Medyascope.tv

Türkiye’de basın özgürlüğü ihlalleri üzerine Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü’nden Christophe Deloire ve Johann Bihr ile söyleşi


Türkçe çeviri: Haldun Bayrı

Ruşen ÇAKIR: İyi günler. medyascope.tv’nin periscope uygulamasıyla ilk Fransızca canlı söyleşisini yapacağız.Karşınıza maalesef iç açıcı bir konuyla çıkmıyoruz. Türkiye’de basın özgürlüğü ihlallerini konuşacağız. Bugünkü konuklarım Fransa’dan geldiler. Sınır Tanımayan Gazeteciler’i (RSF) temsilen buradalar. Bu kuruluş uluslarası düzeyde basın özgürlüğü ihlalleriyle uğraşıyor. Şu son yıllarda Türkiye’de birçok durumla ilgilendiler.
Hoşgeldiniz. Sayın Christophe Deloire, siz RSF’in genel sekreterisiniz. Sayın Johann Bihr, siz ise RSF’in Doğu Avrupa ve Orta Asya bürosu şefisiniz. Türkiye hangisine dahil?

Johann BIHR: Avrupa’ya giriyor.

R. ÇAKIR: Tamam o zaman. Sorularıma Sayın Deloire ile başlayacağım. Fakat önce bir hatırlatma yapalım. Şu anda söz konusu olan vaka, Özgür Gündem gazetesini desteklemiş olan üç şahsiyetin, aydın ve gazetecinin tutuklanmış olması. Bu gazeteye 40’a yakın kişi destek beyan etmişti, fakat 3’ü tutuklandı. Bu tutuklananlar arasında RSF’in temsilcisi Erol Önderoğlu da var. Ahmet Nesin, bir yazar. Şebnem Korur Fincancı ise Türkiye’de insan hakları savunuculuğuyla tanınan bir aydın.
İsterseniz önce kuruluşunuzun dünyada yaptıklarından söz edin biraz.

DELOIRE: Sınır Tanımayan Gazeteciler 30 yıl önce kurulmuş bir örgüt. Önce Fransa’da başlayıp daha sonra 130 ülkede temsilcisi olan, 12 büyük şehirde bürosu bulunan uluslararası bir örgüt. Gazetecileri korumak için sahada hareket eden bir kuruluş. Gazetecilerin fiziksel ve dijital bakımdan korunmalarına çalışan bir örgüt. Bunun için de Dünya Basın Özgürlüğü Klasmanı yapıyoruz. Bu klasman şu anda dünyada referans alınan ölçüt haline gelmiş durumda. 180 ülkelik bu listede şu anda Türkiye 151. sırada. Üstelik maalesef şu son yıllarda bir düşüş de kaydediliyor.

ÇAKIR: 30 yıllık faaliyetinize şöyle bir dönüp baktığınızda, dünya çapında, sizce basın özgürlüğü konusunda betere doğru bir gidiş mi var, iyiye doğru mu?

DELOIRE: Bizim küresel bir göstergemiz var, bu gösterge yıllardır, seneden seneye düşmekte. Yani basın özgürlüğü konusunda, seneden seneye betere gidiş var. Bu gerilemenin muhtelif nedenleri var. Bugün, gazetecilere yönelik fiziksel şiddet ve saldırılar konusunda, yeni medyalar, mesela sizinki gibi medyalar sayesinde sesleri duyurulabiliyor, ama bu medyalar aşırılıkçı dinî radikal örgütlerin propagandaları için de kullanılabiliyor. O zaman ne oluyor? Tüm bağımsız medya tasfiye edilmek isteniyor. Gazetecilere rahatsız edici tanıklar gibi bakılıyor. Dolayısıyla, gazetecilere karşı dünyanın birçok ülkesinde büyüyen bir şiddet var. Rusya’da, Çin’de böyle. Ya da Polonya ve Macaristan gibi Avrupa ülkelerinde. Bir büzülme gibi, hükûmetlerin kendini kasması gibi bir durum var bu ülkelerde. Maalesef Türkiye’de de durum böyle.

ÇAKIR: Basın özgürlüğünün çiğnenmesine karşı mücadeleniz etkili olabiliyor mu? Ne şekilde harekete geçiyorsunuz? Bir durumla karşılaştığınızda ne oluyor? Mesela Çin’de ne yapabiliyorsunuz? Yetkililere ulaşabiliyor musunuz? Yoksa gazeteciler arasında uluslararası kampanyalar mı düzenliyorsunuz?

DELOIRE: Dürüstçe itiraf etmek gerekirse, Çinli yetkililerle pek ilişkimiz olamıyor. Çünkü 2008 Olimpiyatları’nın Pekin’e verilmemesi için uzun bir kampanyamız olmuştu. Uluslararası yankısı büyük olmuştu ve Çinli yetkilileri çok rahatsız etmişti. Ama bu yaptığımız çok önemli. Çünkü demokratik ülkelerin diplomatları ve hükümetleri bazen despotik hükümetlere büyük tavizlerde bulunuyorlar. Dış ticaret ve diplomatik ilişkiler gibi önemli hususların varlığına rağmen
büyük ilkelerin de bulunduğunu hatırlatan kurumlar gerek. Bugün herkesin birbirine bağımlı olduğu bir dünyadayız. Bir ülkeden dünyanın öbür ucundaki bir ülkenin gazetecileri savunulunca,
mesela Fransa gibi ülkeden Rus, Çinli ya da Türk gazeteciler savunulunca, veya Eritre’dekiler savunulunca, aynı zamanda olumlu siyasî modelleri de savunmuş oluyoruz. Birbirimize o kadar bağımlıyız ki…, birkaç örnek vereyim: Mesela Çin’de savunduğumuz gazeteci, sadece Şanghay Borsası’ndaki düşüşü bildirdiği için tutuklanmıştı. O gazetecinin çalışabilmesi dünyanın her tarafındaki borsaları etkiliyor. Haberin dolambaçlı yollardan geçmemesi, Çin’de özgür bir haber ortamının olması lazım. Eritre’de çalışıyoruz mesela, hükümet terörü ve yoksulluk, insanları sürgüne zorluyor ve Akdeniz’de ölüyorlar. Eritreliler’in yaşadığını aktaracak gazetecilere de ihtiyaç var. Mesela Suudi Arabistan’da, Raif Badawi gibi bir şahsiyet, sadece bir internet sitesi kurdu diye küfr suçuyla tutuklanıp bin kamçı cezası aldığında, onu savunurken, Suudi Arabistan gibi ülkelerin, yanındaki müttefik kafilesiyle bir ideolojiyi savunmalarına engel oluyoruz. Çünkü bu ideoloji insan haklarına ve basın özgürlüğüne zararlı. Bu küfr mefhumuyla suçlamada öyle bir şiddet var ki, sadece din adamlarını eleştirmeyi yasaklamıyor, toplumsal yaşamı anlatmayı da yasaklıyor. Araştırmacı gazetecilik de röportaj da engelleniyor. Çizerler de engelleniyor elbette. Halkların dünyayı olduğu gibi görmelerinin engellenmesi bu. Dolayısıyla bizim savunduğumuz şey gazetecilik yapma özgürlüğü. Çünkü bu özgürlük olmadığında, dünyanın hiçbir büyük sorunu, ne yolsuzluk, ne küresel ısınma, ne dinî radikalizmin şiddeti, hatta terörizm bile konuşulamaz, hiçbir çözüm bulunamaz.

ÇAKIR: Fransa, İngiltere ya da ABD’deki gazeteciler, Türkiye’deki meslektaşlarının sorunlarına duyarlılık gösteriyorlar mı? Yani oradaki gazetecileri seferber edebiliyor musunuz?

DELOIRE: Benim bugün gözlemlediğim şey, kabul etmemiz lazım ki, bazı ülkeler için seferberlik ortamı yaratmak son derece zor. Türkiye bugün bütün dünyada büyük duyarlılık gösterilen bir ülke. Bugün ABD’ye, Avrupa ülkelerine, hatta Afrika’ya gittiğinizde, Türkiye’deki gazetecilerin içinde bulundukları korkunç koşulların bilindiğini görürsünüz. Biliniyor ve endişe konusu. Hem sadece gazeteciler tarafından değil, halk tarafından da biliniyor. Mesela Can Dündar ve Erdem Gül davası bütün dünyada konuşuldu. İnsanlar basın özgürlüğünün mevzuubahis olduğunu çok iyi anladılar. Yani Türkler’in özgürlüğünün… Ve Türkiye çok büyük bir ülke, stratejik ve siyasî önemi olan bir ülke. Eğer gazeteciler Türkiye’de doğru dürüst çalışamazlarsa, Suriye’deki savaşın etkilerinden ve sonuçlarından bizi kim haberdar edecek? Bölgedeki istikrarsızlığı kim bildirecek? Türkiye’de gazetecilerin işlerini yapmasına bütün dünyanın, en başta da Türkiye’nin ihtiyacı var.

ÇAKIR: Johann, yakından izlemeye çalıştığın Türkiye’deki basın özgürlüğünün son yıllardaki grafiğini tasvir edebilir misin bize? Biz hakikaten kötü günler yaşıyoruz, ama siz dışarıdan nasıl görüyorsunuz?

Johann BIHR: Olaylarla aramıza mesafe koymak ve hatırlamak önemli elbette. 90’lı yılları çok iyi hatırlıyorum, o yıllarda yirmiye yakın gazeteci katledilmişti; işkence edilen, hapse atılan gazeteciler vardı. Yani geçmişi olduğundan güzel anlatmayalım sakın. Mesela Terörle Mücadele Yasası, 90’lı yıllardan beri kınadığımız bu yasa, basın özgürlüğünün çiğnenmesinde karşımıza çıkıyordu maalesef. Bugün hâlâ bu işlevi gördüğünü gözlemliyoruz. İspatı da saçma bir şekilde oluyor. Çünkü Özgür Gündem’le dayanışma içinde olduklarını açıklayan kişiler, bugün yine bu yasa çerçevesinde hapse atıldılar. Dolayısıyla süreklilikler var. Bu yasayı ilk çıkaranın Recep Tayyip Erdoğan hükümeti olmadığını biliyoruz. Daha eski bir yasa olduğunu biliyoruz. Bununla birlikte, 2000’li yılların başında, çok daha umutluyduk, daha birkaç yıl önceye kadar Türkiye’de epey şaşırtıcı bir çoğulculuk vardı. Basında akla hayale gelebilecek tüm taraflardan yazılar vardı. Evet, kutuplaşma vardı; evet, çok güçlü bir politizasyon vardı, ama…

ÇAKIR: Siz de bu kutuplaşmayı hissediyor musunuz?

BIHR: Elbette, bütün bu gelişmeleri yerel basın sayesinde büyük ölçüde izleyebiliyoruz, özellikle de temsilcimiz Erol Önderoğlu sayesinde. Kendisi bizim 20 yıldır temsilciliğimizi yapıyor, 1996’dan beri… Tabii ki onun kariyeri Türkiye’deki basın özgürlüğü tarihinin birçok sayfasıyla çakışıyor. 1996’da RSF’le ilk çalışmaya başlaması, RSF’in ilk basın özgürlüğü ödülünü
yine Özgür Gündem’in hapishanedeki yazı işleri müdürü Işık Yurtçu’ya iletmek
içindi. Dolayısıyla Erol’un ilk görevlerinden biri hapishaneye gitmek olmuştu, Işık Yurtçu’yu ödülden haberdar etmek ve dediklerini dışarıya aktarmak için. Yine kısa süre önce bir çoğulculuk yaşandı ve onun akabinde, şimdi yine çoğulculuğun soluğu git gide kesiliyor. Çok haşin ve çok hızlı biçimde. İşler çok çabuk vahamet arz etmeye başladı. Ergenekon Davası’nda gördük bunu.
Ahmet Şık ve Nedim Şener‘in tutuklanmaları da bir dönüm noktası oldu. Ama Gezi’den beri her şeyin daha da gerginleştiğini gördük. Hükümetin her tür eleştiriye karşı hoşgörüsüzlüğü artıyor.

ÇAKIR: Mesela şimdilerde her gün basın özgürlüğüyle ilgili bir kötü haber alıyoruz. Türkiye’de olup bitenleri anlayıp bir şeyler yapabilmek için çok çalışıyorsunuz sanırım. RSF’in temsilcisi Erol Önderoğlu ve onunla tutuklanan iki aydın için yarın sabah Metris Cezaevi’ne gidip bir basın açıklaması yapacaksınız mesela.

DELOIRE: Yarın sabah saat 10’da.

ÇAKIR: Ne yapacaksınız ve tutuklanan bu 3 kişi için neleri değiştirebilmeyi umuyorsunuz?

DELOIRE: Her şeyden önce, maalesef Türkiye’ye çok sık gelmek zorunda kaldığımızı belirtmeliyim. Türkiye’ye geldiğimize çok memnunuz tabii, çok güzel bir ülke. Çok seviyoruz, ama başka nedenlerle gelmek isterdik. Ve her seferinde korkunç nedenlerle geliyoruz buraya. İkisi gazeteci olan insan hakları savunucusu bu üç kişinin hapsedilmesi özellikle endişe verici. Çünkü bu varılan aşamada, sadece ilkeleri savundukları için, insanlar Terörle Mücadele gibi yasal bir gerekçeyle hapse atılıyor. Temsilcimiz Erol Önderoğlu basın özgürlüğünü savunuyor. Ve bunu 1996’dan beri yapıyor. Tüm akımlardan gazetecileri savundu. Kemalistleri, Kürtleri, AKP’ye yakın gazetecileri… Ve hep aynı şekilde hareket ettik; çünkü bizim savunduğumuz, ilkelerdir. Ve maalesef bugün karşımızda, bu bakımdan kendi ilkelerini ayaklar altına alan bir iktidar var. Bir şeyi daha esefle belirtmeliyim: Bazı gazeteciler Önderoğlu’nun geçmişte onların hepsini savunduğunu unuttular. Ona karşı ithamlarda bulunuyorlar, oysa Önderoğlu hep aynı ilkelerin peşinde. Eskiden ne yaptıysa şimdi de aynısını yapıyor. Buradan Türk gazetecilere de bir çağrıda bulunmak istiyorum; şu son dönemde savunduğumuz gazetelerin yayın çizgilerini benimsemeyenlere
de sesleniyorum: Türk gazetelerini, medyasını ve gazetecilerini aynı ilkeler çerçevesinde daima savunduk. Aynı fikirde olmasalar bile tüm gazetecilerin bundan onur duyması lazım. Bu savunduğumuz, gazeteciliğin özüdür, toplumsal varlık gerekçesidir. O da özgürlüktür, bağımsızlıktır. Vaktiyle savunduğumuz bazı gazetecilerin şimdi çıkıp da vahim suçlamalarda bulunmaları çok mide bulandırıcı. Oysa bu teyakkuzun ve seferberliğin çok ötelere taşınması gerek. Önemli olan Özgür Gündem’le hemfikir olup olmamak değildir. Basın özgürlüğünü savunmaktır.

ÇAKIR: Ben de tam oraya gelmek istiyordum zaten. Basın özgürlüğünü savunmak için basına ihtiyaç var. Gazetecilerin özgürlüğünü savunmak için yine gazetecilerin katılımına ihtiyaç var. Oysa şu son yıllarda duyarlılık ve katılım git gide azalıyor. Kutuplaşma öyle bir noktaya vardı ki, meslek dayanışması da azaldı. Gazetecilerin yarıdan çoğu terörizmden dem vuruyorlar. Tabii bir de şu var: İnsanlar düpedüz korkuyor. Çünkü her gün kolaylıkla gazeteciler tutuklanıyor.

BIHR: Demin konunun sadece kenarından şöyle bir geçmiştim. Şimdi sizin dediklerinizi de göz önüne alarak ilerlersek, Türkiye’de gazetecilerin yaşamı hiçbir zaman kolay olmamıştı. Fakat şu son yıllarda, özellikle de aylarda, gazetecilerin durumu her gün daha kötüye gidiyor. Zaman veya İpek Medya gibi basın kuruluşları polis baskınına uğrayıp, akşamdan sabaha yayın çizgileri 180 derece değişince, Kürt gazetecileri yazdıklarından dolayı sürekli gözaltı tehdidi altında olunca, çoğulculuk da o zaman buruşup küçülüyor. Gazeteciler üzerindeki baskılar her gün değişiyor ve yeni biçimlere bürünüyor. Yazı işleri kurullarında da basın patronlarının baskısı altında çalışılıyor. Şu yazının veya bu haberin çıkmaması için bazen hükümet tarafından telefonla müdahale de ediliyor, veya birinin işten atılması için; bunlar ortaya çıkmıştı zaten. Dolayısıyla çok çeşitli biçimler alabiliyor bu baskı. Güneydoğu’daki çatışmalar ve son derece kuvvetli baskılar göz önüne alınırsa, gazetecilerin işlerini yapması son derece zorlaşıyor, hatta haber peşinde koşarken sık sık yaralanabiliyorlar. Hakikaten zor bir tablo çıkıyor karşımıza. Kutuplaşma hakkında söylediklerinize katılıyorum: Gazetecilerin her yerde terörizm gören ve sözlerle silahları karıştıran resmî söyleme boyun eğmeyip dayanışmalarını göstermeleri gerektiğine, fakat öte yandan, bu baskıların durumu iyice açığa vurduğunu ve hiç olmadığı kadar arttıklarını da belirtmek lazım.

ÇAKIR: Sizce Erol Önderoğlu’nun tutuklanmasında bir mesaj mı var? Çünkü normal olarak, uluslararası bir kuruluşun temsilcisinin tutuklanması daha zor olmalı. Oysa burada, yaklaşık 40 kişi Özgür Gündem’le dayanışmalarını açıklıyor; sadece 3 kişi tutuklanıyor, bunların biri de temsilciniz Erol Önderoğlu. Şahsen siz, doğrudan kuruluşunuza bir mesaj olduğunu düşünüyor musunuz?

DELOIRE: Belki RSF’e değil, ama muhtemelen, basın özgürlüğü üzerine çalışan tüm Türk ve uluslararası örgütlere bir mesaj var, “Korunma altında değilsiniz” demek için. “Soruşturmaları ve röportajları siz yapmasanız bile, ilkeleri savunsanız bile, siz de kendinizi demir parmaklıkların arkasında bulabilirsiniz.” Dolayısıyla Türk yetkililer tüm sistemi sürgü altına almak istiyorlar. Ve buna mutlaka direnmek gerek. Demin bunun yollarını soruyordunuz. Canla başla uluslararası baskı yaratmak için çalışıyoruz. Kamuya açık biçimde medyada yapılan baskılar ve resmî baskılar. Pazartesi günü BM Genel Sekreteri Ban Ki Moon ile görüşmek için New York’taydım. Gazetecilerin korunması hususunda RSF’in tavsiyelerini iletmek için gitmiştim. Birleşmiş Milletler’e daimi bir temsilci göndermek istiyoruz. Görüşmeden çıkarken, bizzat Ban Ki Moon, Erol Önderoğlu’nun en çabuk şekilde özgürlüğüne kavuşacağını umduğunu söyledi. Türkiye’de terörizmle bir sorun olduğuna hiç kimse karşı çıkmıyor. Terörizmle mücadele etmek meşrudur, ama basın özgürlüğünü savunan kimseleri hapse atarak yapılamaz bu. Terör eylemlerini yapanlarla başkalarını karıştırarak sorunu daha da çözülmez hale getirirsiniz. İnsanlar hapse atılıyorsa bir sebebi olması gerektiğini, ateş olmayan yerden duman çıkmayacağını düşünen Türk vatandaşlarına bir mesaj vermek isterim: Şu olup bitenlerin Türkiye’ye ne kadar zarar verdiğini tasavvur edemezsiniz. Terörizme karşı kavgasına zarar veriyor. Özgürlüğü ve ilkeleri savunan insanlar ile, terör eylemi düzenleyip mahkum edilmeyi hak edenleri böyle saçma biçimde karıştırınca, bunun yurtdışında Türkiye’nin imajını nasıl tahrip ettiğini bilemezsiniz. Çoğulcu, canlı ve açık bir toplum imajı vardı Türkiye hakkında; demokratik kurumları olan büyük bir ülke imajı. Bugün ise yurtdışında Türkiye’den konuşulduğunu duyduğunuzda, genellikle özgürlük ihlalleri söz konusu oluyor.

ÇAKIR: Maalesef. Siz hiç bir temsilcinizin tutuklandığını hatırlıyor musunuz?

DELOIRE: Ben dört yıldır RSF’in yönetimindeyim, hayır, hatırlamıyorum. Hafızamda gerilere doğru şöyle bir gidersem, yok hayır, temsilcimizin içeri atıldığını hiç görmemiştik. Burada kurumsal bir şiddet uygulanıyor.

ÇAKIR: Sizin örgütünüz de bizim ulusal acımızı tatmış oldu böylece. Maalesef, Türkiye’de basın özgürlüğü ihlalleri gördünüz. Bu üç kişi dışında da çok sayıda tutuklu gazeteci var ülkemizde. Umarız kısa sürede çileleri son bulur. Fakat 31 yıldır bu meslekteyim, git gide daha beter olduğunu itiraf edeyim. Size de meslektaşlarımıza gösterdiğiniz dayanışma ve destek için teşekkür ediyoruz. İzleyicilerimize de teşekkürler.