Medyascope.tv

Ruşen Çakır’ın 1990’da yayınladığı “Ayet ve Slogan” kitabındaki Gülen Cemaati bölümü

Fethullahcılar: Gözyaşı, Sabır, Devlet ve Millet

Küçük bir hücrede, elleri, ayakları bağlı bir genç adam illüstrasyonu. Belli ki işkenceler görmüş ve ölmüş. Sızıntı dergisi l989 Mayıs sayısında bu resimden kalkarak bir soru sormuş. Ama bu sorunun muhatabı işkenceciler değil. Sızıntı öldürülen gencin imanını sorguluyor: “Burada, böyle hicran ve gurbetle noktalanan hayat, bari ötelere açık olsaydı! Ya değilse…”

1978 yılında yayın hayatına atılan, merkezi İzmir’de bulunan Türkiye Öğretmenler Vakfı’nın yayımladığı Sızıntı dergisi kamuoyunda Fethullahcılar diye bilinen Nurcu yapılanmanın görüşlerini aktarıyor. Derginin, daha sonra Asrın Getirdiği Tereddütler; Çağ ve Nesil; Yitirilmiş Cennete Doğru; Buhranlar Anaforunda İslam gibi adlarla, M. Abdülfettah Şahin imzasıyla kitaplaştırılan başyazılarının da (her ne kadar dergi yöneticileri tarafından “tekzip” edilse de) söz konusu grubun lideri Fethullah Gülen tarafından kaleme alındığı konuyla ilgili hemen hemen herkes tarafından kabul ediliyor.

rusen-cakir-ayet-slogan-2

Ruşen Çakır’ın 1990’da yayınladığı “Ayet ve Slogan, Türkiye’de İslami Oluşumlar” Türkiye türünde öncü kitaplardan biri.

 

Fethullah Gülen ve cemaatini anlayabilmek için ilk önce Sızıntı dergisine göz atmak gerekiyor. TÖV Genel Sekreteri Salih Sarıgül’ün, Nokta dergisinin 1986 yılı 51. sayısında yayımlanan “Orduya Sızan Dinci Grup” yazısına ilişkin olarak 26 Aralık l986 tarihinde yolladığı açıklamada Sızıntı şöyle tanımlanıyor: “Yayınladığımız ilmi, edebi ve ahlaki bir dergi olan Sızıntı’da hiçbir zaman siyasi ve ideolojik, milli birlik ve bütünlüğü bozucu, milli ve ahlaki değerlere ters, suç teşkil eden herhangi bir yazı yayınlanmamıştır. Bilakis çeşitli zamanlardaki sayıları incelendiğinde daima Ordumuzun ve emniyet güçlerinin yanında olarak, hitap ettiği okuyucularına asayiş ve huzurun telkinini yaptığı görülecektir.”

Gerçekten de görülüyor! İşkence olayında zalimin yaptıklarını değil de mazlumun vicdanını sorgulayan derginin başyazarı “M. Abdülfettah Şahin” “Asker” başlıklı yazısında şunları yazıyor: “Her milletin tarihinde asker bir tepe varlıktır (…) Bir de anadan doğma asker-millet vardır. O, asker doğar, askerlik türkülerinden ninniler dinler ve asker olarak ölür. Aşıktır askerliğe, serhad boylarına, akına ve kavgaya (…) Onun süngüsü, yüz defa iniltimizi dindirdi ve ateşimize su serpti. Yakın tarihimizde dahi kaç defa onda mazinin tebessüm eden çehresini ve yıldırımlaşan celadetini gördük… Eğer, atik davranıp da yıllardan beri hazırlanan karanlık emellerin önüne geçmeseydi, bütün bir millet olarak inkisar içinde ağlamadan başka çaremiz kalmayacaktı. Tuğa selam, sancağa selam ve ölçülerimiz içinde onu tutan yüce başa binlerce selam..!”

12 Eylül 1980 askeri darbesini “imalı” bir şekilde destekleyen Başyazar’ın övgüleri başka yazılarda da sürüyor. Ona göre darbe, “Düşmanı kıskıvrak yakalama ve bir zaferdir. İçtimai bünyenin, harici bir kısım erâciften temizlenme, arındırılma ve aslına ircâ zaferi (…) Ümidimizin tükendiği yerde, Hızır gibi imdadımıza yetişen Mehmetçiğe, istihâlerin son kertesine varabilmesi dileğimizi arzediyoruz.” (Çağ ve Nesil, s. 9)

Aslında Sızıntı dergisinin belirgin yönü doğrudan siyaset yapmak değil, tıpkı bir sonraki bölümde sözünü edeceğimiz Zafer dergisi gibi, pozitif bilimler temelinde Said Nursi’den miras alınan “iman hakikatlerini” anlatma geleneğini sürdürmek. Sızıntı dergisinin herhangi bir sayısına bakıldığında bunu görmek kolay. Örneğin derginin 1989 Temmuz sayısının konularına bir göz atalım: “Arkada Kalan Bir Buhranlı Dönem” başlıklı başyazı; Science News’dan “Uçaklarda Yakıt Tasarrufu” başlıklı bir çeviri; Y.Doç.Dr. Polat Has’ın “Hiss-i Kable’l Vuku” (Önsezi) yazısı; Mustafa Temiz’den “Beden Sağlığı ve Banyo”; La Recherche’den “Yeni Bir Lütuf: Azzola” başlıklı, küçük bir eğreltiotu üzerine çeviri; Muammer Gökçin’in “Tahlil Gücü” başlıklı makalesi; Geo’dan çevrilme, bol resimli “Alet Kullanan Hayvanlar” yazısı; Doç. Dr. Ahmet Akgündüz’ün “Fatih Sultan Mehmet Devrinde Din ve Vicdan Hürriyeti” yazısı; Şaban Pirinçci’nin “Akciğer Kanseri” makalesi; Time’dan “Bilgisayar Virüsleri” üzerine bir derleme; Bekir Solmaz’ın “Fetih Ruhu” başlıklı yazısı; “Deniz Aleminden Damlalar”, “Bitkiler de Bronzlaşıyor”, “Arı Vızıltısının Fonksiyonları” başlıklı kısa çeviriler; Safvet Semih’in “Kelimelerin Azizliği mi?” makalesi ve bir-iki şiir, birçok veciz söz, okuyucu mektupları ve şiirleri.

gulen-nyt-icin-turkiye-nin-eriyen-demokrasisi-6930972_x_o

75 yaşındaki Fethullah Gülen, 1999’dan beri ABD’nin Pensilvanya eyaletindeki Saylorsburg kasabasında yaşıyor.

İslami bir yayından çok TÜBİTAK’ın Bilim ve Teknik dergisine rakip gibi duran Sızıntı’yı, Çağ ve Nesil kitabına yazdığı önsözde Doç. Dr. Suat Yıldırım şu şekilde tanımlıyor: “Sızıntı, yapısındaki küçültme sigasının da belirttiği gibi iddiasız bir dergi. Özlemini çektiği diyarın sadık bir mensubu olarak mahviyet ve tavâzuu şiar edinmiş. Onda benlik, sertlik veya acelecilik ararsanız bulmakta zorluk çekersiniz.”

“Örnek insan ve toplumun vasıfları” olarak “tevbe, merhamet, insana saygı, müsamaha, sabır ve ümit”i sıralayan Doç. Yıldırım, Sızıntı’nın yer yer aşırıya kaçan sembolist üslubunu yine sembolist bir dille şöyle gerekçelendiriyor: “Sızıntı bazı nağmeler mırıldanıyor, işitip anlayanlar var, anlamsız bulanlar da. Bir şeyler sızdırıyor, ilim ve irfandan sızan birtakım faziletler; farkında olan var, olmayan var. Şamata çıkarmıyor, sızdırdığı bile görünmüyor bazan. Köklerde, yapraklarda, topraklarda gizlenen bir ıslaklıkla hayatiyet verdiği halde, gürültü ile, şırıltı ile akmıyor, belki de devamlılığı tercih ettiği için. Bazan onun ruh iklimi –hele pek az olmayan sembolik ifadelere bürününce– ağyârın, yani hazırlıklı olmayanların giremeyecekleri bir mahremiyet diyarı oluveriyor. Bu durumlarda, ancak aynı frekansa ayarlanmış ‘garipler’ ancak onun remizlerini doğru olarak anlayabiliyorlar.”

Kamuoyunun karşısına, belediye otobüslerindeki meşhur “ağlayan çocuk” resminin bulunduğu ilan panolarıyla çıkan Sızıntı’da “gözyaşı” muazzam bir öneme sahip. Yazılarını, okuyucusunu, hep kendisini dinliyormuş kabul edip konuşma üslubuyla kaleme alan (Fethullah Hoca en çok vaazlarıyla meşhurdur) Sızıntı Başyazarı “M. Abdülfettah Şahin” insanları sık sık birlikte ağlamaya çağırıyor: “Şimdi sizler, ey bütün tarih boyunca ağlamayı unutmuşlar! Gamsızlar, dertsizler ve ağlanacak hallerine gülenler! Gelin; şu çıkmazın başında durup asırlık gamsızlığımıza bir son vererek hep beraber ağlayalım. Cehaletimize ağlayalım. Kaybettiğimiz şeylerden habersizliğimize ağlayalım. Kusurdan bir heykel haline gelmiş mâhiyetimize, duygularımızın dumura uğrayışına ve hoyratlaşan gönlümüze ağlayalım. Bu vaziyette öleceğimize, öldüğümüz gibi dirileceğimize, tasmalı ve prangalı büyük imtihanda, en büyük merasimde fevc fevc geçecek olan mazinin şanlıları arasında yer bulamayacağımıza ağlayalım.”

“M. Abdülfettah Şahin”in ve dolayısıyla da Sızıntı dergisinin esas derdi Batı ile, Batı düşüncesiyle. Başyazılarda bol bol Latin kökenli kelimelerle (nostalji dahil!) ve Montesquieu, Bismarck, Goethe, Gide, Sartre, Nietzsche gibi isimlere göndermelerle karşılaşılıyor. Batı felsefesinin değişik görünümlerine karşı mücadele içindeki Şahin en çok bu felsefelerin ışığında müslümanlarda oluştuğunu düşündüğü “tereddütlere” açıklık getirme gayreti içinde. Bu amaca hasredilmiş Asrın Getirdiği Tereddütler kitabının birinci cildi 33 soru ve bunların cevaplarından oluşuyor. İşte bu sorulara birkaç örnek: “Allah tarif edilebilir mi, bilinebilir mi?.. Deniliyor ki Allah her şeyi yarattı, (hâşâ) O’nu kim yarattı?.. Allah niçin kullarını bir yaratmadı? Kimini kör, kimini topal olarak yarattı?.. Beş vakit namaz farzdır. Kutuplarda ise, bazen altı ay gece, altı ay gündüz olur. Burada nasıl namaz kılınacak?.. Çok insanlara, araba, apartman, mal, mülk, itibar, arkadaş, şan, şöhret vermiş. Bazı insanlara da fakirlik, dert, müsibet, elem keder vermiş; sondaki insanlar çok mu kötü yoksa Allah öbürlerini çok mu seviyor? Uçmak için yaşayanla, sürünmek için yaşayan arasındaki fark nedir?..”

Sessiz ve Derinden

Sızıntı dergisi yayınını ara vermeden sürdürüyor ama bugün Fethullahcıların görüşlerini öğrenmek isteyenlerin başvurabilecekleri daha önemli bir kaynak var: Zaman gazetesi. İlk çıktığında bağımsız müslüman aydınların yönetiminde birbirinden ilginç konulara, birbirinden ilginç şekillerde el atan, Türkiye’de bağımsız bir İslami kimliğin oluşmasında önemli katkıları olan Zaman gazetesi finansman sahiplerinin ortaya çıkan durumdan rahatsız olması sonucu önce kısa bir süre için “radikal” görünümlü bir kesimin eline geçmiş, ardından Mehmet Şevket Eygi’nin yönetiminde sağcı bir rotaya oturmuştu. Gazete en son olarak Fethullah Gülen çevresine yar oldu. Özellikle 1988 yılından itibaren gazeteyi koyu bir ANAP iktidarı savunuculuğuna ve resmi ideoloji kuyrukçuluğuna çeken Fethullahcılar bu noktaya uzun yıllar süren sessiz ve derinden, titiz bir çalışmanın sonucunda geldiler.

Erzurum doğumlu olan Fethullah Gülen 1970’li yılların başlarında özellikle İzmir’in Bornova semtindeki vaazlarıyla ünlü bir Nur talebesiydi. Gür sesiyle, büyük bir coşkuyla verdiği vaazlar büyük kalabalıklar tarafından dinleniyor, bu vaazların kasetleri elden ele dolaşıyordu. Zamanla çevresi genişleyen Fethullah Hoca, bazı işadamlarının da kendisine geniş destek vermesinden cesaret alarak 1970’li yılların ortasında Yeni Asya grubundan ayrıldı. Gerekçesi, bu grubun Adalet Partisi destekçiliğini her şeyin önüne koyup davaya zarar verdiği, asli görev olan “iman hakikatleri”ni anlatmaktan uzaklaştığıydı. Gülen’in önemli bir kesim tarafından meşru görülen bu itirazında ne derece samimi olduğu, kendisinin kısa bir süre sonra Milli Selamet Partisi’ni desteklediğinin yaygın bir şekilde söylenir olmasıyla ortaya çıktı. (Aslında kimin kimi desteklediği de şüpheliydi. Çünkü Fethullah Hoca’nın ünlü 24 Haziran 1980 vaazında kendilerini kıyasıya eleştirmesi üzerine MSP’liler “oyuna geldiklerini” söyleyeceklerdi.)

Fethullah Hoca için şu ya da bu partiyi desteklemekten daha önemli işler vardı: Kendi grup varlığını oluşturmak, pekiştirmek ve güçlendirmek. Bu amaçla yakın çevresine vakıflar kurdurdu, dergiler çıkarttırdı, öğrenim çağındaki gençlere verdiği öneme paralel olarak özel dershaneler açtırdı. Bütün bu süreç içinde yazdığı yazılar, verdiği vaazlar ve bizzat iştirak ettiği gençlere yönelik derslerle kendisi de bu ilk örgütlenme dönemlerinde, karizmasını bol bol kullanarak, bilfiil çabaladı.

Nurculuğun Türkiye’de oluşturmuş olduğu imajın dezavantajlarından kaçınmak için Nurcu olduğunu hiçbir zaman söylemeyen Fethullah Hoca, Said Nursi’den yaptığı (yapmak zorunda olduğu) alıntılarda alenen onun ismini kullanmamaya özen gösterdi. Devlete hep itaat içinde oldu. Bu itaatin samimiliğinin dışında, onun devletten çok çekindiği, örgütlenmesine zarar gelmesini istemediği söylendi. 1977’de yurt çapında yapılan Yüksek İslam Enstitüleri boykotunu İzmir’de “İslam’da boykot yoktur” fetvasıyla kırdı. 12 Eylül öncesi vaazlarında “Var mı Resulullah’ın yürüyüş yaptığı, var mı slogan attığı” diye soran Fethullah Hoca, 1980 Şubat ayında verdiği bir vaazda, anarşist ve terörist olarak nitelendirdiği kişileri devletin asker ve polisine bildirmeyenlerin Allah katında sorumlu olduklarını belirterek şöyle diyordu: “İstihbarat duysun, emniyet duysun, askeriye duysun, başbakan duysun, riyaset-i cumhuriye duysun. Polise, askere kurşun sıkan bu hainlere mahkemelerde gereken ceza verilmezse ne devlet kalır, ne millet!”

Fethullah Hoca’nın polis ve askere karşı ilgisinin yalnızca onlara kurşun sıkanları ihbar etmekle sınırlı kalmadığı artık biliniyor. 1986 Aralık ayında Nokta dergisinin ilk olarak verdiği haberle Kuleli Askeri Lisesi’nden 33, Bursa Işıklar Askeri Lisesi’nden 16, İzmir Maltepe Askeri Lisesi’nden de 17 öğrencinin Fethullahcılarla ilişkisi olduğu için okullarından atıldığı, sayıları 100’e varan öğrenciye de ihtar verildiği ortaya çıktı. Ardından astsubay yetiştiren okullarda da benzer soruşturmalar yapıldığı, buralardan da atılanlar olduğu öğrenildi. Soruşturmalar sonucu, öğrencilerin büyük kısmıyla bu okulların sınavlarına girmeden önce ilişki kurulduğu, bunların büyük çoğunluğunun cemaate bağlı dershanelerde özel olarak sınavlara hazırlandığı, hatta sağlık koşulları nedeniyle askeri liselere girmeleri mümkün olmayan bazı öğrencilerin işlerinin “ayarlandığı” da açığa çıktı. Fethullah Gülen’in orduya sızma çabasının nedeni ne olursa olsun, ordunun yaptığı operasyonun önemli bir boyutu var: Fethullahcıların bilinçli sızmasından paniğe kapılan yetkililer bu arada “kurunun yanında çok da yaş yaktılar” ve dindar ailelerden gelip, dindar olmaktan başka bir “suçu” olmayan bazı subay olma heveslisi gencin istikbalini değiştirdiler.

Fethullah Hoca, askeri liseler olayından sonra devletin gözünde azalan itibarını yeniden tahsis edebilmek için yeni bir yola başvurdu. Ama bu yeni yola değinmeden önce onun 12 Eylül sonrası devletle ilişkilerine göz atmakta yarar var. 12 Eylül’ün hemen ardından İzmir Sıkıyönetim Mahkemesi tarafından hakkında soruşturma açılan ve adı arananlar listesine giren Fethullah Gülen nedense bir türlü ele geçirilememişti. Halbuki kendisinin Türkiye’yi terk etmediği, özellikle Ege bölgesinde cemaat çalışmalarını sürdürdüğü söyleniyordu. Hatta bir iddiaya göre, Burdur’da gözaltına alınmış ama şehrin Emniyet Müdürü ertesi gün Erzurum’a “tayin edilmişti”. Yazımızın başında Sızıntı dergisinin başyazılarından yaptığımız alıntılar, Fethullah Hoca’nın 12 Eylül darbesini desteklemekten de öte, ona methiyeler düzdüğünü gösteriyor. Dolayısıyla onun, yüz yüze olmasa bile çevresindeki etkin kişiler aracılığıyla, cemaatinin askeri rejimin hizmetine amade olduğuna dair mesajlar göndermiş olması çok yüksek bir olasılık.

26 Kasım 1989 tarihinde Fethullah Gülen’in İzmir Hisar Camii’nde sokaklara taşan bir kalabalığa verdiği ve aynı anda otuz beş camide birden yayınlanan vaazı, onun devlete olan itaatini tazelemesinin doruğuydu. 12 Eylül’den sonra ilk kez alenen verdiği ve bizim de bu bölümün sonunda önemli kısımlarını ek olarak verdiğimiz bu vaazda en “hızlı irtica düşmanlarının” bile cesaret edemediği bir suçlamada bulunup, kendinden çok emin bir şekilde türban yürüyüşlerindeki çarşaflı kadınların çoğunun erkek, geri kalanların da aslında açık saçık kadınlar olduğunu söyledi.

Türkiye’deki İslami cephenin ezici bir çoğunluğunu uzun süreden beri ilk kez bir araya getiren başörtüsü eylemlerine bu denli cüretkârca saldırabilen Fethullah Hoca hakkında bu vaazın ardından özellikle radikal İslamcılar tarafından çeşitli iddialar ortaya atıldı. Örneğin tüm sayıları toplatılan ve sonunda da kapatılan “Aylık İslamcı Militan Dergi” Ak-Doğuş 1990 Mayıs tarihli 6. sayısında Ankara’da gözaltına alınan arkadaşlarına işkence yaptığını öne sürdükleri polislerin, işkence sırasında şunları söylediğini yazdı: “Bizim için Türkiye’nin en büyük adamı Fethullah Hoca’dır. Siz ve sizin gibi düşünenlerse sapıktır!” (Ak-Doğuş sözü geçen polislerin iftar vaktinde işkenceye ara verip, oruçlarını bozduktan sonra işlerine kaldıkları yerden devam ettiklerini de yazıyor.) Derginin aynı sayısında, İdari Sorumlu Hayrettin Soykan şüphe üzerine gözaltına alındığı polis karakolundaki duygularını şöyle anlatıyor: “O an üzerimde bulunanlar, herhangi bir polis için son derece şüphe toplayıcı nesnelerdi. Fakat siyasi şubeye bile sevkedilmeye gerek görülmeden bırakıldım. Bunu karakolun girişinde gördüğüm ‘Milli Gazete’ye bağlıyorum. Aynı yerde düzenin tavizsiz sesi, yerli Pravda’mız ‘Zaman Gazetesi’ olsaydı, Ankara Siyasi Şube’de işkence gören arkadaşlarımın pozisyonuna düşebilirdim. Ankara’da polis de, savcı da Zamancıymış. Hatta bir polis, arkadaşlara Zamancı savcı denk gelince, şunu söylemiş: ‘Yandınız. Keşke öbür sol eğilimli savcı düşseydi size!’ Ve savcı kendisinden bekleneni yaparak, arkadaşların tutuklu yargılanmasına karar aldırmış ve mahkemenin tarihini bile tespit etmemiş.”

Ak-Doğuş’un bir sonraki sayısında, Halis Turan imzalı “İhaneti Anlamak” başlıklı yazı da, Fethullahcıların radikal İslamcılara nasıl baktığı, onların da bundan böyle Fethullahcılara nasıl bakmaya başlayacakları konusunda ilginç ipuçlarıyla dolu: “…Adam zaten her konuşmasının başında ‘ben bir hiçim… ben nifakımdan korkuyorum… ben bu ilgiye layık ve selahiyetli biri değilim… ben son derece günahkârım… ben, ilmi ve fikri itibariyle çok az nasibi olan biriyim… ben, etrafımdaki müslümanları gereğince terbiye edememiş ve vebal altında biriyim…’ deyip duruyor. Biz de adama şunu diyoruz: ‘Aferin; bak seviyesizliğinin farkındasın. Fakat, işi ehline teslim etmemenin kıyamet alameti oluşuna dair ölçüyü bilmen gerektiğine göre, niçin hâlâ o makamı (!) bırakmıyor ve insanları irşad (!) ediyorsun?.. Onları ne hakla, düzenin her türlü politikasına, İslam adına devlete itaate davet ediyorsun?.. Hem ne hakla bizi provokatörlükle itham edebiliyorsun?.. Siyasetsizlik maskesi ardına gizlenerek, müslümanları her türlü siyasetin ve zulmün pasif (edilgen) objesi yapma siyasetini ne cüretle gerçekleştiriyorsun?.. İnsanlarımızın, giden ölü ardındaymışcasına çaresizlik hisleriyle ağlatılmaya ve düzen lehine deşarj edilmeye değil, geçmişte kendi insanına gavur zulmü yaparak ayakta duranlardan hesap sorma fırsatı kollamaya ihtiyaç ve açlıkları vardır. Sen ne hakla, Üstad’ın olduğunu iddia ettiğin o faziletli zata zulmeden anlayışla kafa kafaya verebiliyor ve siyasetleri karşısında sessiz ve tepkisiz kalarak onların siyasetini yürütüyor ve önünü açıyorsun? Aslında fazla iyimser olduk; düpedüz destekleyip siyaset yapıyorsun?..”

Turan, Fethullah Hoca’nın “minberde kurşunlanarak veya dışarıda pusuya düşürülerek öldürülme korkusu” olduğunu öne sürüyor ve soruyor: “Kimden NİÇİN korkuyor acaba?.. Solcular desek, ona gelinceye kadar ömrü yetmez. Kontr-gerilla desek, düzenin adamı zaten. Yoksa, evet yoksa; çok çok az kişinin bildiği bir ‘işbirliği’ içinde mi ki, ‘fanatik İslamcı’ ismi yakıştırılan belli bir kesimden çekiniyor?.. Kendisi daha iyi BİLİR! Yalnız şu kadarını ekleyelim: DGM’ de ifade veren bir yazarımıza, siyasi şubede 33 İslamcı Kürt militanı sorgulayan bir polis amirinin ‘Bunlar Fethullah Hoca’yı vaaz verirken minberde kurşunlayacaklarmış!..’ tarzında bir söz fısıldaması, bize –sizi bilmeyiz ama– çok şeyler anlatıyor.”

Fethullah Hoca’ya yalnızca Ak-Doğuş’un saldırmadığını, İmza dergisinin, onun Hisar Camii vaazının tam metnini ek olarak verdiğini, Objektif dergisinin de konuyla ilişkili eleştiri yazıları yayımladığını belirtmek gerekiyor. Ama dobralıkta her zaman herkesi büyük bir keyifle sollayan Ak-Doğuş’un yazarı Halis Turan’ın şu “önerisini” es geçmemek de şart: “Fethullah’a şu an bulunduğu makamı yakıştıramasak bile, ona özellikle yakıştırdığımız iki makam var: CIA’nın ‘Ilımlı ve Olumlu Müslümanlar Dairesi, Türkiye Masası Şefliği’ veya anlı şanlı Türkiye Cumhuriyeti Diyanet İşleri Başkanlığı! Hele bu sonuncusu ‘cuk’ oturmuyor mu?.. Öylesine ılımlı ve olumlu fetvalar veriyor ki!.. Biz ve bizim gibilere karşı ne kadar olumsuz olduğunu bilmeyen yok.”

İslam’ın radikal yorumlarına karşı açıktan mücadele etmeye karar vermiş gibi gözüken Fethullah Hoca, benzer bir çizgiyi yıllar öncesinden benimsemiş Hüseyin Hilmi Işık ve onun bağlıları gibi kendisini İslamcı cephenin dışına çıkarmaya niyeti yok. Onun esas çabası, bu cephenin içinde kalıp oradaki “yanlış yollara” sürüklenenleri de yanına çekebilmek. Unutmamak gerek ki, radikal müslümanlara cephe alan Fethullah Hoca’nın baş düşmanı her zaman için “dinsizler, materyalistler ve komünistler”. “İman düşmanlarına” karşı tüm dinlerle, komünistlere karşı her türden kapitalistle işbirliğini savunuyor. Bu “Amerikancı çizginin” İslam’a uygun olduğunu kanıtlayabilmek için İslam tarihinden ve temel İslam kaynaklarından kendine göre yorumlar yapıyor.

Fethullah Hoca’nın “devlet teminatı” altındaki örgütlenmesi gün geçtikçe gelişip, güçleniyor. Devletle iyi ilişkilerine rağmen Hoca tedbiri de elden bırakmıyor. Onun, daha yolun başındayken saptadığı gizli çalışma yöntemini terketmediği söyleniyor. Fethullahcıları yakından tanıyanlar bu “gizliliği”, adında İslam kelimesi bulunan hiçbir kitabı taşımama, üniversitelerde cereyan eden tartışmalara ne pahasına olursa olsun girmeme gibi tutumlarla örnekliyorlar.

Karizmasına da çok güveniyor Fethullah Hoca. İstanbul Fatih Camii’nde, onun onlarca kasetinden bazılarını satan genç, bunlardan birini gösterip “Hani tam ortasında bayıldığı şu meşhur vaaz var ya, işte bu!” diyerek reklam yapıyor. İnsan ve kitle psikolojisinden anladığı muhakkak olan Fethullah Hoca vaazlarında sık sık kendini küçük gösterip dinleyenlerin duygularını okşuyor. Hoca’nın vaaz verdiği camiiye Hz. Muhammed’i getirmesi çok puan topluyor, dinleyicilerinin iyice kendilerinden geçmelerine neden oluyor. Bir vaazında “Senin olduğun yerde nasıl konuşurum ey Allah’ın Resulu” diyen Hoca bir başkasında bir rüyasını anlatıyor: “Ben cehennemin önünde kollarımı açmış sel gibi cehenneme akan insanları durdurmaya çalışıyordum. Sonunda dayanamadım kenara çekildim. Vallahi bu cemaatten hiç kimse onların içinde yoktu.”

“Özlenen Gençlik” adıyla kaset halinde satılan bir ramazan vaazında, koyu Osmanlıcı, fütuhatçı, bunların sonucu olarak Türkçü bir üslupla, İslam’ın gerilemesinin nedeninin “akıncı ruhunu kaybetmesi” olduğunu söylüyor ve abartılı bir iyimserlikle bu ruhun yeniden yeşerdiğini müjdeliyor: “Bana söylendi, ben biliyorum. Yeni Fatih’ler, yeni Yavuz’lar gelecek; bu cemaatin içinde görüyorum ben onları…”

Sızıntı Başyazarı “M. Abdülfettah Şahin” “Izdırapla Bütünleşen Ruhlar” başlıklı bir yazısında şunları söylüyor: “Bugün bizim, şuna-buna değil; (Ben milletimin maddi-manevi mutluluğu için cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım) diyenlere(…) Şahsi menfaat ve bencillikleri bir tarafa iterek Hak ve millet yolunda fani olanlara (…) Toplumun ızdıraplarıyla kıvrım kıvrım kıvranıp, hep inilti kovalayanlara (…) Elinde ilim meşalesi, her yerde bir çırağ tutuşturup cehalet ve görgüsüzlüklerle mücadele edenlere (…) üstün bir inanç ve azimle, dökülüp yolda kalanların imdadına koşanlara (…) maruz kaldıkları zorluklar karşısında isyan etmeden, ümitsizliğe düşmeden bir küheylan gibi yoluna devam edenlere (…) yaşama arzusunu unutarak, yaşatma zevkiyle şahlanan babayiğitlere ihtiyacımız var..!”

“Batı’nın bilimini alalım ama kültürümüzü muhafaza edelim” şeklinde özetlenebilecek olan, İslamcı düşüncenin dünya yüzünde ortaya ilk çıktığı dönemlerin gözde tavrının çağdaş Türkiye’deki en ısrarlı ve başarılı savunucularından biri olan Fethullahcılar, öğrenim çağındaki gençleri temel alan tebliğ çalışmaları sonucunda bugüne kadar nice “babayiğit” yetiştirmiş durumda. Kadrolarını devletin hizmetine koşmayı yeğleyen (en azından şimdilik) bu cemaat aynı zamanda çok geniş mali olanaklara da sahip. İleride bir gün, kendine güveni geldiğinde, cemaatin siyasi iktidara talip olmak isteyebileceği “teorik” olarak varsayılabilir. Ancak kuru ajitasyonla, spekülatif argümanlarla, kişi kültüne koyu bir bağlılıkla yetiştirilen bu “kadrolar”la nereye kadar yürünebileceği şüpheli.

Bunlar da ilginizi çekebilir: