Medyascope.tv

Florence Johsua: “21’inci yüzyılın anti-kapitalistleri, ufkunda devrim olmayan devrimciler”

Florence Johsua: “21. yüzyılın anti-kapitalistleri, ufkunda devrim olmayan devrimciler”

Anastasia Vécrin

Libération / 3 Haziran 2016 – Çeviri: Haldun Bayrı

882012-revolutionnaires

Çizim: Christelle Enault

 

Yüzyılımız bir isyan çağı mı olacak? Harvard Üniversitesi’nin yakın zamanda yaptırdığı bir ankete göre, 18-29 yaş arasındaki Amerikalılar’ın yüzde 51’i kapitalizmi desteklemiyor [1]. 2011’deki Occupy Wall Street hareketinden Fransa’daki Nuit debout (“Gece Ayakta”) hareketine varıncaya kadar, hüküm süren neo-liberalizmden hoşnutsuzluğun safları boş kalmıyor. Bir başka dünyanın militanlığını yapan bu bireyler kim ? Lozan Üniversitesi’nde doktorasını siyaset sosyolojisi alanında yapmış olan araştırmacı Florence Johsua, Anticapitalistes’te, başkaldırıyı üreten nedenlerle ilgileniyor. Ligue communiste révolutionnaire (LCR, Devrimci Komünist Birlik) militanlarının izledikleri güzergâhlar üzerine soruşturmasından yola çıkarak, bilhassa Marksizm’in hegemonyasını yitirmesinden etkilenen yeni militanlık tarzlarını tahlil ediyor.

Çalışma yasasına karşı öfkenin ötesinde, şu son haftalardaki protestolarla ifadesini bulan nedir sizce?

Johsua: Çok bozulmuş siyasî, toplumsal ve ekonomik duruma bir cevap söz konusu bence; belirli sayıda adaletsizliğe, hakların ve demokrasinin inkârına karşı bir öfke bu. Fransız Sosyalist Partisi (PS) ortak müzakereye tekrar tüm gücünü verme, gençliği önceliği haline getirme, yerel seçimlerde yabancılara oy hakkı tanıma gibi vaatlerde bulunmuştu. Bu protestolar, vaatlerine ihanet etmiş beş yıllık bir dönemin hesabının görülmesi. Kayıtsız şartsız meşruluk diye bir şey olmadığını ve yönetenlerle yönetilenler arasındaki sessiz anlaşmaların tekrar sorgulanabileceğini hatırlatıyor bize. Çalışma dünyasından gelen seferberlik, siyasî temsil üzerine sorular soran başkaları için de elverişli bir zemin yarattı. Bu seferberlikler farklı ve kendilerine özgü mantıkları var. Fakat Nuit Debout’ya katılanlar, ya da genel grev düşleri kuranlar arasında, soyutsa da farklı bir gerçekliğin suretiyle olsun, kendini bir başka arzu manzarasına yansıtma dileği ifade ediliyor gibi. “Genel Grev” sloganından “g”nin atılmasıyla “Genel Rev”e (“Genel Düş”) gelinmesi de iyi gösteriyor bunu.

Kapitalizmi protesto hareketlerinin kendi aralarında anlaşmakta zorlandıkları da gözlemleniyor. Mücadelelerinin böyle unufak olmasını nasıl açıklıyorsunuz?

Johsua: Bu karşı çıkışları tekrar tarihsel bir perpektife yerleştirmek gerek. 1989-1991 kesiti, devrim, anti-kapitalizm ve sözüne bağlı kalma üzerine düşünme tarzlarında yeni bir rol dağılımına yol açtı. Komünizm artık merkezî bir referans değil. O dönemden sonra, militanlar kendilerini siyaseten tanımlarken çok eklektik/seçmeci yollara başvurdular. İçlerinden çoğunun hiçbir siyasî nesep bağı yok. “Militan”lar ya da “sömürücü bir sisteme karşı”lar, ama sözcük, model ve belirgin tasarı noksanlığı çekiyorlar. Bu bulanıklık onları bazen istikrarsızlaştırıyor. Ama aynı zamanda, geçen yüzyıldan, Stalincilikten ve bürokratik sistemlerden alınan bir ders gibi de algılanıyor bu. Anahtarını ellerinde tuttukları bir toplum modeline sahip olmak, daha ziyade korkutuyor onları. Tahmine dayalı modellerle iş görme fikrine karşı çıkıyor çoğu. Geçmiş modellerin başarısızlığı, onları, yeni bir toplumsal dönüşüm tasarısının program ve stratejiye bağlı sınırlarını azar azar tekrar belirleyeceğini düşündükleri yeni militanlık tecrübelerine güven duymaya yöneltiyor. Mücadelelerin böyle unufak olması, aynı zamanda, direnişlerinde bile atomlaşmış ve kırılganlaşmış olan çalışma dünyalarının eğretiliği yüzünden de.

Kapitalizme karşı militanlık eden bu yurttaşlar kim? Bir profil çıkarılabilir mi?

Johsua: Çeşitli profiller var. Yeni Anti-Kapitalist Parti (NPA) adını alan LCR üzerine soruşturmam, bilhassa çalışan nüfustan orta ve üst kategoriye dahil, yüksek kültürel birikimli, öğretmen, çoğu zaman kamuya bağlı hizmet ve sağlık sektörlerinde çalışan bireylere işaret ediyordu. Halk kategorileri LCR’de hep zayıf bir biçimde temsil edilmiştir. Fakat oran olarak 2002’den beri bilhassa özel sektördeki işçi ve memurlar artıyor. 21 Nisan 2002’den sonra, Le Pen’in cumhurbaşkanlığı seçiminde ikinci tura kalmasına tepki olarak yaşanan LCR’ye katılım dalgasının çok gençleştirdiği örgüt, toplumsal ve ideolojik bakımdan daha az homojen bir hale geldi. Bu yeni üyeler tarafından öne çıkarılan gerekçelerin çeşitliliğini en iyi özetleyen deyiş “toplumsal adalet” olur. Herkesin hakça yaşaması, başını sokacak bir yeri ve sabit bir işi olması gerektiğini düşünüyorlar. LCR’nin “Hayatlarımız onların kârlarından değerli”, sloganına kafaları yatmış; ki bu da yeni çıkan #OnVautMieuxQueÇa (BundanFazlasınaLayığız) hashtag’ını düşündürüyor.

Anti-kapitalizm davasına bağlanmalarını nasıl açıklıyorsunuz?

Johsua: Çok farklı süreçler söz konus. Bununla birlikte, bu yeni militanların toplumsal güzergâhlarına, sık sık aleyhlerine düzenlemelerin, okulda ve/veya kuşaklar arasındaki sınıf düşme biçimlerinin damga vurmuş olduğunu gösterdim. Çoğu zaman, bulundukları mevki için gerekenden fazla diplomaları var ve meslekî konumları ebeveynleri kadar iyi değil. Yaşamış oldukları bu bâdireler, sistemde işlemeyen bazı yönleri algılamalarına yol açmış: uzun süre yüksek öğrenim görmek, çoğu şeyi büyük fedakârlıklar pahasına öğrenmiş olmak ve özlemleri düzeyinde bir iş bulamamak gibi.

Bu erkek ve kadınların tarihi; arzulanmış ama tamamına ermemiş, kuralı bilhassa tekrar-üretim olan bir sistemin ölgünlüğüne tanıklık edercesine toplumda ufak bir yer değiştirmeyle somutlaşmış bir özgürleşmenin tarihi. Güzergâhlarında aleyhlerine yapılan bu düzenlemeler, kafalarındaki toplumsal dünya tasavvurunu dönüştürerek kademe kademe politize olmalarına katkıda bulunmuş.

Bu yeni bağlanma tipinin başlatıcısı sınıf düşme mi?

Johsua: Sınıf düşme tek başına hiçbir şeyi açıklamaz; fakat bireylerin sosyalleşmesi, çeşitli sosyalleşme ortamlarına girebilmeleri, olaylar cereyan ederken siyaseti öğrenme biçimleri ve grup dinamizminin etkileri bakımından politizasyon süreçlerini aydınlatma olanağı verir. Bu etkenlerin bütünü başkaldırıdaki toplumsal üretimi anlama olanağı verir. Toplumsal güzergâhlarının ötesinde, mesela 2006’da gençlerin istihdamına yönelik yasaya (CPE) karşı büyük seferberlikteki gibi hareketlenmelerin etkisi altında bağlanırlar davaya çoğu zaman. LCR bir süre boyunca onlara, dünyayı kavramsallaştıracakları bir kutu, bir dil, kendi durumlarını ve etraflarını tahlil etmek için araçlar önermiştir. Feleğin bir sillesi ya da kişisel bir liyakatsizlik gibi yaşanabilecek olan bu sınıf düşme tecrübeleri, bir adaletsizlik çerçevesinde tekrar nitelenmiştir o zaman.

Bununla birlikte, partizanca davranış biçiminin ve herhangi bir kurumsallaşmanın reddedildiği gözleniyor bugün…

Johsua: Güncel karşı çıkış hareketindeki yenilenmenin ilk filizleri, 2000 yıllarındaki alternatif küreselleşme hareketlerinde belirmişti. Bu hareketlilik, toplumun iktidar alınmadan da değiştirilebilir olduğu fikrinden etkilenmişti. Oysa, bir karşı-zirveden bir diğerine, bir seferberlikten ötekine, muayyen sayıda militan bu sloganın sınırlarını seziyorlardı. Şayet toplum değiştirilmek isteniyorsa, er ya da geç Devlet iktidarıyla karşı karşıya gelinir. Bu alternatif küreselleşme hareketi aynı zamanda hiyerarşik örgütlenmenin tekrar tartışma konusu edilmesine katkıda bulunmuş ve eyleme geçişlerde bir yataylık talebi doğurmuştu. Özellikle Nuit debout hareketinde kendini güçlü bir biçimde gösteren de budur.

Notre-Dame-des-Landes[2] ve Sivens’te[3] gözlemleyebildiğimiz partiler-dışı siyasî çevrecilik de alternatif küreselleşmeci hareketin mi ürünü?

Johsua: Bu siyasî çevreciliğin öncüleri kapitalizmi reddettiklerini kitlesel biçimde gösteriyorlar ve anti-prodüktivist özyönetimci bir modeli savunarak çevreye saygı duyulmasını, mekânların ve toprakların tekrar ortak mülkiyetine dönülmesini, son olarak da gıda ve enerji bakımından kendine-yeterliği salık veriyorlar. Alternatif küreselleşmeci hareketliliğin, mesela sürdürülebilir kalkınma sorunu gibi yeni biçimler altında tekrar geniş bir kitleye duyurduğu eski çevreci taleplere atıfta bulunuyor bu durum. Ama siyasî çevreciliğin de kendi tarihi var.

Hedef hâlâ devrim mi?

Johsua: 21. yüzyıldaki anti-kapitalist militanlar, ufkunda devrim olmayan devrimcilerdir. Radikal solun 80’li yıllardan beri art arda karşı karşıya kaldığı bozgunlar, devrimci perspektiflerini dönüştürdü. O “Büyük Akşam”ın arifesinde olunmadığını biliyorlar.

Militanlık pratiklerinde yansımaları oluyor bunun. Sıkışık bir siyasî durum karşısında, ister sendika ister dernek olsun, daha yararlı görülen ve bir siyasî kültürün yayılma yerleri olarak kalan alternatif yapılarla işe soyunmayı yeğlediler. Silah bırakmadılar, tüfeklerini öbür omuza geçirdiler. Güncel duruma ilgi gösterilirse, büyük meydan işgallerinin ötesinde, yerel deneyimler yaşanıyor; kapitalizme alternatif projelere somut kapsamlar kazandırarak sistemden çıkma iradesi beyan eden topluluklar var.

Mücadelenin bireyselleşmesinden söz edilebilir mi?

Johsua: Öyle düşünmüyorum. Kaldı ki, çalışma yasasına karşı seferberlik, militan birlikteliklerinin, özellikle de sendikaların rolünü tekrar teyit etti. Ama bu mücadeleler çerçevesindeki bazı katılımcıların üst bir merciyle bütünleşmeyi reddetmeleri, onları örgütsüz bir örgütlenmeye yöneltiyor, yakınlıklara göre gruplaşmalar tercih ediliyor. Öte yandan, emekçilerin ortak çıkarı için bir teori ve bir eylem çerçevesi öneren Marksizm’in hegemonyasının çöküşü damga vurmuştur toplumsal dünyaya. Ütopyanın günümüzdeki patikalarında, Notre-Dame-des-Landes’dan Nuit debout’ya, bu ortaklığın noksanlığı hissediliyor bazen. Ama hedef ve perspektif bakımından bu bağlanmaların kalbinde de yine o ortaklık var. Militanlar katılımcı demokrasi mekânları istiyorlar, bunun kolektif bir biçimde kotarılmasını salık veriyorlar.

Nuit debout’da insanları bir araya getiren bir şeydi de bu; tıpkı toplumsal bünyeyi atomlara ayıran ve her şeyiyle bireyciliğe ve rekabete iten bir toplumda yaşanan o ortak mutluluktan mest olma halindeki gibi. Bu ortaklığı toplantılar, komisyonlar, eylemler ve gösteriler aracılığıyla tekrar yaşatmak, zamâne havasına karşı güçlü bir direniş eylemidir. Aynı zamanda bir başka dünyanın mümkün olduğunu eylemlerle göstermektir de. Cisimleştirmektir bir nevi.

Anti-kapitalist söylemin işitilme zorluğu nasıl açıklanabilir?

Johsua: Önce, örgütler var. Partizan tipte radikal sol, Fransa’da, krizde. Sol Cephe ise, Yunanistan’da Syriza’nın ve İspanya’da Podemos’un oluşturabildikleri yeni siyasî öneriden ziyade, bir tekel gibi belirdi. Daha geniş açıdan, SSCB’nin çöküşüyle, başka bir sistemin mümkün olduğu fikri bile kuşkulu hale gelmiştir. Amblemi Thacher’cılık olan emekçi yenilgilerinin de bir sonucu bu. Bir bunalım ortamında, emek gücünü evrensel rekabete sokan küreselleşmiş bir ekonomide, emekçilerin ellerindeki tepki gösterme yolları sınırlı. Tevekkül biçimleri var; üzerine yaslanarak yeni hareketler için güç alınabilmesi zor bir başarısızlıklar birikimi var.

Fakat zor demek imkânsız demek değil. El Khomri Yasası’na karşı çıkan gençlerin ve emek dünyasının kararlılığı da bunu kanıtlıyor. Bu seferberlikler siyasî güç dengesini şimdiden değiştirdi. Kapitalizmden ve onun dünyasından bir kopuş iradesini tekrar gündeme getiriyorlar. Kendini dışa vuran öfkeler, çoğunluğun gözünde muteber olabilecek ilerici ve dayanışmacı bir manzarayı tekrar inşa etmek için bir şantiyeyi gerekli kılıyor.

FransizKultur

[1]www.iop.harvard.edu

[2] Fransa’nın batısındaki en büyük havaalanının yapılmak istendiği bölge (ç.n.).

[3] Sivens, Tarn Irmağı’nın Garonne havzasındaki kolu Tescou’da yapılmak istenen ve tartışmalar sonrasında Aralık 2015’te durdurulan baraj projesi (ç.n.)

Anastasia VécrinANTICAPITALISTES, Florence Johsua, La Découverte, 288 sayfa, 14,99€. ENTAIRES

Bunlar da ilginizi çekebilir: