Medyascope.tv

Bizim senaryomuz: Leicester City’nin şampiyonluğu

160503-foxes

Bizim Senaryomuz

“Futbolun en güzel yönü daima sürprizlere açık olmasıdır. Teknokratlar futbolu en ince ayrıntılarına kadar programlasalar da, futbolun güçlü ağaları ona istedikleri gibi yön verseler de, futbol beklenmedik olanı, öngörülmeyeni bünyesinde bulunduran bir sanat dalı olmaya devam edecektir… Bir bakmışız cüce devi alt etmiş ya da çelimsiz, eğri bacaklı bir zenci, Grek heykellerini andıran bir futbolcuyu geride bırakmıştır.”

Söz konusu futbol olunca, Dünya Kupası zamanlarında evinin kapısına “futbol nedeniyle bir ay kapalıyız” diye yazmış olan Eduardo Galeano bir yıl önce ölmeyip bugün yaşıyor olsaydı bu tespitini bize mutlaka hatırlatırdı. Yıllarca emsalsiz bir coşkuyla takip ettiği bu oyunu, gözlerinin gördüğü sayısız maçtan oluşan birikimden süzerek ortaya koyduğu bu sözlerle tanımlamıştı. O, bu oyunun içerisinde barındırdığı sihri görmüş, ampirizmin her şeyin felsefesini matematik ilkelerine göre anlayan doğasına bu sözlerle karşı çıkmıştı. Futbolu anlamak için matematikçiler, mühendisler ve teknokratlar yararlı olabilirdi ama sahada beklenmedik biçimde atılan bir çalımın bütün “zone press”i alt üst etmesi gibi, hiç umulmadık takımlar da, bütün bu ampirik prensiplerin ayağına basabilirdi. Tıpkı tamı tamına Leicester City’nin yaptığı gibi!

Leicester şehrinin gördüğü en iyi futbolculardan olan Gary Lineker, takım şampiyonluğa koşarken The Guardian’daki yazısında şöyle diyordu: “Bu tür olaylar benimki gibi takımların başına gelmez.” Gerçekten de nereden baksanız Lineker haklı gibi duruyordu. Hillsborough faciasından sonra hazırlanan Taylor Raporu’yla Margaret Thatcher, yeni sağın piyasa kurallarını, ülke genelinde bunlara yıllarca direnen işçi sınıfıyla çarpışarak yaydığı gibi futbolda da taraftarla çarpışarak yayıyordu. Gazeteler büyük bir faciaya canını vermiş, ruhunu geri alamamak üzere orada bırakmış taraftarları “iğrenç mahluklar” olarak kodluyor ve bugünün Premier Lig yolu acımasızca açılıyordu. Sınırları kesin olarak çizilmiş ve büyük olan takımların mutlak hakim olacağı bu tabloyu belki de en iyi Fox Sport’un 1997’de futbol maçları için hazırladığı reklamın şu sloganı anlatıyor: “Büyük balığın küçük balığı nasıl yuttuğuna tanık olun!” Kuralların böyle belirlendiği bir yerde rol dışı işler yapmak çoğu takımın yapabileceği bir şey olamazdı.

Çoğunluğun Senaryosu

Leicester’ın olağanüstü biçimde kazandığı şampiyonluğu dünyanın hemen her yerinde spor basını iki kelimede okuyucularına duyurmaya çalıştı, çalışıyor: Peri masalı. Gerçekten de kimsenin beklemediği muazzam bir şey yaşanmıştı. Öyle ki bahisçiler, Kim Kardishian’ın ABD başkanı olma ihtimalinin Leicester City’nin Premier Lig şampiyonu olma ihtimalinden daha yüksek olduğunu duyurmuştu. Mart 2015’te Leicester Üniversitesi’nden arkeologlar bir otoparkın altında yaptıkları kazıda Kral III. Richard’ın mezarını bulduklarından beri Leicester City, şaşırtıcı bir şekilde seri galibiyetler almış, ne var ki bu başarının altında imzası olan takımın hocası Nigel Pearson aniden kovulmuştu. Onun yerine, artık kariyerinin noktalamakta olduğu düşünülen Claudio Ranieri takımın başına getirilmişti. Küme düşeceği en garanti takımdı Leicester.

Tam bu noktada peri masalına benzer bir senaryonun ilk sayfaları açılmaya başlandı. Ancak bu filmin başrolünü “iyilere” yardım etmek için doğaüstü güçlere sahip olanlar değil, bizzat senaryoyu yazanlar oynamaya niyetlendi. Senaryoyu yazmak için masaya oturan ilk kişi, daha ilk satırları yazmadan etrafında bir sürü kişi daha buldu. Büyük bir heyecanla sayfalar tek tek doldurulurken kalemin ucundan tutanların sayısı da hızla artmaya başladı. Sanki dünyanın her yerinden, her renkten insan koşarak geliyordu senaryonun bir parçası olmak için. Çünkü tam da bugün, hız makinasına dönen hayatın bir tarafına tutunmaya çalışan ama hep büyüklerin tuttuğu köşelerden sert yumruklar yiyerek sarsılan, içinde birçok kez ölse de sürekli yeniden doğan “yapabiliriz”in bir yerlerde yazıldığını gören çoğunluk bu hikayede özdeşleştirmek istedi kendisini. Premier Lig’in büyük dörtlüsüne, kurallarına kafa tutan bu senaryonun küçük bir parçasını oluşturmaya niyetli insanlar kalemi tuttular. Tam o anda Ranieri’nin Manchester City deplasmanında elde ettikleri 3-1’lik galibiyeti sonrası basın toplantısında sarf ettiği şu sözleri yazdılar: “Paranın her şey olduğu bir dönemde biz herkese umut veriyoruz.”

Bu noktadan sonra artık bu senaryo futbola Galeano’nun gözleriyle bakan herkesin hikayesi haline geldi. BBC Radio 2 sunucusu Jeremy Vine’ın BBC için yazdığı yazıda itiraf ettiği gibi: “Kazanacaksın, çünkü ben ve binlerce kişi gizlice bunu yapmanı istiyoruz.” Ki Vine, 20 yıldır kombine sahibi olan sıkı bir Chelsea taraftarıdır.

o-LEICESTER-CITY-FANS-facebook

Kazanmaya Giden Yol: Pizza

Bir önceki sene takımı kümede tutan üçlü defansı, klasik 4-4-2 ile değiştiren Ranieri, Stoke City’den aldıkları Huth ve Morgan’la birlikte tandemi oluşturmuştu. Önlerinde bu sene hiçbir takımın ulaşamadığı orta saha temposunu iyi bir uyumla yakalayan Drinkwater ve Kante ikilisi vardı (Kante’nin takıma transfer oluşu ise İngiltere futbol tarihinde başka bir mucize olan Nottingham Forest’in efsane teknik direktörü Brain Clough ve yardımcısı Peter Taylor arasındaki hikayeyi andırıyor. The Guardian yazarı Stuart James’in yazdığına göre İtalyan hocanın yardımcısı Steve Walsh sezon öncesi antremanlarda “Kante, Kante, Kante” diyerek Ranieri’nin başının etini yemiş ve sonunda bu ısrarı sonuç vermiş). Ancak Ranieri’nin kurduğu bu dizilim, istediği verimin ortaya çıkmasını sağlamıyor, teknik adamın kendi sözleriyle, çok gol yemek çok atmayı gerektiriyor bu durum da tedirginlik yaratıyordu. Ranieri’nin aklına bu noktada takıma şampiyonluğa taşıyacak bir uygulama geldi. Hem de saha dışında. Bu planı kendi cümleleriyle Players Tribune’deki yazısından okuyalım:

“Her maçtan önce, ‘Haydi çocuklar. Haydi! Bugün gol yemiyoruz’ diyordum. Bütün motivasyon tekniklerini denemiştim. Yine de gol yiyorduk. Daha sonra, Crystal Palace öncesi farklı bir yönteme başvurdum. ‘Haydi çocuklar. Bugün eğer gol yemezseniz size pizza ısmarlayacağım’ dedim. 1-0. Tabii ki, gol yemedik. Anlaşmamıza sadık kalarak oyuncularımı Leicester’ın şehir meydanındaki Peter Pizzeria’ya götürdüm. Oraya gittiğimizde onlara bir sürprizim vardı. Dedim ki: ‘Her şey için çaba sarf etmeniz gerek. Pizza yemek için de çalışacaksınız. Kendi pizzamızı kendimiz yapacağız.”

Ranieri böylece, bir şeyi elde etmenin yoğun bir emek süreciyle olduğunu en iyi şekilde göstermişti oyuncularına. Tıpkı pizzayı yaparken gösterdikleri sabırlı ve yoğun emek süreci gibi savunma yapılacaktı. Hiçbir malzemesi eksik kalmayacak yani savunmada ala boşluk bırakılmayacaktı. Pizza yapımına öndeki iki forvet de katılacak, verilen savunma emeğine herkes ortak olacaktı! Sonra pizza bittiğinde, yani top kapıldığında onca emek sonucu yapılan pizzanın soğumadan en güzel haliyle hızla mideye indirilmesi gibi, top yine hızla karşı sahaya taşınıp rakip ağlarla buluşturulacaktı. İtalyanların savunma futboluyla Almanların geçiş futbolunun güzel bir sentezi gidilen pizzacıda, el emeği göz nuru yapılan pizzayla yerleştirildi beyinlere. İlk 11 maçta 19 gol yiyen takım, son 25 maçta sadece 15 gol yedi. Bu küçük kulüpte ligin en değerli oyuncusu seçilmeyi başaran Riyad Mahrez’in dediği gibi, kulüp en iyi oyunculara ya da bütçeye olmasa da galibiyeti getiren hayranlık uyandıran bir dayanışmaya sahipti. Şampiyonluğa giden o upuzun yol işte bu dayanışmayla geçildi.

082215-SOCCER-Leicester-City-Riyad-Mahrez-celebrates-scoring-MM-PI.vresize.1200.675.high_.87

Gerçek Olan Duygularımız

İnsan hafızasında hemen hiç yeri olmayan bu küçük şehrin yakın bir döneme kadar neredeyse hiç bilinmeyen, tam 22 kez küme düşüp çıkmış takımı, dünya çapında en çok bilinen kulüplerin arasından sıyrılarak şampiyon olmayı başardı. Üstelik bunu kendi sınırlarını bilerek, “destanlara” konu olmayacak sade bir futbolla ama çok keyif alarak başardı. Bu başarıyla birlikte bütün dünya çocuklarının futbol oynarken isimlerini bağıracakları Vardy, Mahrez, Kante, oğul Schmeichel, Fuchs, Morgan ve Huth gibi yeni futbol kahramanları yarattı. Futbolun gerçek dünyayı ne kadar anlatabildiği tartışmaları bir kenara son satırları zafer sarhoşluğuyla noktalanan bu hikaye çoğunluğa belki bir daha hissetmesi çok zor olacak duygular hissettirdi.

Çevremizdeki kanlı canlı, sınırları belli ve hep onu sevmekle nefret etmek ikileminde bir gerilime neden olan dünyada kendimiz yazmışçasına bir hikayeye tanık olduk. Belki bundan sonra yine böyle bir senaryo yazdığımızda ve filme çekecek yönetmen aradığımızda eskiye saplanıp kalan romantikler olarak görüleceğiz. Yine de Leicester’ın bu mütevazı hikayesinde senaryoya yazdığımız duygular, bundan yıllar sonra bile dilimizden koşarcasına çıkmaya çalışan gerçek sözlere dönüşecek.

Bunlar da ilginizi çekebilir: