fethullah-gülenden-i̇pek-koza-operasyonu-tepkisi

Fethullah Gülen’in New York Times yazısının analizi


Gülen’in New York Times yazısını okumak için tıklayınız

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu

Merhaba, iyi günler. Amerika’nın önde gelen gazetelerinden, belki de birinci gazetesi diyebileceğimiz The New York Times’ın “Düşünce” sayfasında Fethullah Gülen’in bir yazısı yayımlandı. “Türkiye’nin demokrasisine yönelik her türlü tehdidi kınıyorum” başlığı ile yazılan uzun bir yazı. Bu yazıyı detaylı bir şekilde ele almak istiyorum. Bu yaşadığımız sürecin ve bundan sonra yaşanabileceklerin anlaşılmasında bu yazının yardımcı olabileceğini düşünüyorum.
Öncelikle şunu söyleyeyim. 30 yılı aşkın süredir gazeteci olarak Fethullah Gülen’i ve hareketini takip etmeye çalışıyorum. Onun yazılarını, konuşmalarını elimden geldiğince izlemeye çalışıyorum. Bu The New York Times yazısı bambaşka bir şey. Bu, Fethullah Gülen’in üslûbunun tamamen ötesinde bir şey. Çünkü Fethullah Gülen genellikle ağdalı cümleler kullanır. Söyleyeceği bir şeyi, bir cümle yığının ortasına gömer. Ama burada her şey çok açık ve net. Çünkü söylemek istediği çok şey var, ne demek istediğini açık, net ve direkt olarak söylemiş. Bu anlamda, bu yazının, Fethullah Gülen’in şu âna kadar gördüğümüz yazılarından ve konuşmalarından farklı bir tonda olduğunu kabul etmemiz lazım.
Aslında, Gülen’in, 15 Temmuz’un ardından, Pennsylvania’da kaldığı yerde yabancı basına yaptığı açıklamalarda da benzer bir şey vardı. Orada da çok lafı dolandırmadan, tam da Batılıların, Amerikalıların istediği türde doğrudan konuşuyordu. Örneğin, bir yayında, Tayyip Erdoğan’ın dünyada –sadece Türkiye’de değil, dünyada– IŞİD’e en büyük desteği veren siyasetçi olduğu yolundaki 3-4 dakikalık bir açıklamayı çok detaylı bir şekilde kameralar karşısında yapmıştı. Dolayısıyla, 15 Temmuz’dan itibaren Fethullah Gülen’in dilinin ve üslûbunun değişmekte olduğunu ve değiştiğini görüyoruz. Bu, açık bir şekilde, Fethullah Gülen’in zor durumda olduğunu, kendini sıkıntılı hissettiğini bize gösteriyor. Zaten, Fethullah Gülen’in hayatını bilen, onun düşüncelerini, yazılarını bilen, vaazlarından haberdar olan kişiler, bugün The New York Times gazetesinde böyle bir yazıyı yazmasının, ülkeyi yönetenleri Amerikalılara şikâyet eden bir yazıyı yazıyor olmasının, Fethullah Gülen’in öyküsünde yepyeni bir şey olduğunu kabul edeceklerdir. Gerçekten farklı bir Fethullah Gülen’le karşı karşıyayız ve bundan sonra da böyle olacağa benziyor.
Bir diğer husus; Fethullah Gülen yakın zamana kadar bir medya imparatorluğunu kontrol ediyordu. Cemaatin, Türkiye ağırlıklı çok güçlü bir medya ağı vardı. Türkiye’deki ağı tamamen yok oldu, kapatıldı ve el konuldu. Bu nedenle medya anlamında çok ciddi bir sorunu var. Bu anlamda, The New York Times –tabii The New York Times sıradan bir gazete değil– onun için çok önemli.
Fethullah Gülen’in yazısının hemen öncesinde, The New York Times’ta, yine aynı sayfada, Cumhurbaşkanlığı sözcüsü İbrahim Kalın’ın bir yazısının çıktığını da vurgulamak lazım. İbrahim Kalın, o yazıda Fethullah Gülen’in Türkiye’ye iadesinin neden gerekli olduğunu anlatmıştı. Şimdi de Fethullah Gülen, kendisinin neden verilmemesinin gerekli olduğunu anlatıyor. Aslında yazı net bir şekilde “Beni Türkiye’ye yollamayın” yazısıdır. Şöyle söylüyor: “Türkiye’de adil bir yargılama imkânı olmadığını, Erdoğan’a istediğinin verilmemesi gerektiğini, Amerika’nın bu talebe direnmesi gerektiğini” söylüyor. Yazının sonunda da, “bu zor dönemlerde, özellikle Ortadoğu’da, demokrasinin geleceği için, ABD’nin Erdoğan gibi bir otokrata yardım etmemesi gerektiğini” söylüyor. Bu yardım etmek, tabii ki kendisiyle ilgili talebin yerine getirilmesi.
Fethullah Gülen, birçok yerde, yazısını Tayyip Erdoğan’ı kötüleyerek, daha doğrusu Tayyip Erdoğan konusunda ABD’de ve Batıda var olan negatif imajı işleyerek, hatırlatarak geçiriyor. Bir yerde “diktatörlük”, bir yerde “otokratlık”, bir yerde “tek adamlık” vurguları yapıyor. Sonuç olarak şunu söylüyor: “Darbe girişimini biz yapmadık, ben yapmadım. Tam tersine, bu darbe, Tayyip Erdoğan’ın tek adamlık rejimini güçlendirmek için yapılmış bir olaydır.” Ama ilginç bir şekilde, darbeyi kimin yaptığını söylemiyor, herhangi bir argümanı yok. Tayyip Erdoğan’ın bu darbeden istifade ettiğini söylemekle beraber, Erdoğan’ın, bu darbenin birinci derecede sorumlusu olduğunu söyleyemiyor, söylemiyor. Çünkü sonuçta ortada yüzlerce darbeci subay var. Bunların, AK Parti mensubu, Tayyip Erdoğan hayranı olmadığı muhakkak. Mesela, yazının herhangi bir yerinde, başka bir ideolojiye, başka bir gruba mensup askerlerden de bahsetmiyor. Sadece, kimin yaptığı ya da kimin yapmak istediği belli olmayan bir darbeden bahsediyor. Kendisinin yapmadığını ve bu darbeden Tayyip Erdoğan’ın istifade etmek istediğini söylüyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın darbe girişimini “Allah’ın lütfu” olarak değerlendirmesini referans gösteriyor. Dolayısıyla, sorumluluğu tamamen Tayyip Erdoğan’ın üzerine atmaya çalışıyor.
Fethullah Gülen, bir hareketin lideri olduğunu –bu açıklıkta olmasa bile– kabul ediyor ve bu hareketi, cemaatini “Hizmet hareketi” olarak tanımlıyor. 150’den fazla ülkede varlık gösterdiğini söylüyor ve bu hareketin temelini “ılımlı İslam” olarak tarif ediyor. Bu da, Batılılara şirin görünmenin tam terminolojisi. Kendisini “ılımlı İslam” olarak tanımlayan, IŞİD’e, Boko Haram’a ve diğer terörist gruplara karşı, kendisinin ve kendi öğretisinin bir alternatif olduğunu söyleyerek, kendisini Batı’nın tercih edeceği yegâne siyasî İslamî yapılanma olarak gösteriyor. Bunu daha önceki yayınlarımızda söylemiştik. Alenen ve çok net bir şekilde şunu söylüyor: “Batı dünyası benden ve benim gönüllülerimden, 150’yi aşkın ülkedeki varlığımdan pekâlâ yararlanabilir. Tayyip Erdoğan beni hapse atmak istiyor. Benim hapse atılmam, Tayyip Erdoğan’ın radikal İslam yorumunun güçlenmesi anlamına gelir” gibi, Amerikan yönetimine verilmiş bir tür dilekçe olarak görebiliriz bunu.
Fethullah Gülen diyor ki: “Hayatım boyunca, darbelere karşı oldum.” Bunun doğru olmadığını burada yaptığımız yayında da söyledik. Çok örneği var. Özellikle 12 Eylül Darbesi’ni kayıtsız şartsız desteklemiş bir kişidir kendisi, bu çok net.
İkinci olarak; kendisinin hep çoğulcu demokrasi yanlısı olduğunu söylüyor. Bu konuda çok ciddi şüpheler var. “Dinler-arası diyalog”, “hoşgörü” gibi kavramları kullanıyor olmakla beraber, Gülen Hareketi’nin, Gülen Cemaati’nin kendisinden olmayanlara karşı ne kadar acımasız olduğunu Ergenekon, Balyoz vb. işlerde hepimiz çok net gördük. AKP iktidarı ile ittifak yaptıkları dönemler, aslında Gülen Hareketi’nin, Gülen Cemaati’nin gerçek yüzünün gösterildiği dönemlerdi. Gülen Cemaati, bir “darbe karşıtlığı” maskesi altında, kendisi gibi düşünmeyen, farklı olan muhalifleri, bugün Tayyip Erdoğan’a atfettiği şeylerin hemen hemen hepsini, o dönemler polisteki ve yargıdaki gücüyle hayata geçiriyorlardı.
Fethullah Gülen’e yönelik eleştirel davranan kişilerin başına gelenler, Ahmet Şık ve Nedim Şener örneğindeki gibi, bunun en çıplak örneğidir. Dolayısıyla, bugün Gülen’in Tayyip Erdoğan’ı kötüleme bağlamında, basın özgürlüğü ihlâllerini dile getiriyor olması, fazlasıyla manidar.
Şöyle bir gerçek var: Türkiye’de çok ciddi bir demokrasi sorunu var. Türkiye’de çok ciddi bir otoriterleşme var. Bunun başını çeken kişi de, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan. “Başkanlık sistemi”ne geçmek istediğini biliyoruz. Bunun için de ülkenin kutuplaşmasından rahatsız olmadığını, hatta teşvik ettiğini biliyoruz. Bütün bunları biliyor olmamız, bizi, Fethullah Gülen’in iyi bir kişi olduğu sonucuna götürmez. Fethullah Gülen’in Tayyip Erdoğan’a karşı olması, onu tek başına “iyi” kılmıyor. Dolayısıyla, basın özgürlüğü meselesini, Fethullah Gülen ve Gülen Cemaati’nin insanları dile getirdiği zaman, burada bir ekşilik, bir inandırıcılık sorunu var.
En büyük sorunlardan bir tanesi; Fethullah Gülen’in The New York Times’taki yazısında Tayyip Erdoğan’ı eleştirirken, Kürt topluluklarına karşı –Kurdish communities diyor İngilizcesinde–, sert, –haşin de denebilir, harsh diyor İngilizcesinde çünkü– uygulamaları hayata geçirdiğini söylemesi. Bu, çok acayip bir şey. Tayyip Erdoğan’ın döneminde, özellikle son bir yılda çözüm sürecinden uzaklaşılmasıyla beraber, Kürt meselesinde çok sert şeyler yaşadığımız, çok acılar, baskılar yaşadığımız bir gerçek. Bu konu Batı’da da dile getiriliyor. Zaten Fethullah Gülen bunu da bildiği için, bunu kullanmak istiyor. Ama biliyoruz ki Türkiye’de Kürt sorunu konusunda en şahin yapılardan birisi Gülen Cemaati’dir. Özellikle AKP ile ittifak yaptığı dönemlerde, değişik adlarla yaşanan çözüm süreçlerini baltalamak için – MİT Krizi bunun örneklerinden bir tanesidir– ellerinden geleni yaptıklarını da biliyoruz. Dolayısıyla, Fethullah Gülen’in konjonktüre göre ve muhataplarının hoşuna gideceğini bilerek yazdığı bu satırlarda, çok ciddi bir inandırıcılık sorunu olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
Sonuç olarak şöyle bir yazıyla karşı karşıyayız. Kendi varlığını, bir cemaat yapılanmasını, küresel bir network’ü kabul ediyor, ama bunu ılımlaştırarak kabul ediyor. Kendisini, tamamen Batı’nın istediği tarzda bir ılımlı İslam yorumcusu olarak gösteriyor. Yapılan darbe ile ilgili hiçbir ilişkisinin olmadığını söylüyor, ama darbeyi kimlerin yaptığı hakkında bir görüş beyan etmiyor. Bu darbe girişiminden Tayyip Erdoğan’ın istifade etmek istediğini, bunun bir ayağı olarak da kendisini Türkiye’ye getirmek istediğini söylüyor ve Amerikalılara diyor ki: “Beni vermeyin”. Aslında olay bu kadar basit.
Tabii bu arada, orduda örgütlenme iddiaları ile ilgili herhangi bir şey yok. Gülen Cemaati’nin neredeyse 40 yıl boyunca orduya ve diğer devlet kurumlarına –kimi zaman devletin göz yummasıyla, kimi zaman devlete çaktırmayarak– sızdığı konusunda herhangi bir şey söylemiyor.
Dolayısıyla çok inandırıcı bir yazı değil. Ama bu yazı, Amerikalıların bir kısmına inandırıcı gelebilir –dün Tolga Tanış’la da konuştuğumuz gibi–; çünkü orada, hâlâ karar verme yetkisinde olan etkili kesimler, bu Gülen-Erdoğan tartışmasında tercihlerini büyük ölçüde Gülen’den yana yapmış durumdalar. Gülen’in ordu ve devlet içerisinde örgütlendiği iddialarını duymazdan geliyorlar. Çok fazla önemsemiyorlar. En fazla, “Kanıt?” diyorlar. Bu konuda devlet nasıl kanıtlar sunar bilmiyoruz; ancak Fethullah Gülen’in kendisini daha uzun bir süre bu tür yollarla savunmaya çalışacağını söyleyebiliriz.
Bu yazıda, Fethullah Gülen’in Erdoğan’a yönelttiği eleştirilerin önemli bir kısmı doğru olabilir. Ama şu da doğru: Erdoğan’a yönelttiği eleştirilerin önemli bir kısmını, belki de daha fazlasını, Erdoğan’la savaşa girmeden önce kendisi ve cemaati de yapıyordu. Özellikle Kürt meselesi, basın özgürlüğü ve çoğulculuk konularında.
Fethullah Gülen’in The New York Times gazetesindeki yazısıyla ilgili değerlendirmelerim böyle. Bugün saat 16:00’da Fehmi Koru stüdyoda konuğumuz olacak. Fehmi Koru ile “15 Temmuz Darbe Girişimi”ni konuşacağız.
Hepinize teşekkürler, iyi günler.