demokratik modelin gözden düşmesi gibi telakki etmiştir. Liberal fikirlerin bu iflâsı, “özgürlük, eşitlik, kardeşlik” sloganını bir simgeye dönüştürürken Arap dünyasında bunun tam aksi biçimde davranan imparatorluk güçlerinin ikiyüzlülüğüyle bir araya geldiğinde, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, bilhassa Irak ve Suriye’de Baas Partisi’yle olduğu gibi, bir dizi darbe sonrasında Arap ülkelerinin çoğunda askerî ve otoriter rejimlerin yerleşmesine yol açmıştır.

IŞİD’in bugün Ortadoğu’daki “yapay” ve “emperyalist” sınırlara saldırma tarzı, Mısırlı Nasırcıların ya da Irak veya Suriye’deki Baasçıların İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra taşıyıcısı oldukları, bu aynı sınırları geçersizleştirme söylemine benziyor mu?

Khalidi: Belâgatleri aynı değil; aşağılanmanın sağladığı yakıt her iki durumda esas olsa da. IŞİD günümüzdeki sınırlara karşı anti-emperyalist gerekçeler geliştirdiğinde bile, bunlar Nasırcıların ya da Baasçıların geliştirdikleri haliyle Arap milliyetçiliğinden gelmiyor. 1958 ile 1961 arasında Suriye ile Mısır’ın birleşmesinden oluşan birleşik bir Arap Cumhuriyeti’nin varlığına rağmen, Arap milliyetçileri sınırları kaldırmayı başaramamışlardır. Çünkü “böl ve yönet” kuralı yabancı güçler tarafından iyi uygulanmış olsa da, Arap dünyasındaki bölünmelerin çoğu ta Sykes-Picot Anlaşması’nın öncesinde vardır zaten.

bulldozer

Sykes-Picot sınırının bir buldozer tarafından yıkılışını gösteren IŞİD’in propaganda görüntüsü.

IŞİD, Arap dünyasını birleştirmeyi başaramamış olan bu milliyetçileri kolayca alaya alabiliyor; sınırları dinî bir zeminde silmek istediğini ve buna gücü olduğunu da beyan ediyor. Fakat dışarıya gösterilen bu hedefe rağmen, El Kaide’de ya da Taliban’da bulunmayan eşsiz bir pragmatizmle hareket ediyor. Tarihçi olarak, IŞİD’in Baasçı fikirlerle İslamcı fikirler, ya da İslam’ı kullanan fikirler arasında oluşan ne kadar tuhaf bir simyayı teşkil ettiğini görünce, insanın eli ayağı bağlanıyor. IŞİD’i yöneten kimseler, 2003’teki müdahaleden sonraki Amerikan kararlarının budalalığıyla aşırılıkçıların kollarına atılan Saddam Hüseyin Irak’ının eski kadroları. Bu kimseler, acımasız bir haşinlikle, ama aynı zamanda etkililikle de, bir devlet idare etmeyi mükemmelen biliyorlar. Dolayısıyla, dinî, hatta kıyametimsi belâgate kapılsalar bile, sınırlara önem veriyorlar.

Cihadcı ideoloji ile seküler bir hareket olan Baasçılığın yollarının bu çakışması, IŞİD’in ortaya çıkışından önce vuku bulmuştur. Irak’ta Sünni veya Şii muhalefet hareketlerinin zayıflattığı Baas rejimi, sonlara doğru buna cevap olarak İslamîleşmeyi seçmişti. Simgesel olarak bayrağını değiştirmiş ve laik tarihine rağmen dinî göndermeler eklemişti. İran’la savaşın, Körfez Savaşı’nın, sonra da 2003 sonrasındaki Amerikan işgalinin art arda yarattığı travmalar, toplumun derinlerindeki evrimi kolaylaştırmış ve bu tür beklenmedik dönüşleri mümkün kılmıştır.

Tarihçi olarak saptadığım, IŞİD yüzyıllar önceki bir İslam’a dönme iddiasında olsa bile, üyelerinin

2 Temmuz 1914 tarihli Le Petit Journal’in arka kapağı.

Khalidi’nin “Kör İmparator” kitabının Fransızca baskısının kapağı

sürekli olarak, karşı çıktıklarını yapaduruyor olmalarıdır; yani Arapça’da bid’at denilen “yenilik”, “ilhâd” (gerçek inançtan yüz çevirme). Onların sözde “İslam Devleti”nde, tarih boyunca diğer İslam devletlerinde olanlara benzeyen hiçbir şey yoktur. Kur’an adına insanların kafalarını kesme biçimleri, onların kutsal metinden habersizliğini gösterir yalnızca; ama aynı zamanda, sadece muayyen bir İslamcılığın ya da muayyen bir Baasçılığın çocukları olmadıklarını, hatta bilhassa, sosyal ağların teknolojik modernliği ile, daha önce Nazizm’de görülmüş olan bir şiddet, dehşet ve gaddarlık propagandasını birleştirebilen 21. yüzyıl çocukları olduklarını da gösterir.

ABD’de, aşırı şiddet görüntülerinden ve sözlerinden büyülenen kişiler uzun zamandır var. Ama bunlardan Ortadoğu’da da çok var; yıllarca süren savaşlarla mağdur edilmiş o halkların bağrından devşiriliyorlar ve sivil halkı bombalayan ordularımızın güçlendirmekten başka bir işe yaramadığı o propagandaya bilhassa açık oldukları ortada.

Bombardıman altında kalmanın ruhlarda ve bedenlerde nelere yol açtığını ancak yaşayan bilir. Benim başıma 1982’de Beyrut’ta gelmişti bu. 1975’ten ve Lübnan Savaşı’ndan beri, Irak’ta vuku buldu; şimdi de Suriye’de yaşanıyor. Tabii ki Arap toplumlarının iç kaynaklı sorunları var; fakat dış müdahaleler ve işgaller bu sorunları daha da vahimleştirdi. El Kaide, Afganistan savaşının bir ürünüdür; IŞİD ise Irak savaşının.

Tarihçi olarak, 21. yüzyıl başındaki Ortadoğu’nun 20. yüzyılın başlangıcındaki Balkanlar’la aynı rolü oynayabileceğini; özellikle Irak ve Suriye daha çökerlerse de bir dünya savaşını başlatan kıvılcımı tutuşturabileceğini düşünüyor musunuz?

Khalidi: Mümkün. Beyaz Saray’daki yeni bir başkanın, İranlıların, Türklerin, Suudilerin ya da IŞİD’in elinde denetlenemez bir çatışmayı başlatma imkânları var. Ama her ne kadar Birinci Dünya Savaşı’nın kıvılcımı Balkanlar’da çakılmış olsa da, daha sonraki savaşın sorumluluğu büyük güçlerdedir. Bugün büyük güçler, sorunun merkezini oluşturan Vahhabi ideolojisini petrol parası sayesinde yayan Suudi Arabistan’a silah satmayı sürdürüp asla kışt dememenin sorumluluğunu taşıyorlar.

Şiilere ve bütün diğer azınlıklara karşı bu hoşgörülmesi mümkün olmayan nefret, infilâka hazır bir Sünni ortodoksluk biçimi haline geldi. Özellikle de Şiilerin, İran’da olsun başka yerlerde olsun, tamamen güçsüz olmamalarından bu. Ve de petrole bağımlı bir teokrasi olan Suudi Arabistan’ın, İran İslam Cumhuriyeti’nin halk nezdindeki meşruluğuna sahip olmamasından; çok sayıda İranlı daha çok özgürlük ve daha çok demokrasi istese bile. İranlılarla Suudilerin Yemen’de, Libya’da ya da Suriye’de sürdürdükleri vesayet savaşı, şayet Batılı güçler Suudi Arabistan’ın hiçbir laf söylemeye cesaret edilemeyen bir müşteri olması nedeniyle Vahhabi ideolojinin daha da büyümesine ses çıkarmazlarsa, ölçek ve derece değiştirebilir.

Birinci Dünya Savaşı sırasında kararlaştırılmış Ortadoğu sınırlarının kalkabileceğini ya da dönüşebileceğini düşünüyor musunuz ?

Khalidi: Ben bir tarihçiyim, gelecekbilimci/fütürolog değilim, ama bu sınırların silineceğinden de emin değilim. Bu sınırlar artık bir asırdır buradalar ve bu cinsten çizgiler, başlangıçta yapay da olsalar, dayanıklılık kazanırlar. Irak ve Suriye ulus-devletler haline gelmişler; her ne kadar çöküşlerini ve dağılmalarını düşünebilsek de.

Ayrıca, o dönemdeki imparatorluk güçleri tarafından tespit edilmiş böyle sınırlar dünyanın her tarafında var; Asya’da, Afrika’da. Sadece Arap dünyasında yok yani. Oysa benim saptadığım; Sudan haricinde, Balkanlar’da ve eski Sovyetler Birliği’nde Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra çizilmiş bu sınırlar değişikliğe uğramamış. Tabii Ortadoğu’daki sınırlarda değişiklikler olması düşünülebilir; özellikle Kürt talepleri, bazı azınlıkların maruz kaldığı baskılar, Irak’ta ya da Suriye’deki iç savaşlar yüzünden. Ama tarihçi olarak bir asırdır varolan sınırlarda değişikliğe gitmenin zor olduğunu görüyorum.

Irak Kürtlerinin merkeziyetçi bir Irak devletiyle bütünleşebilmelerinin zorluğunu, Suriye Kürtlerinin de fiilî bir özerklik elde ettiklerini görüyoruz. Ortadoğu’nun geleceği daha özerk ve ufaltılmış toprak bütünlüklerinden geçmiyor mu? Özellikle Irak’ta ve Suriye’de tanık olduğumuz, mezhep ya da toplulukları karşı karşıya getiren şiddet döngüsüne belki bu yolla son vermek daha mümkündür.

Khalidi: Irak Kürtlerinin üniter bir devletle bütünleştirilmesi gerçekten de imkânsız görünüyor bana. Suriye Kürtleri de kezâ. Ama bugün Irak ya da Suriye bütünlüklerinin son bulduğunu kesin olarak söylemek de imkânsız geliyor. Bazı bölgelerin özerkliğinin artması muhtemelen kaçınılmaz, ama halihazırdaki ülkeleri çökertmeden de tasarlanabilir bu. Bir yıl önce, Şam rejiminin tarihî bir yenilgiye doğru yol aldığı düşünülüyordu; bugün, savaş beş yıldır sürmesine rağmen, durum öyle değil artık. Tarih, konjonktüre göre rol değişimlerine pay bırakmalı.

Bunun aksine, genişletilmiş bir Arap konfederasyonu hangi koşullarda tasarlanabilir?

Petit Journal

2. 7. 1914 tarihli Le Petit Journal dergisinin arka kapağı.

Khalidi: Arap halkları özlemlerini temsil etmeyen hükûmetlerce yönetildikçe, bu fikir imkânsız görünüyor bana. Her ne kadar Lübnan’da, Fas’ta veya tabii ki Tunus’ta temsiliyet biçimleriyle birkaç istisna olsa bile, Arap ülkelerinin çoğundaki rejimler, halklarının iradesini ayaklar altına alan ve toplumun servetini kişi, aile ya da hanedan hesaplarıyla idare eden diktatörlüklerdir. Arap dünyasında birlik duygusu demokratikleşme olmadan artamaz.

Ama bu durumun Arap dünyasının dışında yaşayan kimilerine yaradığını hatırlatmak gerek. Toplumlarının sırtından geçinen bu hükümdar aileleri, Paris, Londra veya New York’ta bankalar, binalar, kurumlar, üniversite kürsüleri, silahlar satın alıyor. Körfez şirketlerinin toplu satın alımları olmasa, Airbus ya da Boeing gibi büyük şirketlerin hali ne olurdu? Ortadoğu’daki çatışmalar olmasa, Amerikan ya da Avrupa silah sanayilerinin hali ne olurdu? Arap dünyasında büyük bir demokratik konfederal bütünlüğün temayüz etmesi Batı’nın hiç işine gelmez.

Ortadoğu’da bugün olup bitenleri göz önüne aldığınızda, Filistin’deki durumu nasıl görüyorsunuz ?

Khalidi: Çok üzülerek, Arapların birleşememesinin fazladan bir simgesi gibi görüyorum. İsrail’in günümüzdeki gücü de sorunun bir parçası; fakat sorunun özü, Filistin ulusal hareketinin bir gerileme döneminde bulunmasında. Filistinliler ve Araplar Birinci Dünya Savaşı’ndan beri bir zayıflık ve bölünme durumundalar; oysa sırtını ABD’ye yaslayan İsrail, askerî ve siyasî olarak hiç bu kadar güçlü olmamıştı; Batı Şeria’yı neredeyse tamamen yuttu.

Bununla birlikte, tanık olduğumuz, git gide daha ırkçılaşan ve yayılmacı hale gelen Büyük İsrail projesi, 1967’de bu halde yoktu. Üstelik bu projeyi desteklemek, Avrupa’da da ABD’de de git gide daha güçleşiyor. Bu dönüm noktası BDS (Boycott – Désinvestissement – Sanctions [Boykot-Yatırımları durdurma-Yaptırım]) kampanyası etrafında oluşan sürtüşmeleri açıklıyor. Yaşadığım ve öğretmenlik yaptığım ülkede, İsrail’in gençler arasında, üniversitelerde, sendikalarda ya da kiliselerde sürekli destek kaybettiğini görüyorum. Bütün bunlar daha yirmi yıl önce yoktu ve İsrail’in sağa sapması tecridini artırıyor.

Filistin davası Arap dünyasında neden geriledi? Filistin’in başka zeminler ve başka sınırlar üzerinde bölgelere ayrılmış bir Arap dünyası projesiyle bütünleşmesini tahayyül edebilir miyiz?

Khalidi: Filistin davasındaki gerilemenin açıklaması, bitmek bilmeyen savaşlarda. 1975’ten beri, önce Lübnan’la, daha sonra da Irak ve Suriye ile, Ortadoğu’daki savaş ateşi hiç sönmedi. Bütün bu iç savaşlarla, insanların Filistin’i düşünmesini nasıl beklersiniz? Kaldı ki, her ne kadar Arap halkları Filistinlileri desteklemiş olsa da, Arap rejimleri hiçbir zaman onların hakikaten arkalarında olmamıştır. 1917 Balfour Deklarasyonu’ndan beri, Filistin’de bir Yahudi devleti isteyen büyük güçlerin iradesine daima râm olmuşlardır.

Sir Mark Sykes

Sir Mark Sykes

Filistin’in yeni bir Arap bütünlüğüyle birleştirilmesi fikrine gelince; uzak görünüyor bu bana. Filistinlileri Suriye’deki kaosla, ya da Lübnan’ı belirleyen mezhepler sistemiyle nasıl bütünleştirirsiniz? Maamafih tarih bize her şeyin tasarlanabileceğini ve dönüşümlerin çabuk olabildiğini gösteriyor. Birinci Dünya Savaşı sırasında imparatorluk güçleri, Lübnan ya da Filistin’de özellikle Ortadoğu sahillerini işgal ediyorlardı; Şam Meclisi ise günümüzdeki Suriye’nin hayli ötesinde bir sahayı kaplayan birleştirilmiş büyük bir Arap toprakları bütünlüğünü temsil ediyordu. Fakat bölge kaynaklarının işletilmesi/sömürülmesi için demiryolu hattının yaygınlaşmasını gözeten Mark Sykes ile François Georges-Picot tarafından imzalanan anlaşma, bütün bu dengeyi allak bullak etmişti. Şaşırtıcı kalıcılıkta özelliklerine rağmen, yine de bu anlaşma ilelebet mermere kazılmış değildir.
FransizKultur

 

Rashid Khalidi kimdir:

Filistin kökenli Amerikan tarihçi Rashid Khalidi (http://history.columbia.edu/faculty/Khalidi.html), Doğu ile Batı arasında bir “uygarlıklar çatışması” yandaşlarının durmadan zemin kazandığı bir anda, Ortadoğu’yu bir tarihçinin bilgisi ve birçok kültürün ortasındaki bir insanın basiretli endişesiyle gözlemliyor.

Columbia Üniversitesi’nin tarih bölümünün başında ve Edward Said için kurulan Modern Arap Araştırmaları kürsüsünde. Fransızca’da yayımlanan çalışmaları arasında, “Filistin, Bulunamayan Bir Devletin Tarihi”, “Körleşmiş İmparatorluk. ABD ve Ortadoğu” ve “Filistin Kimliği” başlıklı kitaplar bulunuyor.

14 Mart Pazartesi günü Marsilya’daki Avrupa ve Akdeniz Uygarlıkları Müzesi’nde (MuCEM), bu sene “Sınırların Geleceği”ni konu alan ve tüm video kayıtlarını görebileceğiniz “Dünya Düşünceleri” başlıklı konferanslara katılmak için gelmişti. Konferansının tamamına bu linkten ulaşabilirsiniz.

Rashid Khalidi’nin İngilizce yayımlanan kitapları:

Rashid Khalidi’nin Fransızca yayımlanan kitapları:

  • Palestine, histoire d’un État introuvable (Actes Sud, 2007). L’Empire aveuglé. Les États-Unis et le Moyen-Orient (Actes Sud, 2004).
  • L’Identité palestinienne (La Fabrique, 2003).
Bunlar da ilginizi çekebilir: