abant

Gülen ve Cemaat gerçeği/5 Cemaat’i kim, niçin destekledi?


Yayına hazırlayanlar: Gamze Elvan & Şükran Şençekiçer

Merhaba. “Fethullah Gülen ve Cemaat Gerçeği” yayın dizisinin beşinci ve son bölümünü “Cemaat’i kim, niçin destekledi?” başlığıyla size sunmak istiyorum. Bunu yaparken bir anlamda Fethullah Gülen Cemaati’nin 40 yılı aşkın tarihini de anlatmak istiyorum; çünkü bu cemaatin tarihinde, kendi güçlenmesine paralel olarak, aynı zamanda bütün bu süreç boyunca, kırk yılı aşkın süreç boyunca değişik kesimlerden, içeriden ve dışarıdan aldığı destekler önemli. Yani her dönem Fethullah Gülen Cemaati’nin kendi gücüne ek olarak başka güçlerin katkılarını almasını görüyoruz. Şimdi öncelikle 1970’lerin başlarında, Erzurumlu Nurcu kökenli bir vaiz olan Fethullah Gülen’in İzmir’de örgütlenmeye başladığını görüyoruz. Daha önce 1971’de 12 Mart askerî darbesinde içeri giriyor, kısa bir süre hapis yatıyor. Daha sonra Nurculuk hareketinden ayrılıp, bir grup genç öğrencisiyle beraber kendi ayrı örgütlenmesini kurma yoluna gidiyor. Daha doğrusu kendisi ayrılıyor, öğrencilerini eğitmeye başlıyor. O tarihte Fethullah Gülen’in etrafında çok az sayıda insan var. Bunlar birtakım iş adamları, yerel iş adamları, bazı öğrenciler. Siyasî olarak baktığımızda ise ilginç bir olay var. Fethullah Gülen’in ilk ortaya çıkışında, o dönemin Milli Selamet Partisi, yani Necmettin Erbakan’ın liderliğindeki Milli Görüş hareketi ile iyi bir ilişkisi olduğunu görüyoruz. Bunun nedeni de çok açık. Çünkü Nurculuk hareketi öteden beri Demokrat Parti, Adalet Partisi geleneğini destekliyor. Ve Milli Nizam Partisi ardından Milli Selamet Partisi’yle Erbakan tüm İslamî camiaları kendi etrafında toparlamak istiyor. Önündeki en önemli engellerden birisi de Nurculuk. Nurcular içerisinden küçük bir grubu kendi yanına çekmeyi başarabilmiş Erbakan. Ve bu anlamda Nurculuğun içerisinden yaşanan bu kopma Erbakan ve çevresinin hoşuna gidiyor. Ve kısa bir dönem Fethullah Gülen’in Erbakan çevresiyle bir teması olduğunu görüyoruz. Ama bu çok kısa sürüyor. Daha sonra Fethullah Gülen daha çok kendi yağıyla kavruluyor, ama adım adım gelişiyor ve daha ilk andan itibaren eğitimi, eğitim kurumlarını öne çıkartıyor. Ve o tarihte tek bir tane yasal kuruluşu var, onu biliyoruz: Türkiye Öğretmenler Vakfı ve o vakfın çıkarttığı Sızıntı dergisi var. Onun dışında Gülen Cemaati’nin bir cemaat olarak varlığını gösteren hiçbir şey yok. Bir de tabii Fethullah Gülen’in vaazları ve vaaz kasetleri, o zamanlar videoyla çoğaltılan kasetler. Onun dışında Fethullah Gülen’in görüntüsü de pek yok. 80’ler sonrasında meşhur olduğu zaman Fethullah Gülen’in vaaz kasetlerinden alınmış görüntüleri kullanıldı uzun bir süre. Fethullah Gülen, adı var ama kendi görünmez birisiydi.

Siyasilerle yoğun ilişkiler

12 Eylül darbesi olduğunda Fethullah Gülen de darbenin arananlar listesinde — 12 Mart’tan da zaten bir sicili olduğu için. Ancak daha önceki bir yayınımızda da bahsettik, Fethullah Gülen’e 12 Eylül’de hiçbir şey olmuyor. Tam tersine 12 Eylül’le işbirliği yapıyor. O tarihte 12 Eylül Cuntası’nın temel meselesi bir tarafta sol hareketler, devrimci hareketler, bir tarafta ülkücü hareketler, MHP. Bunlar cezaevine konuluyor. Bir tarafta ise az da olsa Milli Selamet Partisi, Erbakan ve yakın zamanda olmuş İran Devrimi’nden etkilenmiş küçük gruplar. Onun dışında şunu biliyoruz: 12 Eylül Cuntası Süleymancılığı ve Nurculuğun birçok kollarını, bazı yerel tarikatları kendilerine dokunmamak kaydıyla yanına çekmeyi bildi. Bunlar da zaten büyük ölçüde anti-komünist oldukları için ve 12 Eylül darbesini esas olarak komünizme karşı bir darbe olarak gördükleri için ona destek vermekten hiç çekinmediler. Bunlardan birisi de Fethullah Gülen’dir. Üçüncü bölümde bu konuda çok ayrıntılı alıntılarla anlatmıştım.
12 Eylül’den sonra ANAP iktidarı ve Turgut Özal’la beraber Fethullah Gülen’in yavaş yavaş devlete yaklaştığını görüyoruz. Sivil siyasetle de ilişkiler geliştirdiğini görüyoruz. Ama en büyük yükselişi 90’ların başında Refah Partisi’nin, Erbakan’ın ve 94 yerel seçimiyle beraber İstanbul’u, Ankara’yı –İstanbul’da Tayyip Erdoğan, Ankara’da Melih Gökçek– alması ve Türkiye’de tam bir şokun yaşanmasıyla beraber, yani İslamcılığın yükselmesine paralel olarak Fethullah Gülen de yükseldi. Ama nasıl yükseldi? Fethullah Gülen Refah Partisi’nin alternatifi olarak kendini koydu. Yani Refah Partisi’ni radikal, sert bir parti olarak gösterip kendisini onun karşısında ılımlı bir İslam yorumu olarak gösterdi. Ve bu bayağı başarılı oldu. O tarihlerde ben Milliyet gazetesinde çalışıyordum ve Milliyet gazetesinde o dönüşümü çok net bir şekilde görme imkânım olmuştu. Düne kadar gerici, irticacı dedikleri insanları, Gülen hareketini, Fethullah Gülen’in kendisini birdenbire kurtarıcı olarak görmeye başlayan çok sayıda iş adamı, değişik partilerden üst düzey siyasetçi ve Türkiye’deki ana akım medya çok net bir şekilde Fethullah Gülen’i destekliyorlardı –ki o tarihte Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı kurulmuştu ve Fethullah Gülen artık insan içine çıkıyordu–, Fethullah Gülen cemaatinin temsilcileri toplumun değişik kesimlerine gidiyorlardı. Ve ne yapıyorlardı? Hoşgörü kavramını kullanıyorlardı, dinler arası diyalog kavramını kullanıyorlardı, toplumsal uzlaşma kavramlarını kullanıyorlardı. Aslında bütün bunlarla beraber bir taraftan da Refah Partisi’nin temsil ettiği sert İslamcılığa karşı yumuşak bir İslam’ı kullanıyorlardı. Bu aldatıcı bir şeydi. Ama birçok kişi aldanmaya razıydı. Çünkü Refah Partisi’nden o kadar korkuyorlardı ve Refah Partisi’ne, özellikle de Erbakan’a ulaşmaları o kadar zordu ki, Fethullah Gülen gibi ve onun temsilcileri gibi ulaşma sorunu olmayan, kendi ayaklarıyla gelen insanlarla çok ilişki kurdular.

Hakkı Devrim ile bir anı

Burada bir anımı anlatmak isterim. Geçenlerde kaybettiğimiz Hakkı Devrim’in Radikal gazetesinde –en popüler dönemleriydi Hakkı Devrim’in– geniş bir köşesi vardı ve orada sürekli çok dikkat çeken yazılar yazardı. Ben de Milliyet gazetesindeydim ve aynı binadaydık. Sık sık karşılaşırdık. Bir gün beni telefonla aradı gazetede yokken ben. Benimle konuşmak istediğini söyledi. Ben de gazeteye gidince kendisini odasında ziyaret ettim. Bana dedi ki “Yahu nedir bu Fethullah Hoca? Bana bunu anlatır mısın?” Çünkü şöyle bir şey olmuş, çok iyi hatırlıyorum: Gazete Milliyet gazetesi, ama sadece Milliyet değil; Hürriyet, Sabah, o günün bütün merkez gazetelerinde, televizyonlarında bir Fethullah Gülen’i sevme kuyruğu oluşmuştu. Hakkında herkes yazılar yazıyordu. Fethullah Gülen’in düzenlediği, Cemaat’in düzenlediği kahvaltılara, toplantılara gruplar halinde gidiyorlardı. İsimleri biliyoruz, büyük yazarlar vs. Ve herkes Fethullah Gülen’in ne kadar iyi, ılımlı, olumlu olduğunu yazıyordu. Ve Hakkı Devrim’den de yazı yazması istenmiş. Ama kendisi bu konuda şüpheleri olduğu için ve benim de bu konuyu bildiğimi düşündüğü için beni davet etti, konuştuk. Ben ona bugün size ne söylüyorsam o gün de onu söyledim. Fethullah Gülen’in göründüğü gibi birisi olmadığını, devlete sızmak istediğini, şu anda Refah Partisi’ne karşı ılımlı görünebileceğini, ama tamamen kapalı bir yapı olduğunu, şeffaf olmadığını, dolayısıyla gösterdiği Cemaat’le, gösterdiği kendisiyle gerçek Cemaat ve gerçek kendisi arasında fark olduğunu, dolayısıyla Refah Partisi gibi Siyasi Partiler Kanunu’na göre kurulmuş, üye sayısı belli olan, bütçesi belli olan, denetlenebilir bir yapıyla Fethullah Gülen Cemaati gibi kaç kişi olduğu, ne yaptığı, nerede yaptığı, nasıl yaptığı, mali kaynaklarının ne olduğu bilinmeyen bir yapıyı karşılaştırmanın çok da mantıklı olmadığını anlatmaya çalıştım. Hiç unutmuyorum, rahmetli Hakkı Devrim “Tamam” dedi, “Ben o zaman bu konuda hiçbir şey yazmayayım.” Yani aleyhinde yazmak durumunda değildi.
O tarihte ilginçtir, belli bir tarihte, bu dediğim 95 falan, öyle bir tarih olması lazım, büyük medyada Fethullah Gülen aleyhine yazı yazmak zordu. Gerçekten çok zordu. Çünkü esas düşman Refah Partisi idi, birtakım radikal yapılardı. Dolayısıyla Fethullah Gülen bir tür kurtarıcı olarak görüldü Türkiye’yi yönetenler tarafından, ya da Türkiye’yi yönetenlerin etrafında kümelenmiş elitler tarafından. Ve Cemaat de bunu çok iyi kullandı. O tarihte Cemaat’in ve Fethullah Gülen’in Süleyman Demirel’le, Alpaslan Türkeş’le, Tansu Çiller’le ve Bülent Ecevit’le çok iyi ilişkileri olduğunu, onlarla düzenli olarak görüştüğünü biliyoruz. Bir tek Erbakan’la ilişkileri yok gibiydi. Galiba bir tane mi ne fotoğrafı var, çok emin değilim şimdi, yok gibiydi. O da zaten özel olarak böyle bir pozisyon alıyordu. Zaten öte yandan Erbakan ve kurmayları da kendisine asla güvenmiyorlardı. Böyle bir olay vardı.

Abant toplantıları

Şimdi bu olayın bir tarafı. Olayın bir tarafında Fethullah Gülen 90’lı yılların ortasından itibaren Türkiye’deki establishment’ın, Türkiye’deki hâkim sınıfın bir tür kurtarıcısı olarak duruyordu. Öte yandan, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın faaliyetleriyle Türkiye’de birtakım sağdan ve soldan liberal arayış içerisindeki ve mevcut yapıdan çok memnun olmayan insanlar için de bir cazibe merkezi oldu, özellikle Abant toplantılarıyla beraber. Oralara çok sayıda insan katıldı etti. Gerçekten, sahiden ciddi tartışmalar yapıldı. Yani şunun hakkını vermek lazım: Abant toplantılarının çoğunu izledim gazeteci olarak. Oradaki tartışmalar sahiciydi. Hatta tartışmaları yönetenlerin büyük bir kısmı zaten Cemaatçi de değildi. Cemaat bunun organizasyonunu yapıyordu, bu platformu sağlıyordu. Orada çok temel konular tartışılıyordu. Ama Cemaat’in buradan kazancı: Bir kere ilişki ağını genişletiyordu; ikincisi, sivil bir kimlik inşa ediyordu kendisine. Ve bu Cemaat için çok kuvvetli bir sermaye oldu. Abant toplantılarına gelenlerin içerisinde çok sayıda isim var. Onların bazıları şu anda AKP iktidarında çok önemli yerlerdeler, bazıları başka partideler. Çok sayıda seçkin ismin katıldığı bir şeydi. Daha sonra biliyorsunuz Abant toplantılarını yurtdışına da taşıdılar. Fransa’da, ABD’de vs. Abant toplantıları yaptılar ve Türkiye’den götürdükleri birtakım aydınlarla o ülkenin aydınlarını bir araya getirdiler. Bu anlamda Fethullah Gülen ve Cemaati Türkiye’deki siyasî entelektüel tartışmalarda önemli bir odak haline geldi. Ve insanlar buna bayağı bir destek verdiler. Ve Fethullah Gülen hakkında tamamen iyi imajlara sahip oldular. Çünkü orada düzenlenen şeyler tamamen çoğulcu bir tartışma atmosferiydi.

Yurtdışındaki okullar

Bir diğer husus, Fethullah Gülen ve cemaatinin yurtdışındaki okulları meselesi tabii. O okullar da, özellikle Türk milliyetçiliğine yakın insanlar için bu okullar –öncelikle Orta Asya’da açılan okullar ve diğer yerlerde– Türkiye’nin, Türkçe’nin temsilcisi olarak görüldü. Ve Cemaat bunu çok ciddi bir şekilde kullandı. Okullar ve yurtdışı faaliyetleri Cemaat’in daha fazla destek almasını sağlayan faaliyetler oldu. Tabii Cemaat giderek büyüyordu, çok güçlü bir medyaya sahip oldu adım adım. Ama unutmayın, Cemaat’in ilk yıllarında, Cemaat’in Sızıntı’dan başka hiçbir şeyi yoktu. Cemaat üyelerinin başka gazeteleri, kitapları okumasına izin verilmiyordu. Tamamen kapalı bir yapıydı. Daha sonra önce Zaman gazetesini satın alarak, adım adım bir medya imparatorluğuna –ki şu anda hiçbirisi ellerinde değil biliyorsunuz– dönüştü. Medya üzerinden de Cemaat’in kendine yeni destekçiler bulduğunu gördük. Mesela o medyada “promote” edilen, yani öne çıkarılan kişiler oldu, yerin dibine batırılan kişiler oldu. O medyada yazı yazma imkânı tanınan kişiler oldu. Farklı kesimlerden insanlar –Gayri Müslimler de dahil– buralarda yazı yazar oldular ve yeni destekçiler aldı. Bu medya da Cemaat’in dışa açılmasının çok ciddi bir aracı oldu; vakıf, okullar ve medya.

AKP ile ittifak

AKP’nin ilk yıllarında Cemaat’le belli bir mesafede olduğunu görüyoruz. Çünkü bu demin anlattığım Milli Görüş hareketinin Cemaat’e, Cemaat’in Milli Görüş hareketine güvenmemesiyle ilgili bir şey. Ancak AKP esas tehdidin ordudan ve orduya destek veren kesimlerden geleceği düşüncesiyle tabii ki Cemaat’in önünü açtı. Örneğin yurtdışındaki okullara yönelik Türk diplomatlarının, diplomatik temsilciliklerinin ambargosunu kaldırdı bir talimatla. Artık yurtdışındaki Türk temsilcilikleri Cemaat’in oradaki okullarıyla ve diğer faaliyetleriyle ilişki kurmaya başladılar; bu önemli. Devletin içerisindeki kadrolaşma hususunda, zaten Cemaat’in ciddi bir şekilde kadrolaştığı biliniyordu. AKP iktidarında bu daha da arttı. AKP bunun önünü sonuna kadar açmasa bile araladı. Yani kimsenin Cemaatçi olduğu için önünü kesmedi. Daha sonra 2007’den sonra yeni e-muhtırayla beraber askerin AKP’yi doğrudan tehdit ettiği andan itibaren kurulan o meşhur ittifakta, AKP-Cemaat ittifakında, doğrudan istihdam yoluna gidildi; özellikle yargıda, emniyette ciddi bir şekilde Cemaat’in önü açıldı ve öyle bir şey oldu ki, belli bir yerden sonra AKP’li bakanların neredeyse hepsinin –abartıyorum evet, ama büyük bir çoğunluğunun– basın danışmanları mesela, Cemaat’in yayın organlarında çalışan kişiler oldu. TRT’nin ve diğer kurumların önde gelen yerlerine Cemaat’ten insanlar yerleştirildi. Maliye Bakanlığı vs. her türlü Milli Eğitim Bakanlığı… Birçok yerde insanların ayakları kaydırıldı, yerlerine Cemaat’ten insanlar geldi. Genellikle bu ayaktan kaydırma olaylarını Cemaat kendisi yaptı. Çünkü biliyoruz ki Cemaat’in devlet içerisinde örgütlenmesinin bir yolu sızma, gerekirse sınav sorularını edinerek ya da o elit okullardan çocukları özel olarak buralara yerleştirerek devlete sızma; ondan sonra, devlete sızdıktan sonra da bu kendi elemanlarının önünü açmak için her türlü yola başvurdu ve bu yollardan en önde geleni de kumpas. Yani şimdi, Ergenekon, Balyoz vs. davalarda gündeme gelen kumpas olaylarından önce, bürokrasinin değişik yerlerinde Cemaat’e bağlı kadrolar tarafından çok sayıda –özellikle emniyette ve yargıda– kumpas olayı olduğu söylenir. Sahte ihbar mektupları vs. sahte gizli tanıklarla yapılan şeyler. Dolayısıyla 2007 sonrasında Cemaat’in altın yılları yaşanıyor, AKP’yle beraber askere karşı birlikte yürütülen savaş ve Cemaat’in önü sonuna kadar açılıyor. O tarihe kadar ilginç bir şey vardı; AKP’yle Cemaat’in ilişkileri kötü değildi ama Tayyip Erdoğan’ın Cemaat’le arasında hep bir mesafe vardı. Bir tarihte, ben o sırada ABD’de Washington’da gazetecilik yaparken, Zaman gazetesinde –şimdi isim vermek istemiyorum, isim verirsem başlıca spekülasyonlara yol açar– birilerinin yazısından hareketle, yazıların arkeolojik kazısını yaparak diyelim, dikkatli okumayla, orada doğrudan dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan’a yönelik çok sert eleştiriler olduğunu gördüm, çok sert bir şekilde eleştiriler vardı. Ve Tayyip Erdoğan, özellikle adı verilmeden ama tarif edilerek, mesela dünyanın dört bir tarafına gidiyor Tayyip Erdoğan –biliyorsunuz Başbakanlığı ve Cumhurbaşkanlığı döneminde çok sık ziyaret yapar–çağrılmasına rağmen hiçbir zaman Türk okullarını ziyaret etmiyor. Bu da Cemaat tarafından kaydediliyor, o yazılardan onu anlıyorduk, gibi örnekler vardı. Buna karşılık başka birtakım isimlerin tam tersi pozisyon takındığı yazılıyordu. Ben bunun üzerine, bu okumalardan hareketle bir yazı yazdım, Vatan gazetesindeydim, o sırada yanılmıyorsam manşet ya da manşet altı oldu, “Cemaat’le hükümetin arası açık” gibi bir şey yazdım. Cemaat’ten, yazıyı yazan kişi dahil olmak üzere birtakım insanlar beni konfirme ettiler, benim gerçekten verilmek isteneni doğru okuduğumu söylediler ve sonradan kendileriyle konuşarak bunun detaylarını aldık. Ama hiç unutmuyorum o sırada Başbakanı’nın basın danışmanı Akif Beki’ydi, Akif beni aradı ve dedi ki, “Bu kesinlikle doğru değil” vs. vs. Çok rahatsız oldular böyle bir haber yapılmasından. Yani şöyle bir olay vardı o tarihte: Hükümet, özellikle Başbakan Erdoğan, Cemaat’e güvenmiyor ama Cemaat’i de çok uzağında tutmak istemiyor; yani “yan yana olmak, ama kol kola olmamak” gibi tarif edebiliriz. Daha sonra bunu bir şekilde telafi ettiler ve Başbakan Erdoğan da Cemaat faaliyetlerine gider oldu; özellikle Türkçe olimpiyatlarına gitmeye başladı.

Kandırılmışlar kuyruğu

AKP’yle işbirliği yaptığı tarihte tabii ki tek destekçisi AKP olmadı, o tarihte hatırlanacaktır Taraf gazetesi vs. Ergenekon sürecinde bir yığın destekçisi oldu. Şimdi onların birçoğu pişman gibi davranıyorlar, daha doğrusu sanki hiç böyle bir şey yapmamışlar gibi Cemaat düşmanı pozisyonlar alıyorlar; ama o tarihte çok sayıda insan Cemaat’le birlikte hareket etti, Cemaat’in her dediğine inandı, Cemaat tarafından üretildiği belli olan belgelere bilgilere vs.’lere tereddütsüz atladı ve hiçbir zaman bunun niye böyle yapıldığını sorgulamadı. Bu noktada bir örnek vereyim: Mesela Nokta dergisinde Alper Görmüş’ün hazırladığı Darbe Günlükleri kapağıyla başına bir yığın iş geldi vs. biliyorsunuz o tarihte, geçmişte Nokta dergisinin ilk halinde beraber çalıştığımız ve tanıştığım için bir yazıda bunun bir gazetecilik başarısı olduğunu takdir ettikten ve Alper Görmüş’ü tebrik ettikten sonra şunu söylemiştim: “Ancak bu Darbe Günlükleri kadar, bunu yayınlamak kadar önemli olan bir başka yayıncılık faaliyeti, gazetecilik faaliyeti: ‘Bu belgeleri kim niye veriyor? Yayınlamasını istiyor?’ Bunu da kurcalamak lazım”. Hiçbir zaman bu yapılmadı. Cemaat, askeri vesayete karşı mücadele ediyor denerek, onun her söylediği tartışmasız kabul edildi; “liberallik, demokrasi, darbe karşıtlığı” vs. adıyla yapıldı bu. Ama bunun yanında diyelim ki siz: “Ya ama, biliyor musunuz? Bu Cemaat gizli gizli orduda örgütleniyor” dediğiniz zaman, size ya inanmadılar ya da “Ordu bütün ülkenin ordusu, her isteyen girebilir. Ne var bunda?” dediler; ama bunun bir örgütlü sızma olduğunu söylediğiniz zaman, en kötü ihtimal şunu dediler: “E Kemalistler olacağına onlar olsun, ne olacak?” demeye kadar vardırdılar.
Cemaat bu süre içerisinde bu destekleriyle beraber hoyratça her önüne gelen şeyi yaptı; daha doğrusu yapabileceğini sandı. İnsanları yapılan şeylerin yanlış olduğuna, Cemaat tarafından yapıldığına vs. ikna etmek mümkün değildi. Yine bir olay anlatmak istiyorum, yaşadığım bir olay: NTV’de çalışırken Mirgün Cabas’ın haberleri sunduğu bir dönemdi –2007 öncesi dönemden bahsediyorum–, bir telefon dinleme olayı vardı –hangi olay hatırlamıyorum, ama Büyükanıt’ın Genelkurmay Başkanı olmasından önceki dönemler olabilir–, bir telefon dinleme olayı vardı, bayağı bir gündem olmuştu ve ben de NTV’de siyasî danışman olarak yorum yapan bir isimdim o tarihte. Hiç unutmuyorum, Beşiktaş İskelesi’nin oralarda bir yerdeydim, telefonla aradılar, “Olayı biliyor musun?” dediler; biliyorum tabii ki, “Kim yapmıştır?” dediler, ben de hiç tereddütsüz “Cemaat yapmıştır” dedim. “O zaman yayın yapacağız, seninle orada telefonla bağlantı yapalım” falan dediler. Telefonda Mirgün sordu, ben de hiç tartışmasız bir şekilde Cemaat tarafından yapılmış olması gerektiğini, çünkü Cemaat’in böyle bir sicili olduğunu vs. vs. anlattım. Telefonu kapattım, kapatır kapatmaz, ağabey diyebileceğim, benden yaşça büyük, liberal, soldan gelme birisi beni aradı, anında yani yayın bittikten bir dakika sonra, “Sen nasıl böyle bir şey söylersin? Nereden biliyorsun? Kanıtın ne?” Şimdi Cemaat’in en çok söylediği şeylerden birisidir. Anlatamıyorsunuz yani, şöyle söyleyeyim: Normalde hani kültür olarak vs. her açıdan yakın olan, yıllardır birbirimizi tanıdığımız bir insan, benim bu süre içerisindeki Cemaat’le ilgili deneyimim, gazetecilik faaliyetim vs. bütün bunları hiçbir şekilde umursamayıp kayıtsız şartsız bir şekilde Cemaat’e kefil olmuştu. Şunu söylüyordu, “Asla yapmazlar? Niye yapsınlar?” diyordu. Şu anda hâlâ öyle mi diyor? Galiba öyle diyor. Cemaat’in, Fethullah Gülen’in böyle bir efsunlama gücü var; insanları efsunlama gücü var, onu söyleyeyim.

Erdoğan düşmanlığı nedeniyle Cemaat’e yanaşanlar

Bir de AKP’yle savaş yıllarında, özellikle dershane krizi ve 17-25 Aralık’la beraber Cemaat’in destekçileri, bir kısmı biliyorsunuz 2007 sonrasında Taraf gazetesi vs. etrafında Cemaat’le birlikte hareket edenlerin neredeyse yarısı, hükümetçi oldu, Tayyip Erdoğancı oldu, bir yarısı da Tayyip Erdoğan düşmanı oldu, ortadan ikiye ayrıldılar. Mesela geçenlerde açılan Balyoz Davası, daha doğrusu Balyoz kumpası davası diyelim, orada yargılanan isimlerin, düne kadar beraber hareket eden isimlerin neredeyse hiçbiri birbirine selam bile vermedi, öyle bir durumdayız.
Şimdi ne oldu? Belli bir süreden itibaren de Cemaat’in destekçileri kimler oldu? Tayyip Erdoğan düşmanlığı temelinde, bir Cemaat’in yanında durma hali oldu. Eminim bunlardan bazıları Cemaat-hükümet kavgasında yapmış oldukları tercihin “yanlış” olduğunu şimdi görüp –“yanlış” derken şunu kastediyorum: Bunların büyük bir kısmının tercihini ilkelerle falan yaptığını sanmıyorum, tamamen kişisel çıkar hesapları yaptıklarını düşünüyorum– kazanan tarafa oynadıkları düşüncesiyle Cemaat’e gitmiş çok sayıda insan var ve Cemaat’in kaybeden taraf olduğunu görünce, herhalde şimdi kararlarında ne yapacaklarını bilemiyorlardır, bu önemli bir nokta. Son darbe meselesiyle beraber zaten iyice tutunacak dallarının da kaldığını sanmıyorum. Tabi ki hâlâ “Darbeyi Cemaat yapmadı, darbe aslında bir tiyatro” vs. gibi tevillere, komplo teorilerine başvurmaya çalışanlar oluyor, ama büyük ölçüde yanlış yerde durduklarını görebiliyorlar. Tabii 15 Temmuz öncesinde şöyle de bir husus vardı: Cemaat’in yanında durmanın, “demokrasi, temel hak ve özgürlükler” vs.’yle açıklanabilir bir yanı var gibiydi. Neyi? “Cemaat’in şirketlerine kayyum atanıyor, Cemaat’ten insanlar gözaltına alınıyor” vs. bunların temel hak ve özgürlükler, hukuk devleti üzerinden bunları eleştirmenin belli bir anlamı, meşruiyeti vardı; ama şimdi işin içerisine darbe girince, Cemaat’in çıkacak hiçbir yeri kaldı. Hâlâ tutunmaya çalışanlar var, işleri çok kötü; ama daha beter olsun demekten başka diyecek bir şey bulamıyorum.
Toparlayacak olursak: Cemaat’e değişik dönemlerde insanlar, değişik kesimlerden insanlar destek verdiler. Bu desteklerin bazılarının, başlıklar halinde bazıları – bazıları tekrar olacak ama: Yurtdışındaki okulların birer cazibe merkezi olması, yurtiçindeki okulların da bir cazibe merkezi olması, yani “Cemaat okullarından, dershanelerinden yetişenler iyi üniversite kazanıyor, okullarından mezun olanlar çok parlak öğrenci oluyor” gibi bir efsaneyle beraber Cemaat’e yönelik ilgi, okullar üzerinden çok artmıştı, medyasının gücü vardı. Bürokraside yükselme imkânı: Bugün Cemaatçi bilinen birtakım polis şefleri, yargı mensupları ve hatta askerlerin bir kısmının çekirdekten Cemaatçi olmadığı, ama sonradan bir şekilde Cemaat’e dahil olup yükseldiklerini görüyoruz.

Mahalle baskısı ve korku

Bir diğer husus: Mahalle baskısı. Bunu hiç yabana atmamak lazım. Profesör Binnaz Toprak’ın Açık Toplum Enstitüsü için zamanında yaptığı “mahalle baskısı” araştırmasında, çok ilginç bir şekilde, aramamalarına rağmen Anadolu’da karşılarına, Fethullah Gülen Cemaati’nin nasıl Anadolu’da baskı uyguladığı gerçeği çıkmıştı ve bunun üzerine hiç hesapta yokken rapora bir bölüm olarak bunu koymuşlardı. Ve kıyameti koparmıştı Cemaat. Vakfı üzerinden, vs. üzerinden Binnaz Toprak ve Açık Toplum Vakfı’na karşı acayip bir karalama kampanyası yürüttüler, bayağı da başarılı oldular; ama şimdi görülüyor ki Cemaat’in özellikle Anadolu’da o network’ü içerisinde kendinden olmayan kesimlere yönelik çok ciddi bir baskısı var. İçeride ve dışarıda ekonomik imtiyaz kazanma imkânıyla Cemaat, devlet içerisinde yükselen, bürokraside yükselen bir güç olduğu için ve Türkiye’de de ekonomik hayatla devlet çok iç içe olduğu için, Cemaat’le iyi geçinmek, ekonomi için –yani işadamları vs. için– çok önemli bir şeydi, kötü geçinmek de başına bela almak anlamına gelebiliyordu. 15 Temmuz’dan sonra Maliye’den –atılan diyelim artık– el çektirilen insan sayısının ne kadar kalabalık olduğunu, büyük olduğunu görürseniz ne demek istediğimi anlayacaksınız. Dışarıda da özellikle okullar üzerinden dünyanın dört bir tarafına Cemaat bir tür iletişim imkânı sağlıyordu ve birçok insan için özellikle ihracat yapma anlamında Cemaat’in ilişkileri bayağı bir kolaylaştırıcı olabiliyordu.
Bir diğer husus: “Başıma bir şey gelir” korkusu. Tabii ki Cemaat, insanlara kötülük yapan bir yapı. Hanefi Avcı’nın başına gelenler; Ahmet Şık’ın, Nedim Şener’in başına gelenler; Ergenekon-Balyoz davalarında yargılananların başına gelenler; Casusluk Davası’nda yargılananların başına gelenler bunun göstergesi. Cemaat’le iyi geçinmemeniz, hele karşı durmanız halinde çok büyük riskler sizi bekliyor.
Bir diğer husus: Bu çok söylenmiyor ama, Cemaat’in özellikle “özel hayat” takibi konusunda yıllardır çalışma yaptığını o dinlemelerden biliyoruz; birtakım davalar da açıldı ve burada elde ettiği birtakım bilgileri, insanları yanına çekmek ya da en azından nötralize etmek için kullandığını da biliyoruz.
Bir diğer husus, bu daha stratejik bir husus: Dünyada Suudi Arabistan ve İran’ın yaptıkları bir nüfuz çalışması var, yani çok büyük paraları dünyanın dört bir tarafına, özellikle İslam dünyasına, kendi etkilerini artırmak için akıtıyorlar. Türkiye Cumhuriyeti Devleti bunu pek yapamıyor, yapmıyor; çünkü neyi pazarlayacağını bilmiyor her şeyden önce. Bu anlamda Fethullah Gülen Cemaati’nin küresel bir hareket olması, devlet katında –ordu hariç diyelim–, genellikle, “Neden olmasın? Bunlar da zaten bizim önemli boşluğumuzu dolduruyor. Suudi Arabistan ve İran’ı böyle dengeleyebiliriz” duygusu da oldu.

Cemaat’i kullanabileceklerini sananlar

Son olarak şunu söyleyeyim: Birçok kişi, değişik zamanlarda Fethullah Gülen Cemaati’yle ilişki kuran birçok kişi, çevre, parti, kuruluş… neyse artık, sandılar ki kendileri Fethullah Gülen ve Cemaati’ni kullanabilirler; ama sonuçta dönüp baktığımız zaman hiçbir şekilde kullanamadıklarını, sonuçta kendilerinin kullanılmış olduklarını herhalde net bir şekilde görüyorlardır. Fethullah Gülen başından itibaren, yani 1970 başlarından itibaren kendisine saptadığı belli bir stratejiyle yoluna devam ediyor ve bu arada birçok kişiyi, kurumu, çevreyi, kullanabildiği kadar kişi ve kurumu ve çevreyi kullanıyor, kullandı. Genellikle kullanıp atmıyor, genellikle kullanılan insanlar bir yerden sonra başlarının başka türlü belaya girebileceğini düşünüp yollarını ayırıyorlar; ama eğer bir kullanma ilişkisi olmuşsa, her zaman için Cemaat burada aktif olmuştur; onun dışında, “Nasıl olsa bunlar bu işlerden anlamaz, kim ki bunlar?” falan deyip Cemaat’le birtakım al-ver ilişkisine girmiş olanların çok az alıp çok şey vermiş olduklarını ben kişisel olarak gözlemlediğimi düşünüyorum.
Evet. Söyleyeceklerim şimdilik bu kadar. Bu yayın dizisini burada noktalıyorum. Haftaya bu olaylar sürecektir, Gülen cemaati üzerine ve darbeyle ilgili yayınlar ve Türkiye’de bundan sonra ne olabileceğine üzerine yayınlarla devam etmek üzere.

Bunlar da ilginizi çekebilir