Medyascope.tv

BM raportörü Crépeau: “Mülteciler üzerine AB-Türkiye anlaşması insan kaçakçılarının gücünü artırıyor”

Avrupa Birliği mültecileri Yunanistan’dan Türkiye’ye geri göndermeye başlamışken, Mediapart, Birleşmiş Milletler Göçmenlerin İnsan Hakları özel raportörü François Crépeau’yla görüştü. Yürürlüğe konan baskıcı politikanın, yasadışılığı ortadan kaldırmak yerine güçlendirdiğini söylüyor. Carine Fouteau’nun gerçekleştirdiği ropörtajı Türkçe’ye Haldun Bayrı çevirdi. 8 Nisan 2016’da yayınlanan orijinalini bu linkten okuyabilirsiniz.

François Crépeau: “Mülteciler üzerine AB-Türkiye anlaşması insan kaçakçılarının gücünü artırıyor”

Birleşmiş Milletler Göçmenlerin İnsan Hakları özel raportörü François Crépeau, McGill Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde profesör. Avrupa Birliği 20 Mart’tan beri topraklarına gelen mültecileri toplu olarak iade etmek için Türkiye’yle kısa süre önce bir anlaşma imzalamışken, Mediapart, Suriyelilerin kaçışının Avrupa ülkeleri tarafından idaresindeki bu çark edişe tepkisini sordu ona. Crépeau, yasal bakımdan itiraza açık olan bu metnin işe yaramadığının ortaya çıkma riskinin olduğunu, çünkü yasadışı geçişleri yıldırmaktan ziyade yeni göç yolları açmaya kışkırtacağını düşünüyor. “Hayat kurtarmaktan ziyade, daha çok insanı tehlikeye atacak” diye endişeleniyor.

“Baskıya dayalı göç politikaları, göçmenleri baskının olduğu yerlerin uzağından geçirerek ‘katmadeğer’ yaratan insan kaçakçıları için bir pazar yaratır” diye vurguluyor. Mültecilerin transit ülkelerinden alınarak örgütlü bir biçimde tekrar yerleştirilmelerinden yana; ama AB’deki Yirmi Sekizler’in, insan haklarını hiçe sayarak kendi ulusal egemenliklerini savunma derdine düştüklerini tespit ediyor. Angela Merkel’in diğer üye ülkelerden beklediği siyasî desteği almamış olmasına hayıflanıyor. Mültecilerin ağırlanmasına kıyıdan köşeden katılan Paris’in, “Avrupa liderliğinin parçası olma fırsatını yitirdiği”ni belirtiyor.

François Crépeau2
François Crépeau Birleşmiş Milletler Göçmenlerin İnsan Hakları özel raportörü.

AB ile Türkiye arasındaki anlaşma uygulanmaya başladı : Göçmenlerin hepsi geldikleri Yunan adalarında tutuluyor; toplu iadeler başladı, bazı Suriyeliler de Almanya ve Finlandiya’ya yerleştirildi. Bu anlaşma kabul edilebilir görünüyor mu size?

Crépeau: Yasal bakımdan temel bir sorun var. Bu anlaşma bu haliyle süremez. Yunanistan’dan Türkiye’ye iade edilen bir veya birçok mültecinin başvurusu üzerine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) ve Avrupa Birliği Adalet Divanı (ABAD) tarafından bu anlaşmanın bozulacağına şüphem yok. Bu metnin başlıca zayıf noktası, Türkiye’yi peşinen “güvenli ülke” diye tanımlamasıdır. Üstelik geçmişte AİHM, Dublin Sözleşmesi’nin öngördüğü iadeler çerçevesinde, göçmenlerin bütünü için Yunanistan hakkında “güvenilir ülke” diye bir ön-tanımlama yapılamayacağı ve her iadeden önce kişiye özel bir analiz yapılmasının gerektiği hükmüne varmıştır. Yunanistan için geçerli olan şey Türkiye için de geçerlidir.

Halihazırdaki vakada, Avrupalılar, zaman isteyen ve görevlendirmeye hazır oldukları personelin sayısının artırılmasını gerektiren bireysel incelemelerden kaçınmak istiyorlar. Söz konusu kişilerin sayısı göz önüne alındığında, onları çabucak toplu iade edebilmek istiyorlar. AİHM siyasî baskılara maruz kalmazsa, “MSS” kararıyla[1] tutarlılığını sürdürürse, bu anlaşmayı mahkûm etmekten başka bir şey gelmez elinden. Bir sivil toplum örgütünün ve bir avukatın desteğini alan herhangi bir göçmenin Yunanistan ve Türkiye’ye karşı bir itiraz başvurusunda bulunma hakkı var. Bu iki ülke Avrupa Konseyi’ne üye ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin imzacıları. Dolayısıyla Adalet Divanı’nın otoritesine tâbiler.

Avrupalı politikacılar muhtemelen adaletin kararını bildirmesine kadar geçme riski olan iki yıla bel bağlıyorlar. Bu arada, anlaşmanın uygulanmasının göçmenleri yıldıracağını ve gelişlerdeki azalmanın kendi ajandalarındaki muhtemel seçim vâdelerinden galip çıkmaları için gerekli soluklanmayı sağlayacağını umuyorlar.

Ama yasadışı geçişlerin sayısı gerçekten azalacak mı? Orası hiç kesin değil. Siyasî sorumlular otuz yıldır caydırma stratejisine başvuruyorlar. Boşuna. Ya savaştan ya sefaletten kaçtıkları için insanlar gelmeye devam ediyor. AB-Türkiye anlaşmasının uygulamasına geçildiğinden beri, göçmenler Yunan adalarında kurulmuş hotspot’larda (sıcak noktalarda) gözetim altında tutuluyorlar. Bununla birlikte gelişler durmamıştır. Şu son onyıllar boyunca, Avrupa’nın dolaylarında her tarafta, mesela Arnavutluk ve Tunus’taki gözaltı merkezlerine kapatıldılar. Artık, Türkiye de bu tip yerler inşa ediyor. Oysa kitlesel gözaltı hiçbir zaman hiç kimseyi ülkesini terk etmekten vazgeçirmemiş. Politikacıların gözünde önemli olan, gözaltının işe yarayıp yaramamasından ziyade, caydırıcılık bakımından gözaltı üzerine siyasî söylemin işlerine yaraması. Hesap siyasî: Sadece göçmenlerin gözaltında tutulmasını istediklerini beyan ederek seçmenlerini ikna edeceklerini düşünüyorlar.

Avrupalı yöneticiler, anlaşmayı haklı göstermek için, böylece göçmen kaçakçılığına bir son vereceklerini söylüyorlar…

Crépeau: Bunun aksinin vuku bulma riski var. Baskıya dayalı göç politikaları, göçmenleri baskının olduğu yerlerin uzağından geçirerek “katmadeğer” yaratan insan kaçakçıları için bir pazar yaratır. Bir göç yolu kapandıkça bir başkası açılır. Yollar sürekli olarak tıkanma noktaları uyarınca yeniden icat edilir. Yasadışılık tarifeleri artar ve tehlike büyür. Bu anlaşma kaçakçı şebekelerini dağıtmaktan ziyade, iktidarlarını güçlendirecek. Hayat kurtarmaktan ziyade, daha çok insanı tehlikeye atacak. Kaçakçılar göçmenlerin hotspot’lardan geçmemelerini, hatta iltica talebinde bulunmak zorunda kalmamak amacıyla Yunanistan’ın etrafından dolanmalarını sağlamak için örgütlenecekler. Baskıcı politikalar göçmenleri yasadışılığa batırıyor. Şu son hafta çok sayıda sürgün, derhal Türkiye’ye geri gönderilmemek için iltica talebinde bulunmak zorunda bırakıldılar. Ama bu sürmeyecek: İlk mümkün olduğunda, başka bir yoldan gelecekler. Belki Libya üzerinden İtalya yoluyla.

Uyuşturucu ve alkolle olduğu gibi, göçmenlere baskının da yasadışılık yarattığını söylüyorsunuz…

Crépeau: İnsan kaçakçılarına karşı etkili biçimde mücadele için, devingenlik pazarını onların ellerinden almak gerek.  Yasaklamak gerçekte yasadışı pazar yaratır. 1930’lu yıllarda ABD ve Kanada’da alkolle olan durum budur; kırk yıldır “War on drugs”ta (Uyuşturucuyla Savaş) da durum bu: Karteller varlıklarını ve güçlerini sadece bu politikaya borçlu; Avrupa ile ABD’nin yıllardır karşı karşıya oldukları insan kaçakçılarının durumu da budur. AB ile Türkiye arasındaki anlaşma sadece yasal bakımdan itiraz edilebilir olmakla kalmıyor, stratejik bakımdan etkisiz de. Amerikalı yetkililer ancak alkolü yasallaştırıp bir düzene bağlayarak vergilendirdiklerinde, mafyaları alt etmişlerdi sonunda.

Avrupa’nın yaşadığı kitlesel göçe cevap olarak hangi önlemleri salık veriyorsunuz?

Crépeau: Avrupa, mültecilerin yerleştirilme programlarını, doğrudan transit ülkelerde düzenlemelidir. Hindiçini’nden gelenler için yapmıştı, Kosovalılar için de yaptı; bugün de Suriyelilerle buna tekrar başlamalıdır. Gidilmek istenen ülkelerdeki iltica prosedürlerinde sıkışıklığa yol açmak yerine, Lübnan, Ürdün, Türkiye ve Mısır gibi göçü ilk karşılayan ülkelerde, Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin yardımıyla iltica hakkının tanınması daha etkili olacaktır. Adaylar bu ülkelerde, Almanya’nın, İsveç’in, Hollanda’nın, Fransa’nın, İspanya’nın, vb. bürolarına başvurur ve sıralarını beklerler. Talepler orada incelenir; güvenlik soruşturmaları yerine getirilebilir; insanlar Avrupa’ya yerleşmelerine hazırlık olarak dil kurslarına gidebilir.

Kafileler haftada birkaç bin kişi ritminde olmak üzere sıraya konabilir. Bütün bunlar düzen içinde yapılır. Aileler havaalanlarında karşılanarak, kendilerine bir yer ayrılmış olan barınma merkezlerine, sivil toplum kuruluşlarının refakatinde otobüsle götürülür. Sahillerde ya da Balkan yollarındaki kargaşadan kaçınılmış olur böylece. Bu şekilde örgütlenerek, Avrupalı yöneticiler kamuoylarına bu konuda insan haklarına ve herkesin çıkarına uygun biçimde düzgün davranmanın mümkünlüğünü ispatlamış olurlar. Medya organlarında gösterilen, örgütsüzlükten beslenen popülist ve milliyetçi söylemler böylece geçerliğini yitirir.

Geçen sonbahar AB’deki yirmiz sekiz ülkeye danışmanlık yaptığımda, her yıl Ortadoğu’dan gelen 500 bin kişinin bu düzenlemeden yararlanmasını önerdim. AB nüfusu 500 milyon iken, idaresi gayet mümkün bunun. Demografik bir paylaşım anahtarı alırsak, Almanya “sadece” 80 bin mülteciyi ağırlar; yani zaten kapılarını açmış olduğu bir milyon kişiden azını; Fransa 60 bin, İsviçre ise 7 bin. Bu altı yıl boyunca sürdürülse, Suriye göçünün esaslı bir bölümü halledilir; ama kuşkusuz diğer mülteciler için bir daimi program gerekir. Bu insanlar, idarî sorunlar halledilmiş olduğu için ağırlayan ülkelere toplumla bütünleşme/entegrasyon hususunda fazladan bir avantajla varırlar. Uğraşları çalışma piyasasında kendilerine bir iş bulmak olur o zaman.

Brüksel tarafından hazırlanan ve tasvir ettiğiniz (iki yılda 160 bin kişiyle ilgili) çok daha az iddialı, ülkelere paylaştırma sistemi başarısızlığa uğradı. Avrupalı yöneticilerin bu konuda anlaşamadıkları ayan beyan ortada. Türkiye’yle anlaşmaya konan “bire karşı bir” (gönderilen bir göçmene karşı bir mülteci kabulü) ilkesi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Crépeau: Bu sistemin işlemeyeceğini düşünüyorum, çünkü birkaç aya kadar Yunanistan gözaltı merkezlerini boşaltmış olacak ve gönderecek kimse kalmayacak. Göçmenler artık oradan geçmeyecek. Son derece hareketli olan kaçakçılar yardımıyla hotspot’ların ve denetim noktalarının etrafından dolanacaklar. Gönderecek hiç kimse kalmayınca, tekrar yerleştirilecek kimse de kalmayacak… Avustralya’nın Malezya’da bu tipte bir projesi vardı. Bu projeye göre Avustralya iltica için başvuran 800 kişiyi Malezya’ya geri gönderdiğinde, Malezya’nın içinde BM Mülteciler Yüksek Komiserliği tarafından mülteciliği tanınmış 4000 kişiyi ağırlıyordu. Fakat mahkemenin içtihat bildirmesi üzerine projeden vazgeçildi.

Bu anlaşmaya göre Türkiye “güvenli ülke” olarak tanınırken, Uluslararası Af Örgütü’nün yeni yayımladığı tanıklıklarda, bu ülkeden her gün yüzlerce Suriyeli’nin sınırdışı edildiğinden bahsediliyor. İnsan hakları hususunda bu ülkenin verdiği garantiler üzerine elinizde ne gibi unsurlar var?

Crépeau: Yakın zamanda Türkiye’de bir soruşturma yürütmedim; dolayısıyla bu söylentileri teyit ya da tekzip edebileceğim bilgilere sahip değilim. Ama bu sivil toplum örgütünün metodolojisi güvenilirdir. AB’nin, yaptığı anlaşmanın uygulamasını izleyecek bir mekanizma öngörmemiş olması bu ifşaatı daha da endişe verici kılıyor. Şaşırtıcı değil bu: Türkiye’nin göçmen haklarına saygı göstermediğini kanıtlayan birkaç vakanın ortaya çıkması, anlaşmanın hukuksal yapısının tamamının çökmesine yetecektir. Bu ülke mültecileri ağırlamayı biliyor: Kaldı ki en fazla Suriyeli ağırlayan ülke o. Fakat uluslararası koruma arayışındaki tüm şahısların orada korunma altında olduklarını söyleyecek durumda değilim.

Balkanlar yolunun kapanmasından beri Yunanistan’da yaklaşık 50 bin kişi mahsur kaldı. Makedonya’yı sınırlarını tekrar açmaya zorlamak gerekir mi?

Crépeau: Bu konuda, egemen olan Makedonya’yı sınırlarını tekrar açmaya hiç kimse zorlayamaz. Her halükârda, kısa vadedeki seçimler düzeyinde hiçbir Avrupa devletinin çıkarına değildir bu. Balkanlar’da yol alan binlerce insan senaryosunu hiçbir devlet tekrar yaşamak istemiyor. Bununla birlikte korkarım tekrarlanacak bu; kaçakçılar yeni yollar bulma çabasındalar. Avrupa barikatlar arkasına saklanmayı deneyebilir, kolay bir coğrafyası yok. Libya üzerinden İtalya’ya geçişli yola tekrar dönülmesinden endişe ediyorum. Libya Türkiye gibi değil: Onunla hiçbir anlaşma tasarlanamaz.

Bir ara azaldıktan sonra, İtalya’ya gelişler şu son haftalarda yeniden artıyor…

Crépeau: Kötü bir haber bu, çünkü bu yol özel olarak ölümcül. Bu tarafta AB, adı EUNAVFOR olan bir askeri filo kurdu; Akdeniz’deki göçmen kaçakçılığına karşı mücadeleyle görevli. Bu operasyonun yaratabileceği risk, göçmenleri Libya’ya doğru iteleme sonucunu doğurmaktır; geri göndermeleri yasaklayan birçok AİHM kararına aykırı olur bu. Avrupalı devlet başkanları insan haklarının kendi toprak egemenliklerini sınırlamasına engel olmak istiyorlarmış gibi olup bitiyor her şey. Belki de bu yargı kararlarının keyiflerince hareket edebilmelerini engellediğini düşünüyorlar. O zaman da bunların etrafından dolanmak için kaçamak yolları bulmaya hazır oluyorlar. AB-Türkiye anlaşması bunun bir örneği. Libya kıyılarındaki deniz gücü de öyle. İkinci Dünya Savaşı kuşağı bize miras olarak insan hakları altyapısını bıraktı: Bu savaştan artık tek bir anısı bile olmayan ilk politikacı kuşağının, bir dünya savaşının şiddetiyle hiç alâkası olmayan bir “kriz”in üstesinden gelebilmek için bu mirası tartışma konusu haline getirmelerini görmek hazin.

Schengen infilâk ediyor, Dublin sözleşmesi de. Bu sözleşme iltica taleplerinin girilen ilk AB ülkesinde incelenmesini öngörüyor. Suriye krizinin ötesinde, yeni iltica ve göçmen işçi yasaları mı icat etmek gerek?

Crépeau: Dublin sözleşmesinin uygulanmamasına rağmen, göründüğü kadarıyla Yirmi Sekizler bundan vazgeçme eğiliminde değiller. Üzücü buluyorum bunu. İnsanların kaçakçılara servetler ödedikten sonra denizde canlarını tehlikeye atmalarından kaçınmak için AB’ye yasal giriş yolları açmak gerekir. Günümüzdeki durumu idare etmek için salık verdiğim tekrar yerleştirme sistemi daha geniş ölçüde işleyecek durumdadır. Sadece iltica talep edenler için değil, “ekonomik” göçmenler için de uygun olabilir. Büyük bir devingenlik alanında yaşıyoruz; kendi üzerimize kapanmak yerine, yararlanmak için bu duruma uyarlamalıyız kendimizi.

Avrupa Birliği 2015’te bir milyondan fazla insanı ağırladı. 2016’da daha fazlasını ağırlama olanakları var mı ?

Crépeau: Göçmenler evlerini savaştan ya da yoksulluktan kaçmak için bırakıyorlar, ama aynı zamanda Avrupa’da iş bulma imkânları olduğunu bildikleri için de. Siyasî yöneticilerin habersizmiş gibi davrandıkları, herkesin mâlûmu bir olgu bu: Avrupa Birliği, demografik sebeplerle işgücüne ihtiyaç duyuyor. İnşaat gibi, tarım gibi, restorancılık gibi, ya da kişiye hizmetler gibi çok sayıda taşınmaz sektör, düşük ve orta ücretli işleri için eleman bulamıyor. Göçler daha iyi örgütlenmiş olsa ve üye ülkeler hakkaniyetli bir paylaştırma ilkesini kabul etseler, gelenleri yerleştirmek gayet mümkün olurdu. Otuz beş yıl önce, Jean-Marie Le Pen “2 milyon göçmen işçi(nin) 2 milyon işsiz demek” olduğunu ileri sürüyordu. Bu denklem ekonomik bakımdan bütünüyle yanlış da olsa, çok sayıda Fransız buna itibar ediyor; çünkü bunun böyle olmadığının ortaya çıkması, hem sağ hem sol merkezdeki politikacıların işlerine gelmiyor. Temsilî demokrasilerimizin yapısal bir zayıflığı bu: Göçmenler seçmen kitlesine dahil olmadığından, seslerini duyurma imkânları bulunmamaktadır. Ve kurtulunması gereken bir sorun gibi telakki edilmektedirler.

Kapılarını en önce açan Almanya bile daha sonra tekrar kapatmak zorunda kaldı. Angela Merkel’in çark edişi konusundaki tahliliniz nedir?

Crépeau: İsveçliler de Almanlar da ilk başlarda ilkesel sebeplerle ağırlama yolunu seçtiler; ama aynı zamanda ekonomik ve demografik sebepleri de vardı. Angela Merkel’in karşılaştığı sorun, diğer üye devletlerden beklediği siyasî desteği alamamasıdır. Hiç değilse bazılarının onu izleyeceklerini umuyordu. Oysa Almanya ile İsveç tek başlarına kaldılar. Alman Şansölyesi henüz Avrupalı yöneticileri seferber etme iddiasını kazanmadı. Hem açıklık tutumunu sürdürmek hem de Avrupalı meslektaşlarının rızasını alabilecek bir mekanizma geliştirmek istediği için kendini zor bir siyasî konumda buluyor.

Krizin idaresinde Fransa’nın arkada kalmasını nasıl açıklıyorsunuz ve Calais’de uygulanan politikaya nasıl bakıyorsunuz?

Crépeau: Bu konuda özel raportörlükten ziyade bir yurttaş olarak konuşabilirim; çünkü tam anlamıyla bu ülke üzerine çalışmıyorum. Göç akınları Fransa’ya uğramamaya özen gösteriyor, ya da Fransa’dan sadece geçiyorlar; çünkü bu ülkenin göçmenler nezdinde kötü bir şöhreti var. İslam, laiklik ya da kimlik üzerine bitmek tükenmek bilmeyen tartışmalar bu görüntüsünü daha da soldurmaya katkıda bulunuyor. Bu ülke kendi üzerine kapanık gibi algılanıyor. Avrupa benzeri görülmemiş bir kaçışla yüz yüzeyken, Fransız yetkilileri mültecileri ülkelerine çekmeye uğraşmıyorlar. Göç akınlarının Almanya’ya ve Kuzey Avrupa’ya yöneldiğini gözlemlemekten gayrimemnun değiller. Paris böylelikle bir Avrupa liderliğinin parçası olma fırsatını kaçırıyor. Calais’deki durum yeni değil. Engeller dike dike, iltihabın toplandığı çıbanbaşları yaratırsınız. Calais bunların biridir, Yunanistan’daki İdomeni de bir diğeridir. Devlet “cangıl”ı yıkar, ama insanlar geri döner. Manş Denizi’nin iki tarafındaki yöneticilerin devingenlik koşullarını düzene sokmayı reddetmeleri bir faciadır.

FransizKultur

[1] Belçikalıların bir Afgan mülteciyi Yunanistan’a geri göndermelerini mahkûm eden AİHM kararı (ç.n.).

Bunlar da ilginizi çekebilir: