Medyascope.tv

Eric Jozsef: Catenaccio gerçekte neyin adı?

Catenaccio gerçekte neyin adı?

Eric Jozsef / Libération – 26 Haziran 2016 / Çeviri: Haldun Bayrı

Conte

Euro 2016’da İrlanda’ya karşı oynadıkları maç sırasında İtalya antrenörü Antonio Conte, 22 Haziran 2016, Lille. Fotoğraf: MIGUEL MEDINA. AFP

La Squadra Azzurra’nın (Gökmavililer) stili ülkenin siyasî tarihine yakînen bağlı. İtalyan futbolunun eski geleneği, antrenör Antonio Conte’nin de göklere çıkardığı savunma sertliği, bunalımdaki bir halka tam yaraşıyor.

Catenaccio neyin adı?

Paolo Rossi’nin kafası, Marco Tardelli’nin çaprazdan kusursuz sol vuruşu ve nihayet Alessandro Altobelli’nin son dokunuşu. 11 Temmuz 1982’de, La Squadra Azzurra yirmi dakikada Alman milli takımının hakkından gelmişti. Böylece İtalya üçüncü dünya kupasını kazandı. Çok sayıda Fransız taraftar için, komşu İtalya, Michel Platini’nin kaptanlık ettiği onbirin Harald Schumacher’in takım arkadaşlarına yarı-finalde acıklı bir şekilde elenmesinin öcünü almış oldu. Öneleme grubunda, muzip Enzo Bearzot’un adamları, Zico ile Falcao’nun görkemli Brezilya’sını elemiş ve genç yıldız Diego Armando Maradona’nın Arjantin’ini canından bezdirmişti. Turnuvadan önce basın tarafından eleştirilen, birinci turda üst üste üç beraberlikten sonra yerden yere vurulan İtalya, herkesi şaşkınlığa uğratarak zafere ulaşıyordu; her şeyden önce kusursuz bir defans organizasyonu sayesinde olmuştu bu.
Ertesi günkü La Repubblica’nın sütunlarında, efsanevi spor gazetecisi yazar Gianni Brera, coşkuyla “Santo Catenaccio” (“İlâhî Catenaccio”) diye döktürecekti. Makalesi, kimlik vurguları taşıyan bir futbol manifestosuydu: “İtalya, senin zaferin su gibi berrak: Kısmet ürünü değil o; sadece senin olan ve herkesin İtalyan oyunu diye adlandırdığı sistemin mantıkî uygulanmasının ürünü.” “Brezilyalı tavuskuşları” ve “bizi mîadı dolmuşlukla, affedilmez tarihî gecikmeyle suçlamış olan Plata’nın zevzeği Cesare Menoti (Arjantin antrenörü, y.n.)” karşısında, Enzo Bearzot “mırın kırın etmeden savunmanın baştâcı edildiği sisteme başvurdu ve İlâhî Catenaccio bir kerâmet sahibinin hassas terazisiyle ödüllendirdi onu.”
Daha sonra, teknik direktör, sisteminin sadece savunmacıların, rakip forvetlere yakın markajcıların yığılmasıyla koruyucu bir duvar yerleştirip ölümcül kontrataklara çıkmak üzerine kurulu olmadığını açıklayarak, Brera’nın onlar hakkında vardığı hükmü düzeltmeye çalışacaktı. Ne önemi var! Arka hattın taşıyıcıları Gaetano Scirea ve Claudio Gentile’yle gelen 1982 Zaferi, “İtalyan oyunu”nun kutsanması ve calcio’nun (it. futbol) dolaylı adlaması olan “catenaccio”nun doruk noktası gibi kalacak hafızalarda. Muhtemelen şu sıralar son bulmakta olan uzun bir gerilemeden önce olmuştu bunlar.

“Şimdiki antrenör Antonio Conte’yle birlikte, İtalyan geleneğinin dönüşüne tanık olmaktayız” diye değerlendiriyor, günlük spor gazetesi Il Corriere dello Sport’un eski yöneticisi Mario Sconcerti: “Neredeyse tüm Avrupa takımları yana doğru oynuyorlar, yani rakip kaleye yan paslarla yaklaşıyorlar.”

27 Haziran akşamı İtalya’nın çeyrek finalde karşılaşacağı İspanya, bu stili kendi marka imajı haline getirdi. “Conte ise” diye devam ediyor Mario Sconcerti, “son derece sağlam bir defansa dayanıyor ve süratli bir oyunla dikey çıkışı zorluyor.”

Catenaccio’nun tekrar itibarına kavuşması mı bu ? İtalya’da, bu soru basit bir spor tartışmasını aşıyor her halükârda. Zira “futbol 50’li yıllarda kitleselleştiğinde, İtalyanlar için bir ulusal kimlik unsuru haline gelmiştir; catenaccio ise onların imalat markasıdır” diye belirtiyor “Topun Kontrolü”nün yazarı tarihçi Fabien Archambault (Le Contrôle du ballon. Les catholiques, les communistes et le football en Italie de 1943 au tournant des années 80 [“Topun Kontrolü. 1943’ten 80’li Yıllar Dönemecine İtalya’da Katolikler, Komünistler ve Futbol”] (1).

Ama bu işin geçmişi aslında 30’lu yıllara dayanıyor. O dönemde futbola bir İngiliz ve yabancı oyunu gibi bakılır; faşist rejim tarafından da ihtiyatla yaklaşılır futbola. Halk arasında daha yaygın olan bisiklet tercih edilir. Ama kuzey ülkelerinin takımlarını, özellikle de ofansif bir oyun sergileyen komşu Avusturya’yı yenmek gerekmektedir. O zaman Güney Amerika’dan İtalyan pasaportu verilen Uruguaylı ve Arjantinli oyuncular (İtalyan göçmenlerin çocukları), savunma oyununa alışkın oldukları için, gelişleriyle Squadra Azzurra’ya yeni bir güç katarlar. İtalya 1934 Dünya Kupası’nı kazanır (tam da dört yıl önce Arjantin formasıyla final oynamış olan, “Kasap” lâkaplı Luis Menoti’yle), dört yıl sonra bu işi tekrarlar.

Catenaccio sadece savunma değildir” diye ayrıntılandırıyor Fabien Archambault. “Her şeyden önce disiplin fikridir, taktik fikridir; bütün diğer ülkelerden önce, kaptana ve teknik direktöre belirgin bir rol yüklemiştir. Catenaccio zayıfın kuvvetliye cevabıdır. Kazanmayı da mümkün kıldığına göre, İtalya dendiğinde akla o gelecektir.”

“50’li yılların başında, catenaccio önce küçük takımlar tarafından İtalyan liginde bir denge yerleştirmek için uygulanmıştı” diye vurguluyor Mario Sconcerti. “Daha sonra 1953’te, Milano’nun Inter takımı bu tip bir oyunla şampiyonluğa ulaşan ilk takım oldu. Antrenör Alfredo Foni, orta sahadan bir oyuncuyu ona belirgin bir markaj görevi vermeden defans önüne çekerek merkezî bir savunmacı kazanma fikrini tekrar ele aldı (bu fikri ilk olarak Avusturyalı antrenör Karl Rappan 1930’lu yıllarda İsviçre’de geliştirmiştir, y.n.)”. Böylece “libero” doğmuş olur ve arka hat dörtlenir. Yıllar boyunca, oyunun bazı safhalarında, savunma altı oyuncuya kadar çıkabilecektir. Savaştan kan kaybetmiş bir halde çıkan İtalya, etkili gerçekçiliği ve aşırı savunması sayesinde, sportif düzeyde yeniden güçlü bir konuma gelir. 60’lı yıllarda, Milan AC’nin başındaki Nereo Rocco’nun ve o sırada İnter’in başında olan Helenio Herrera’nın catenaccio’su İtalya’da kendini kabul ettirir ve Avrupa’yı fethetme olanağı verir. Gianni Brera kavramı kuramlaştırmaya kadar vardıracaktır işi. “Ona göre, kısa boylu ve tıknaz olmalarına rağmen çalışkan ve inatçı da olan İtalyanlar, daha uzun boylu, daha iyi beslenmiş ve daha atletik olan kuzey halklarıyla eşit silahlarla rekabete giremezlerdi” diye hatırlatıyor Fabien Archambault. “Catenaccio’nun benimsenmesi İtalyanlar’ın kendilerini rekabete uyarlama kapasitelerine, kurnazlıklarına ve başının çaresine bakma becerilerine tanıklık etmiştir.”

“Catenaccio, sınıf mücadelesiydi”

Ülkedeki başlıca siyasî güçler tarafından geniş ölçüde paylaşılan bir görüştür bu. Akademisyene göre, “Hıristiyan-demokratlar bu anlayışı bütünüyle benimsiyorlardı, zira oyuncular disiplinli olmalı ve müminlerin Kilise’ye ve Katolik hiyerarşiye bağlı oldukları gibi onlar da teknik direktörlerine bağlı olmalıydılar. Fakat komünistler de bu felsefenin arkasında yer almışlardı: Onlara göre, catenaccio yoksulların, proleterlerin oyunuydu ve ortaklaşalık duygusunu coşturuyordu. Takımın disiplinli organizasyonuna gelince; partiye ve onun sekreterine borçlu olunan itaatin bir yansımasıydı.”

Hatta aşırı solun bir kısmı için bile, catenaccio, kuvvet tasarrufuyla, yazgıyı tersine çevirecek elverişli ânın beklentisiyle, bir direniş biçimidir, hatta rakibin oyun üretmesini engelleyen grevin bir metaforudur. “Catenaccio, sınıf mücadelesiydi: Zayıftık ve kendimizi savunmalıydık”, diyecektir filozof Toni Negri, 2006’da Libération’la yaptığı bir söyleşide. Sinema yönetmeni Pier Paolo Pasolini ise “Catenaccio âdeta İtalyan karakterinin bir parçası haline gelmişti. Muhtemelen, icat etmediler bunu. Zaten içlerindeydi” diye özetliyordu durumu.

İtalya 1966 Dünya Kupası’nda daha az defansif bir oyun oynarken mütevazı Kore tarafından elenince, teknik direktör çarmıha gerilmişti. Zira Edmondo Fabbri, İtalya’nın icat etmiş olduğu ulusal geleneğe ihanet etmişti. Yaşanan aşağılanma siyasî bir dava haline geldi. Parlamento İtalyan Ligi’ni yabancı oyunculara kapatma kararı aldı. Fakat catenaccio lehine oluşan bu zâhirî mutabakatın ardında, 1970’de ilk çatlaklar belirir. O yıl, Meksika’daki dünya kupası yarı-finalinde, İtalya Almanya’yı destansı bir maçta yener. Nizamî sürenin sonunda, iki ekip 1-1 beraberedir. Sıcağın ve yorgunluğun kendini hissettirmesiyle, uzatmalarda oyun şemaları darmadağın olur. Bunun üzerine devre arasında oyuna girmiş olan efsanevi ofansif orta saha oyuncusu Gianni Rivera taktik planı zorlar. Soluk soluğa bir finalle, “asrın maçı” Gökmavililer’in 4-3’lük zaferiyle biter. “Teknik ve taktik düzeyde oynanan futbol bütünüyle karmakarışık ve vasat olmuştu” diyerek yüzünü buruşturuyor Gianni Brera. Ama gençliğin büyük bir bölümü için bu bir özgürleşmedir. Mayıs 68 rüzgârı calcio üzerinde esmiştir. “Hücum ve cüret Almanlar karşısında zafere götürdü. Bundan çıkarılacak sonuç, öğrencilerin de aynı şeyi yapması ve iktidarı almaları gerektiğidir” diye özetliyor Archambault. “Beklegörcü ve hinoğluhin Hıristiyan-Demokratlar”ın simgesi aşırı defansın o akşam bozguna uğratıldığını yazacaktır daha sonra, sosyolog ve eski bakan (merkez sol) Nando Della Chiesa.

“Hıristiyan-Demokratlara oy vermek, 0-0’a oynamaktır”

Finalde, İtalya geleneksel oyununa döner. Gianni Rivera oyuna son altı dakikada alınır. Squadra Azzurra Brezilya’ya 4-1 mağlup olur. Fakat ekonomik mucizeyi yaşamış olan İtalya’da, güzel oyun ve zevk, ülkenin bir kısmı tarafından açıkça talep edilmektedir artık. Özellikle de, “catenaccio Hıristiyan-Demokratların bir metaforudur. Onlara oy vermek, 0-0’a oynamaktır” diyecek kadar ileri giden Corriere dello Sport yayın yönetmeni Antonio Ghirelli gibi bazı sosyalistler tarafından. Bu serbest oyun hevesi, Bettino Craxi’nin sosyalist partisinin tasvibiyle televizyona ve futbola da el atan genç bir inşaat girişimcisi tarafından 80’li yılların ortalarında mükemmel bir şekilde kavrandı. Böylece 1986’da, Silvio Berlusconi Milan AC’yi satın aldı ve meşin yuvarlağın Hollandalı yıldızları Van Basten-Gullit-Rijkaard üçlüsünü ateş pahasına transfer etti. Bu arada, yabancı oyuncu yasağı kalkmıştı. İtalya kurşun yılları arkasında bırakmış, İngiltere’yi GSMH bakımından geçmiştir ve nihayet Avrupa futbolunun zirvesini tekrar fethedecektirr. “Milan AC’nin göze hoş gelen oyunu TV’lerden naklen yayınlandığında, diğer kulüpleri de kendilerini uyarlamak ve daha ofansif oynamak zorunda bıraktı” diye kayıt düşen Mario Sconcerti, yine de, “İtalya(‘nın) defansif üslûbunu ve taktik gücünü hiçbir zaman bütünüyle bırakmadı”ğını vurgular. “Kaldı ki bu sayede 1998’de dördüncü bir dünya kupası kazandı” diyerek eğlenir Fabien Archambault: “Fransa takımının tüm defans oyuncuları Juventus’taki Didier Deschamps’ın arkasında gelişme göstermiş, ya da daha önce İtalya’da oynamışlardı. Ve İtalyan usûlü oynayarak kazandılar.”

2008’deki ekonomik bunalımla, İtalya Ligi eski görkemini kaybetti. En iyi yabancı oyuncular artık daha müreffeh hedefleri tercih ediyorlar: İspanyol La Liga’sı, İngiliz Premier League’i veya Paris Saint-Germain. Silvio Berlusconi Milan AC’yi satıyor ve İtalya’daki kulüp antrenörlerinin çoğu kendi yarı sahalarında bir tiki-taka’ya[2] (Pep Guardiola’nın takımlarından farklı olarak), hatta bir nebze modernleştirilmiş bir catenaccio’ya sığınıyorlar. İtalyan taraftarlar, kaleci Gianluigi Buffon haricinde yıldızlarından yoksun kalan Squadra Azzurra’nın, bir kez daha taktik gücünü, disiplinini ve etkililiğini değerlendirmeyi bileceğini umuyorlar. Güzel oyun arayanlara da geçmiş olsun. Güven bunalımı yaşayan ve ekonomik büyümesi tıknefes olan bir ülkede, savunmaya çekilmenin hortlayışını bertaraf etmek, genç Başbakan Matteo Renzi’ye düşüyor artık: “Demokrat Parti catenaccio’ya kapanıp kalamaz, İtalya’yı değiştirmekte olduğumuzu anlatmalıyız. Olumsuz anlatılara bir son verelim artık.”

Eric Jozsef, Roma

FransizKultur

[1] Ed. Bibliothèque des écoles françaises d’Athènes et de Rome (Atina ve Roma Fransız Okulları Kütüphanesi Yayını), 2012

[2] Tiki-taka hızlı paslarla topun sürekli dolaştırıldığı futbol stilidir. Topa sürekli hâkim olunmasını sağlayan bir stratejisidir. Bu oyun stili esas olarak Johan Cruyff’un 1988 ve 1996 yılları arasında çalıştırdığı Katalan kulübü FC Barcelona’da geliştirilmiştir (ç.n.).

Bunlar da ilginizi çekebilir: