Medyascope.tv

Suriyeli gazeteci Ali Safar’ın gözünden savaş ve medya

Fatma Yörür

Suriyeli gazeteci Ali Safar, 2013 yılında Suriye’deki savaştan kaçarak Türkiye’ye sığınan milyonlarca Suriyeliden biri. Umudunu ve özgür bir Suriye çabasını “kendi şehrim gibi hissediyorum” dediği İstanbul’da, ülkesinde on yıllardır yapamadığı mesleğini yaparak gerçekleştiriyor.

“Rejim, savaşın tarafı uluslararası güçler ile IŞİD; demokrasi ve özgürlük talebiyle başlayan bu devrim kalkışmasını Esad ve IŞİD’ten ibaret iki kutuplu bir savaşmış gibi yansıtma çabasında. Oysa bu bir özgürlük kalkışmasıydı. Devrimi başlatanları, Suriye’yi Suriyelilerin kılma çabasını ortadan kaldırarak, savaşı iki kutuplu bir egemenlik mücadelesine çevirmek, böylece özgürlük ve demokrasi talebini de unutturmak, bizleri görünmez kılmak istiyorlar.”

Untitled

SaturDox Belgesel Buluşmaları ve Hamiş Suriye Kültür Evi’nin birlikte düzenlendiği etkinliğin konusu yanı başımızdaki dram, yani Suriye’ydi. Canları pahasına, elinde kameraları savaşı belgelemeye çalışan Suriyeli video aktivistlerinin filmleri “Günebakan-Al Rastan-Tournesols”, “Her Gün, Her Gün – Every Day, Every Day”, “Özgürlük Sokakları – Streets of Freedom” gösteriminin ardından gerçekleşen söyleşiye, Suriye’de gazeteciliğin tarihini özetleyerek başladı Ali Safar. Onun ağzından aktaralım:

Suriye’de gazetecilik ve demokrasi

“I. Dünya savaşından sonra 1918’de, Türk güçlerinin de Suriye’den çekilmesiyle başlayacak olursak, gazetecilik o dönemde de vardı Suriye’de. Hatta 1946’ya kadar Fransa işgalinde bile, gazete ve gazetecilik vardı, radyolar yayın yapıyordu ve bu 1949’a kadar devam etti. Basının önündeki ilk sorunlar 1949 askeri darbesiyle başladı, 1954’e kadar kaldı.

Bir yandan gazeteciler ses çıkarmaya çalışıyor diğer yandan ordu ve devlet basına karşı baskısını artırıyordu. Bu karşılıklı mücadele 1954-58 askeri dönem boyunca sürdü. Bu dönem yine de Suriye ve Suriye basını için altın çağ sayılır.

1958-61 arası Suriye-Mısır birliği dönemidir. Mısır’daki sansür bu tarihlerde Suriye’ye taşındı. 1961’de Mısır’dan ayrılınca Suriye’de gazetecilik yeniden başladı. 8 Mart 1963’te Baas Darbesi olduğundaysa gazeteciler tek tek ev hapsine çarptırıldı ve Suriye’de yalnızca rejime bağlı bir gazete ve spor gazeteleri kaldı.

Hafız Esad döneminde Baas Partisi ile kurulmasına izin verilen bu cepheye ait Baas Partisi güdümündeki partilerin yayın organları vardı. Siyasi partilere ve ulusal ilerici cepheye yayın hakkı verildi. 70’lerde Tişrin Gazetesi kuruldu, Hafız Esad ölene kadar bu durum devam etti. 2000 yılında Başer Esad’ın devlet başkanı olmasıyla özel gazeteler çıkmaya başladı ama rejime yakın olmak zorundaydılar, zira yayınlar periyodik olarak kontrol ve sansürden geçiyordu.  Yine bu dönemde özel televizyon kanalları açılmaya başladı ama bunlar da Esad ailesi ve yakınlarına aitti. Birçok radyo istasyonu vardı ama buralarda siyasete ilişkin konuşmak yasaktı.

2011’de devrimin başlamasıyla birlikte medyadaki bu durum altüst oldu ve siyaset konuşulmaya başlandı. 2000-11 arası bu gazeteler yayın yaparken basın özgürlüğü mutlak olarak yoktu. Tüm bu dönem boyunca Suriyeli gazeteciler ne yapıyordu, diye sorulacak olursa, Arap dünyası ve Körfez ülkelerinde çalıştılar. Aslında Suriyeli gazetecilerde inanılmaz bir enerji vardı ama baskı o enerjiyi tüketiyordu. 2011 yılında Arap coğrafyasında protestolar başladığında Mısır’a ve Tunus’a bakıyordu insanlar: değişim umudu doğmuştu.

ffk

Mart 2011’de ayaklanmayı tüm meslektaşlarım çok içten destekledi. Bu dönemde çok fazla gazeteci tutuklandı. Ben de devlet televizyonunda çalışırken ayaklanmaları desteklediğimi alenen söyledim ve bana ‘İstifa et yoksa tutuklanacaksın’ dediler. Tehdit üzerine istifa ettim, buna rağmen ülkeden çıkış yasağı konuldu. 215 adlı merkezde sorgulandım ki burayı Suriye’yi yakından takip eden herkes bilir, Burada başıma gelenleri size anlatmayacağım ancak şunu söylemek isterim burada olanların insanlıkla yakından uzaktan alakası olamaz.”

2013’te rüşvetler vererek eşi ve çocuğunu Lübnan’a kaçırıyor Safar. Kendisi de Suriye’den Ürdün’e kaçmayı başarıyor. Yine kendisinden dinleyelim:

“Ürdün’de medya alanında çalışmayı denedim bir süre, durum orada da kötüydü. Sonra Türkiye’ye gelmeyi başardım. Burada yeni bir Suriye medyası oluşmaya başlıyordu, Gaziantep’e geldim. Orada Smart adında bir medya kuruluşu yarattık, fakat sonra Gaziantep’te boğulduğumu hissettim ve ayrılmaya karar verdim. Orada herkes çok endişeli ve alan bize gittikçe daralıyor.

Ben kendimi sivil ve demokrat kanada ait görüyorum, silahlı mücadelenin içinde değil, sivil demokrat mücadelenin içinde yer alıyorum. Mücadelenin bu şekilde başlamasına rağmen  uluslararası güçlerin Suriye’ye girmesi olayı tersine çevirdi. Dünyanın her yerinde, güçlü olan medyaya sızıyor ve parayla işini yaptırıyor, sonra tüm medya mayın tarlasına dönüşüyor.

Rejimin hesap verme yükümlülüğünün olmaması nedeniyle her şey daha kötüye gitti

Gota’da 2013’te gerçekleşen kimyasal saldırı halk için bir kırılma noktası oldu, insanlar bu noktada uluslararası adalete olan inançlarını kaybettiler. IŞİD de bu noktadan sonra güçlendi zaten, bu noktadan sonra gerçekten barışçıl demokratik çözüm isteyen Suriyeliler iki saldırı altında kaldılar; IŞİD ve rejim. Basın da tabii ki aynı saldırı altındaydı. Tarafsız basına çalışmaya çalışan gazetecileri ‘Batı ajanı’ olmakla suçladılar. Gaziantep’teki gazeteciler de bu hedef göstermeden nasiplerini aldı. Örneğin şehirde öldürülen gazeteci Naji Jerf de Batı ile işbirliği yapmakla suçlanıyordu. ‘Rakka Sessizce Katlediliyor’ isimli grup, IŞİD’le ilgili bir belgesel hazırlıyordu. Sokak ortasında IŞİD tarafından öldürülen daha başka gazeteciler vardı. Bunlar aynı zaman Esad’a da karşıydı.”

Yeni nesil gazetecilerin tek çabası Suriye’nin Suriyelilere ait olması

Daha önce de çeşitli sol eğilimli Suriyelilerden duyduğum bu söz, her defasında beni derinden etkiliyor, Suriye’nin Suriyelilere ait olması! Gerek söyleşi öncesi izlenen üç belgeselde, gerekse söyleşi boyunca duyulan tek özlem bu, ülkenin halkına ait olması. Şimdi IŞİD ve rejimin esas çabası diyor Safar, ayaklanmanın neden çıktığını unutturmak.

“Gerek uluslararası müdahililer gerekse Esad’ın istediği, Suriye’yi IŞİD ya da Esadcılardan ibaret göstermek. Bizi, gerçekten demokrasi isteyenleri görünmez yapma çabası var. Bu nedenle Türkiye’de gazetecilik yapıyorum” diyor.

Salondan bir izleyici soruyor Ali Safar’a “Burada yaptığınız yayınların izleyicisi kim? Genç kuşak video aktivisti yeni gazetecinin işlerinin alıcısı kim?”

Şöyle cevaplıyor Safar: “İki grup var; bir belgesel yapmaya çalışanlar, bir de içerde neler oluyor anı anına anlatmaya çalışanlar. Rejimin kontrolünden çıkan yerlerde dağıtım daha kolay, hatta festivaller bile yapılabiliyor. Hâlâ rejimin kontrolünde olan yerlerde ise insanlar gizlice seyrediyor yayınları. Haber niteliğinde olanları ülke dışına gönderme çabası var. Neden canı pahasına bunu yapıyor insanlar? Ülkede olanların dışarıda duyulması çabası. Ağustos 2013’te tanımadığım biri beni aradı. ‘Kimyasal saldırıya ilişkin görüntüler var, sana göndereyim’ dedi. Ben alamadım onu, adam şimdi hapiste o dönemden beri. Bugün izlediğimiz ikinci belgeseli çeken gazeteci öldürüldü.”

“İstanbul’da ne yapıyorsunuz, nasıl yaşıyorsunuz? Türkiye medyasında Suriyelilerin temsilini nasıl görüyorsunuz?” sorusuna ise şu karşılığı verdi Safar:

“Biz Suriyeliler Türkiye’de kutuplaşmanın da malzemesi olduk. Türkiye’de bir kısım Suriyelilere çok oryantalist bir şekilde bakıyor. Bir kısımsa orayı hep kör, sineması, sanatı olmayan bir ülke olarak görüyor. Oysa biz orada hep üretkendik ama zorunlu olarak rejimin işlerini yapıyorduk, başka çare yoktu. Ben Suriye’de dört şiir kitabını bağımsız olarak yayınladım, bu kitaplardan ikisi sansüre takılınca gizli basılıp satıldı. Filmler hep rejimin izniyle çekiliyordu. Ancak Başar Esad’ın portresini çizen ressamlar para kazanabiliyordu.

Normal bir ülkede yasak olan istisnadır, Suriye’de ise yasak normaldir, her şey yasaktır. Sadece bazı istisnalar vardır, bu istisnalara izin verilir

Öncelikle ben artık İstanbul’u kendi şehrim gibi görüyorum. İstanbul’da her gün yeni bir şey keşfediyorum ve bu şehir beni zenginleştiriyor. Bazı sokaklarda kendimi Şam’da hissediyorum. Burada sizinle açık yüreklilikle sohbet edebiliyorum. Bir yandan da burada ‘Sout Raya’ adlı bir radyoda ve çalışıyorum, eşim de Gaziantep’teki bir medya kuruluşunda çalışıyor.

Türkiye’deki ve Türkiye dışındaki mültecilere yönelik haberler yapıyoruz. Suriye’nin içinde olanlara dönük haberler yapıyoruz. Son dönemde ise gençlere odaklandık, ülkenin geleceğini ve yeniden birlikte yaşam kurmanın olanaklarını tartışıyoruz. İnternet üzerinden yayınımız herkese ulaşıyor. FM üzerinden ise sadece Suriye’nin kuzeyine ulaşabiliyoruz. Aynı zamanda uydu üzerinden yayın yapıyoruz.”

Bu noktada çevirmen Şenay Özden’in isyanı anlamlıydı. “Türkiye’de de tarafsız medya yok, herkes kendi istediğini duyurmaya çalışıyor, bir röportaj yapıyorsun. Sorulara karşı tarafın istediği cevapları vermezsen yayınlanmıyor. Bu yandaş da olabilir muhalif de hiç fark etmez.”

Şam’da İran nüfusu artarken, yaşanan fiziksel olarak bir el değiştirme

İzleyiciler arasından bir kadın belgeselci 2002 ve 2006 tarihindeki Şam gezisi tanıklığından hareketle, Şam’daki İran nüfuzunu soruyor.

Safar’ın cevabı şöyle: “İran’ın Suriye’deki varlığı, Hafız Esad dönemine kadar onun bu durumu kendi çıkarları için kullanması yönündeydi. Beşar Esad’la birlikte İran etkisini güçlendirdi ve ülkeye sahip olmaya başladı. Şu anda da Suriyeliler ülke dışına göçerken İranlılar gelip ülkede bolca toprak satın alıyor. Başta Şam olmak üzere, fiziksel olarak bir el değiştirme var.

1991 yılında Güzel Sanatlar Fakültesi’nde öğrenciyken boykot yapmıştık. Bu yüzden emniyet güçleri tarafından sorgulanmak üzere alıkonuldum. Sorgu sıramı beklerken, raftaki tüm kitapların Baas Partisi kitapları olduğunu gördüm. 2000’de İsrail’den bana bir e-mail geldiği suçlaması ile yine sorguya çağrıldığımda ise bu sefer raftaki tüm kitaplar Şiilikle ilgiliydi. Bunlar da önemli gösterenler bana kalırsa.”

Arapçadan Çeviri, Hamiş Suriye Kültür Evi’nden Şenay Özden, Teşekkürler.

Bunlar da ilginizi çekebilir: