Medyascope.tv

Erdoğan ile Gülen arasında varolma/varkalma savaşı

Napoli L’Orientale Üniversitesi’nde Türkoloji bölümünde öğretim üyesi Lea Nocera, Orta Doğu’daki medya üzerine çalışmalar yapan İtalyan bir araştırma merkezi olan Arab Media Report için “The Gülen Media Empire” adlı kitabı yayımladı. Mart 2014’de bu kitapta yayımlanması için yazdığımız makaleyi 15 Temmuz darbe girişiminin ardından “genişletilmiş” haliyle sizlerle paylaşıyoruz. (Kitabın tamamını okumak için tıklayınız.)

Ruşen Çakır & Semih Sakallı


Erdoğan ile Gülen arasında varolma/varkalma savaşı

Adalet ve Kalkınma Partisi ile Fethullah Gülen Cemaati… AKP, büyük ölçüde Milli Görüş kadrolarının kurduğu, kuruluş aşamasında kurucusu Recep Tayyip Erdoğan’ın ‘Milli Görüş gömleğini çıkarttım” sözleriyle siyasal İslam ile arasına mesafe koyan bir partiydi.  Ancak iktidarda geçirilen yılların ardından özellikle de 2011 sonrasında hızla İslam ile arasındaki mesafeyi kapattı. AKP 2002’den bugüne kadar yapılan tüm seçimlerde sandıktan birinci parti olarak çıktı ve tek başına iktidarda kalma başarısını gösterdi. Diğer yandan Fethullah Gülen, 1970’lerde başlayan süreçte cemaatini eğitimden medyaya, ticari şirketlerden sendikalara, ulusal ve uluslararası düşünce kuruluşlarından bürokrasideki kadrolarına uzanan; daha çok sosyal alanda faaliyet gösteren büyük ve kudretli bir hareket haline getirdi. Bu makalede önce bu iki hareketin kısa bir süre zarfında ittifaktan savaşa nasıl ve neden geldiği üzerinde durulacak. Daha sonra ise AKP ve Gülen cemaatinin neyi temsil ettiklerini ve bu temsilliyetlerin sözünü ettiğimiz savaşta nasıl anlamlar içerdiğine değinilecek. Tüm bunları yaparken yaşanan sürecin ve yazının baş aktörlerinin kendilerini Müslümanlık ve muhafazakarlık üzerinden tanımladıklarını unutmamamız, yaşanan savaşın nedenleri ve sonuçlarını daha net bir şekilde kavramamıza yardımcı olacağını belirttikten sonra konuyu derinlemesine tartışmaya başlayalım.

Erdogan_gulen

İttifaktan Savaşa: AKP-Gülen cemaati ilişkisi

Bu bölümde AKP ile Cemaat arasında yaşanan ilişkiyi tarafların ulaşmak istediği hedefleri merkeze alarak tartışacağız. Bu nedenden ötürü söz konusu ilişkiyi dört ana bölüme ayırmamızda fayda var. Bunlardan ilki, entegrasyon sürecidir. 3 Kasım 2002’de tek başına iktidara gelen AKP bu sürecin baş aktörüdür. AKP, iktidara geldiğinde kendisini “düşman” olarak gören bir sistem ve sisteme egemen olan aktörler ile karşılaşacağının bilincindeydi.  Bu nedenden ötürü AKP, daha önce kendisini “düşman” olarak gören güç odaklarıyla her türlü işbirliği geliştirmekte bir sakınca görmedi. Ayrıca, AKP bu aşamada vereceği tavizlerde de son derece cüretkardı çünkü sisteme entegre olabilmek adına bunların bir zorunluluk olduğunu bilecek ölçüde köklü bir siyasi gelenekten geliyordu.

Entegrasyon aşamasında AKP ile Gülen cemaatinin ilişkisi “mesafeli”ydi. Bunun başlıca nedeni AKP iktidarının Gülen cemaatini “baş düşman” olarak gören asker ile ilişkilerini bozmak istememesidir. İktidar her ne kadar Cemaat konusunda askerin her istediğini hayata geçirmese de kesinlikle “TSK’yı karşısına Cemaat’i ise yanına” alan bir fotoğraf vermek istemiyordu. Dünyadaki dengelerin de izin vermesi ile AKP iktidarının Türkiye’de var olan sistemle entegrasyonu önemli ölçüde gerçekleşti. Ancak bu entegrasyon tarafların uzun süre yürütebileceği bir durum değildi. Bu daha çok konjonktürün zorunlu kıldığı geçici bir dengedeydi. Taraflar bu durumun geçiciliğinin farkındaydı. Asker, yargı, Atatürkçü, Kemalist, sosyal demokrat ve solcu kesimlerin bir arada olduğu cephe Cumhuriyet Mitingleri, Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığını engelleme, başörtüsüne izin verecek yasal değişikliği engelleme ve AKP’yi kapatma davası gibi birçok girişimde bulunuldu. Bu aşamada AKP yeni bir tercihin, yeni bir sürecin eşiğindeydi. Bu süreçte AKP’nin önünde iki seçenek vardı. Ya mevcut sistemle entegrasyonu tamamlayacak ve tam anlamıyla bir “merkez parti” olacaktı ya da mevcut egemen güçlere karşı mücadele edecekti. İkinci seçeneği tercih etmesi durumunda ya kendisi ya da karşısındaki güçler tasfiye olacaktı. AKP bu seçeneklerden ikincisini tercih ederek tasfiye sürecini başlattı. Bu mücadelede kendisinin zayıflıklarını ve eksikliklerini kapatmak amacıyla Gülen cemaati ile ittifaka gitti. AKP’nin bu tercihte bulunmasını başlıca dört gerekçeye dayandırabiliriz.

  • Gülen cemaatini ideolojik açıdan kendine yakın hissetmesi
  • Yetişmiş kadro, devlet bürokrasisinde varlığı ve medya gücü bakımından Gülen cemaatinin oldukça güçlü olması
  • Gülen cemaati ile ortak hedeflerin varlığı
  • Gülen Cemaati’nin Batı’yla kurduğu güçlü ilişki

Bu gerekçeler ile kurulan ittifak 2010 Anayasa referandumuna kadar neredeyse kusursuz bir şekilde işledi. Askeri vesayet, derin devlet ve bu yapılara destek verdikleri iddia edilen isimler bir bir gözaltına alındı ve ardından tutuklandı. Buradaki esas amaç TSK’nın içindeki güç dengesini değiştirmekti ve sözünü ettiğimiz ittifak bunu büyük ölçüde başardı. TSK’nın işleyişini düşündüğümüzde TSK’nın içinde kadrolaşmaya gitmek, emniyet ve bürokrasiye nazaran oldukça zordu. Ancak yine de AKP – Cemaat ittifakı askerin gücünü, motivasyonunu ve konsantrasyonunu önemli ölçüde azalttı. AKP ile Gülen cemaati birlikte büyük bir hız ve şevkle Türkiye’de özellikle 1980 sonra kemikleşmiş güç dengelerini alt üst ediyordu. İktidar ortakları bunu yaparken “kurunun yanında yaş da yanar” savunmasıyla, temel hak ve özgürlükleri sıklıkla yok saymakta bir beis görmediler. Gülen cemaatinin eğitimli, donanımlı ve tecrübeli kadroları, Erdoğan’ın ve partisinin yüzde 50’lere varan halk desteği ile çeşitli dönemlerde askeri vesayetin şiddetine maruz kalmış geniş kitlelerin, ki bunların başında Kürt hareketi gelmektedir, desteğine rağmen “tasfiye” ve “kadrolaşma” (özellikle de yüksek yargıda) istenilen hızda ve düzeyde gerçekleş(e)miyordu.

gülen

gulen-nyt-icin-turkiye-nin-eriyen-demokrasisi-6930972_x_o 75 yaşındaki Fethullah Gülen, 1999’dan beri ABD’nin Pensilvanya eyaletindeki Saylorsburg kasabasında yaşıyor.

Bu engeli ortadan kaldırmanın yolunu anayasayı değiştirmekte gördüler. Hükümet, içinde geniş kitlelerce destek göreceği kesin olan bazı maddelerin de yer aldığı ama esas olarak yüksek yargıdaki değişikliklerin olduğu bir tür torba anayasa değişikliğini referanduma götürdü. Bizzat Fethullah Gülen’in bile “evet” oyu verin çağrısında bulunduğu referandumun kabul edilmesi için Gülen cemaati en az AKP kadar çaba sarf etti. Gülen cemaatinin deyim yerindeyse kendini ortaya koymasının ardında kuşkusuz yüksek yargıda oluşacak yeni dengede güçlü bir şekilde yer alma isteği vardı. AKP’nin Cemaat’ten farklı olarak yüksek yargıda oluşacak yeni güç dengesi üzerinde yeterince mesai harcamadığını 7 Şubat MİT Krizi, 17/25 Aralık soruşturmaları ve son olarak da 2014’de yapılan HSYK seçimlerinde ortaya çıkan tabloda görebiliyoruz. Bunun sonucunda yüksek yargıda Gülen cemaati kadroları ağırlıklı olarak yer aldı. AKP hükümeti bu yeni güç dengesinin bilincindeydi. Lakin başlarda bu güç dengesinden şikâyetçi olması için bir neden yoktu. AKP ile Cemaat arasındaki ittifakın iyi gittiği süre zarfında yüksek yargıdaki Cemaat varlığına hükümetten bir itiraz gelmedi. Ancak sözünü ettiğimiz siyasi davaların kapsamının fazlaca genişlemesi ve savunulmasının zor bir hal alması, hükümetin Batı tarafından eleştirilmesine yol açtı. AKP bu durumdan rahatsız olmakla beraber tutarlı ve ilkeli bir duruş sergilemedi. Kendisine dokunulmadığı sürece yargıdaki bu türden vahim hataları ya görmezlikten geldi ya da sahiplendi. Bu dönemde İsrail ile yaşanan Mavi Marmara[1] olayında Fethullah Gülen’in AKP hükümetini eleştirmesi 2007 sonrası genel olarak kusursuz bir şekilde işleyen ittifakta karşılıklı soru işaretlerinin oluşmasına yol açtı. Ancak yaşanan bu ufak ölçekli krizin siyasal bir amaç uğruna kurulan bu ittifakta derin bir yarılmaya yol açması beklenemezdi.

Lakin 7 Şubat 2012 tarihinde yaşanan MİT krizi[2] “tasfiye” sürecinde başarılı bir ittifak kurmuş bu iki hareketin ortak bir siyasi hedef uğruna mücadele edip etmediklerini kendi içlerinde tartışmalarına yol açtı. O dönemde bu tartışmaları “aramıza nifak sokmaya çalışıyorlar” söylemiyle savuşturmaya çalışsalar da zaman içerisinde kendi içlerinde sadece tartışma ve sorgulama yapmadıklarını aynı zamanda birbirleri aleyhine ileride kullanılmak üzere bilgi ve belge topladıklarını bizlere gösterdi. MİT krizi iktidarı paylaşan iki gücün Kürt sorununun çözümü için devletin izleyeceği politikada anlaşamamasından dolayı mı ortaya çıkmıştı yoksa daha büyük bir iktidar mücadelesinin habercisi miydi? Bu sorunun cevabını AKP ile Gülen cemaatinin 2002’den bugüne birbirleriyle kurdukları ilişkinin son aşamasında, yani AKP – Cemaat savaşında bulacağız.

MİT kriziyle beraber eski ahengini kaybettiği aşikâr olan bu ittifak Gezi eylemleri[3] ile iyice zayıflasa da, resmen bitmesi hükümetin dershanelerin kapatılma kararı alması[4] ve hemen ardından 17 ve 25 Aralık 2013 tarihlerinde Cemaat’e yakın polis ve savcıların Erdoğan’a, ailesine, yakın çalışma arkadaşlarına ve yine kendisine yakın iş adamlarına yönelik başlattığı yolsuzluk ve rüşvet operasyonları[5] ile oldu. Bu operasyonların hemen ardından hükümetin tüm gücüyle Cemaat’i tasfiye etme gayreti ve bunu belli ölçüde başardığı algısı kamuoyunun genelinde kabul gördü. Hatta Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Gülen cemaatine karşı yürüttüğü mücadelenin hukuk ilkelerini oldukça zorladığına dair eleştiriler gerek ülke içinde ve dışında sık sık dile getirilirdi. Sözünü ettiğimiz bu dönemde Cemaat medyasının çok büyük bir bölümüne el konuldu, kapatıldı, devredildi. Buna ek olarak, Cemaat’e yakın şirketlere yönelik operasyonlar sonucunda birçok şirkete kayyum atandı, faaliyetlerine son verildi. Başta yargı olarak üzere bürokraside Cemaat ile ilişkisi olduğu bilinen ve/veya düşünülen birçok isim görevden uzaklaştırıldı.

AKP iktidarının yaptığı tüm bu hamleler Gülen cemaatinin Türkiye içindeki gücünü önemli ölçüde azalttığını ancak Cemaat’in Türkiye dışındaki gücünün azaltılamadığı söyleniyordu. Zira Cumhurbaşkanı Erdoğan ve eski Dışişleri Bakanı yeni Başbakan Davutoğlu’nun gösterdiği efora rağmen Gülen cemaatinin yurt dışındaki nüfuzu geriletilemedi. Tartışmalar bu perspektiften devam ederken az da olsa bazıları Cemaat’in Türk Silahlı Kuvvetleri’nin içindeki gücüne gündeme getiriyordu. Hiçbir zaman gündemin birinci maddesi olamayan bu konuda genel kabul Ağustos 2016’da yapılacak Yüksek Askeri Şura’da Cemaat’in TSK içinden temizleneceği yönündeydi. Lakin 15 Temmuz 2016 Cuma akşam saatlerinde omurgasının Gülen cemaatine bağlı insanların gerçekleştirdiği darbe girişimi savaşı AKP – Cemaat veya Erdoğan–Gülen savaşının çok ötesine taşıdı.

15 Temmuz 2016 tarihini AKP-Cemaat ilişkisinin dördüncü bölümünün başlangıcı olarak nitelendirirsek herhalde yanlış yapmış olmayız. Bugünlerde üçüncü haftasında olduğumuz bu süreçte başarısız darbe girişiminin ardından Erdoğan ülke içinde büyük ölçüde bir konsensüs sağladı. Başta muhalefet partileri ve son dönem siyasi davaların mağdurları olmak üzere toplumunun kahir ekseriyeti Gülen cemaatinin karşısında yer aldı. ABD ve Avrupa’nın darbe girişimine “tek taraflı bakışı”nın söz konusu konsensüsü güçlendirdiği aşikar olsa da iktidarın bundan sonra izleyeceği politikalar bu birlikteliğin ne kadar sahici olduğunu belirleyecektir. Bu birlikteliğin önündeki en ciddi engelin, Erdoğan’ın, Gülen cemaatiyle yıldızları hiç barışmamış olan Kürt siyasi hareketini, dolayısıyla HDP’yi, muhalefete yaptığı çağrılara bilinçli bir şekilde eklememesi olduğu muhakkak. Bu durumdan Cemaat’in istifade etmeye kalkması şaşırtıcı olmayacaktır.

Evet, AKP ile Gülen cemaati arasındaki ilişki kısaca böyle gelişti. Peki, bu iki hareket neyi temsil ediyor? Bu iki hareketin iktidarı tek başına ele geçirme arzusunun ardındaki motivasyonu nedir?

AKP ve Gülen cemaatinin farklılıkları

İlk bakışta bu iki hareketin birçok ortak özelliğinin olduğunu düşünebiliriz. İslamcılık, muhafazakârlık, milliyetçilik, yaşam tarzı… Bu ortak özelliklere bir de ortak siyasal hedef eklenince üçüncü kişilerin bu iki hareketi tek bir çatı altında görme eğilimi biraz önce bahsettiğimiz ikinci aşamada ağır bastı. Türkiye’de birçokları için Gülen cemaati AKP; AKP Gülen cemaati demekti. Ancak gerçeğin böyle olmadığı kısa süre içerisinde ortaya çıktı. Bugün geldiğimiz noktada bu iki hareketi birbirinden ayıran birçok neden sıralayabiliriz. Ancak biz bu çalışmada sadece ittifakın savaşa dönüşmesine yol açan nedenlerden bahsedeceğiz. Bu nedenleri temel olarak üç ana başlıkta gruplandırabiliriz.

  • Dış politika
  • Çıkar çatışması
  • Kürt sorununu

AKP’nin büyük iddialara sahip olduğu alanların başında kuşkusuz dış politika gelmektedir. Buna karşın hükümetin en tartışmalı ve oldukça başarısız bir sicile sahip olduğu alan da yine dış politikadır. İktidarının ilk yıllarında Avrupa Birliği iştahı, 1 Mart tezkeresine “hayır” demesine rağmen ABD ile geliştirdiği iyi ilişkiler, İsrail ile yakınlaşma ve Suriye başta olmak üzere komşu ülkelerle benimsenen “sıfır sorun” politikası AKP’nin başarılı dış politika uygulamaları olarak anıldı. Ancak 2009 yılında Davos’ta yaşanan Erdoğan – Şimon Peres gerilimi ile başlayan süreçte biraz önce sıraladığımız olumlu hamleler tersine döndü. Özellikle Arap ülkelerinde yaşanan köklü değişikliklerde AKP hükümetinin aldığı tavır, Suriye ve Mısır’da yaşanan gerilimlerde hükümetin izlediği sert ve müdahaleci politika Türkiye’nin özellikle Batı ile olan ilişkilerini oldukça yıprattı. Batı’nın Erdoğan ve hükümeti ile arasına net bir çizgi çekmesine neden olan olaylardan[6] biri de Türkiye’nin Beşar Esad’ın iktidardan düşürülmesi için Suriye ve bölgedeki radikal İslamcı örgütlere destek verdiği yönündeki iddialardır. El-Nusra ve IŞİD gibi uyguladığı vahşetle nam salmış örgütlere destek olduğu veya en azından göz yumduğu iddiaları zaten bir süredir gerileyen ilişkileri kopma noktasına getirdi. AKP ile Batı arasında tüm bu gelişmeler yaşanırken Gülen cemaati nasıl bir pozisyon aldı? İşte bu iki hareketin arasındaki yaşanmakta olan savaşın temel nedenlerinden biri de Cemaat’in dış politikada AKP’den farklı bir duruş sergilemesidir.

tayyip-erdogan

2003-2014 yılları arasında 11 yıl Türkiye başbakanlığı yapan Recep Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanını halkın seçmesini onaylayan anayasa değişikliği referandumu sonrasında 2014 yılında gerçekleştirilen seçimle doğrudan halk oyuyla seçilen ilk cumhurbaşkanı olmuştu.

Gülen cemaati AKP’de yaşanan bu dış politika değişikliklerine şüpheyle yaklaştı. AKP’nin Batı’dan bağımsız ve hatta zaman zaman onlara rağmen dış politika üretmesini, Suriye, Irak ve Mısır konusunda aşırı müdahaleci tavrını eleştiren Cemaat, bu yaklaşımıyla Batı ile ortak politika belirlenmesi yönünde tavır aldı. Erdoğan’ın Avrupa Birliği’nden vazgeçip Şanghay İşbirliği Örgütü’ne girebiliriz mesajlarına da mesafeli duran Cemaat, kısaca dış politikadaki eksen kaymasından rahatsızdı. Buna ek olarak, dış politika bağlamında İsrail’e karşı tutumda da bir ayrışma yaşandı. Bu ayrışma sadece İsrail’in Filistin’e yönelik uyguladığı politikalar nedeniyle yaşanmadı. Bu iki aktörün İsrail ile farklı ilişkiler kurmasının öncelikli nedenlerinden biri, İsrail için en önemli tehdit unsuru olma potansiyelini taşıyan Ortadoğu radikal İslamcı örgütlere karşı benimsedikleri yaklaşımların farklı olmasıdır. Afganistan, Irak ve Suriye’de güçlenen El Kaide, El Nusra ve IŞİD’in İsrail için felaket senaryosu olduğu ortadayken hükümet bu örgütlere alenen cephe almadı. Cemaat ise hükümetin aksine bu konuda oldukça net ve İsrail ile Batı’nın arzuladığı şekilde pozisyon aldı. Zaten bu konuda Cemaat’in farklı bir pozisyon alması söz konusu bile değildir. Zira Cemaat bırakın Ortadoğu’daki radikal İslamcılara karşı tavır almanın çok ötesinde; Türkiye içindeki kendisine göre daha İslamcı cemaatlere, tarikatlara bile mesafeli durmayı tercih eden bir harekettir. Buna ek olarak, Gülen cemaatinin örgütlenme ve büyüme stratejisine baktığımızda Cemaat’in bu konuda tutarlı olduğu kadar örgütlenme yapısının bu değişime uygun olmadığı gerçeğini de görüyoruz. Ayrıca Cemaat’in AKP gibi seçimlere girip iktidar olma hedefi olmadığı ve AKP’ye göre daha uzun soluklu hedefleri olduğu için, Cemaat AKP gibi hızlı bir dönüşüm yaşama ihtiyacı duymamaktadır, bu mümkün de değildir. Çünkü Cemaat Türkiye içinde olduğu kadar yurt dışında da eğitim faaliyetleri yürütmektedir. 1990’ların başında başlanılan bu eğitim faaliyetleri önce Türki cumhuriyetlerde, ardından Balkan ülkelerine ve artık Müslüman nüfus bulunsun ya da bulunmasın dünyanın hemen her köşesinde okullar açıldı. Eğitim üzerinden dünyaya yayılma projesinin büyük çoğunluğu Müslüman olmayan ülkelerde var olduğunu ve Cemaat kadrolarının önemli bir bölümün Batı eğitim sistemine bir şekilde geçtiklerini göz önüne aldığımızda AKP’den farklılaşmasını daha doğrusu dış politika konusunda AKP’nin peşinden gitmeyişini anlayabiliyoruz.

Dış politika bahsini kapatıp biraz giriş yaptığımız bu savaşın yaşanmasının başlıca nedenlerinden olan, çıkar çatışması (conflict of interest) üzerinde duralım. Zira ilerleyen dönemde bu başlığın söz konusu savasın ana sebebi olduğunu gördük. AKP ile Cemaat arasındaki ittifakın iyi gittiği dönemde iktidar ortaklarının rol paylaşımı netti. Erdoğan liderliğindeki AKP seçimlerde sürekli başarıyla çıkıyor, ulaştığı yüksek oy oranlarıyla askeri vesayeti tasfiye etmek için uyguladığı politikaları halkın onayından geçirip bu politikalara meşruiyet kazandırıyordu. Gülen cemaati ise yargı ve emniyet başta olmak üzere askeri vesayetin geriletilmesi için mesai harcıyor ve bunu başardığı ölçüde de devlet için örgütlenmesini güçlendiriyordu. Daha kısa bir şekilde özetlemek gerekirse, AKP sahnenin önünde Cemaat ise mutfaktaydı. İttifakın başarılı bir şekilde devam etmesi AKP’ye daha çok oy, Cemaat’e ise daha çok kadrolaşma olarak dönüyordu. İki aktörün de temel amacı daha fazla güç elde etmekti. Tam da bu noktada AKP Cemaat’in çalışma alanına girme niyetini ortaya koymaya başladı. Kendi kontrolünde olan vakıflar aracılığıyla öğrenci yurtları, okullar, üniversiteler kurmaya başlayan AKP, kendine yakın derneklerle yardım faaliyetlerine de hız verdi. Gülen cemaati hükümetin dershaneleri kapatma isteğini Erdoğan’ın kendi alanlarına girme arzusunun bir yansıması olarak gördü. Bir tür cemaatleşme sürecinin ilk adımlarını atan Erdoğan ve ekibinin, uzun vadede “Müslüman Kardeşler” benzeri bir harekete dönüşme isteği taşıdığını söyleyebiliriz. Kısacası, AKP Cemaat’in egemen olduğu sosyal alanlara arkasına devlet gücünü de alarak girmişti. Buna karşın Cemaat ise ülke yönetiminde daha çok söz ve pay sahibi olma arzusundaydı. Cemaat, AKP’nin arkasındaki halk desteğinin artık kendisinin gücünü azalttığını, belli başlı konularda yürütülen ortak politikalar dışında örneğin ekonomide, dış politikada, çözüm sürecinde yeterince rol alamadığını düşünüyordu. Farklı kelimelerle ifade etmek gerekirse, Cemaat daha çok siyaset alanına girip iktidardan daha çok pay almak istiyordu. İki hareketin de birbirinin alanına girme arzusu daha önce bahsetmeye çalıştığımız fikir ayrılıkları ile birleşince AKP ile Cemaat arasındaki iktidar savaşı taraflar açısından bir zorunluluk haline geldi. Bu aşamadan sonra Cemaat elindeki güçlerle AKP hükümetini iktidardan düşürmek veya en azından zayıflatmak için çaba harcarken, AKP hükümeti ise kontrolündeki devlet gücüyle Cemaat’i önce devlet kadrolarından uzaklaştırmak ardından da sivil örgütlenmesini olabildiğince zayıflatmaya odaklandı.

Bu bölümün sonunda Türkiye’nin can alıcı sorunlarının başında yer alan Kürt sorunun çözümünde bu iki aktörün yaklaşım farklılığının yarattığı gerilimden ve bunun AKP – Cemaat ittifakını nasıl yıprattığından bahsedelim. AKP ve Gülen cemaatinin ideolojik açıdan birbirine yakın iki hareket olduğundan bahsetmiştik. Bu yüzden Kürt sorununun çözümü için üretecekleri politikaların da paralel olmasını beklemek son derece olağandır. Lakin bu konuda paralel veya ortak politika belirlemek ittifakın iki ortağı için çoğu zaman mümkün olmadı. Gülen cemaati devlet imkânlarıyla kendi hareketinde yetişmiş insan gücünü, yine esas olarak kendileri tarafından çizilecek olan “çözüm vizyonu”yla hayata geçirmek istedi. Cemaat, Kürt sorununu PKK’yı, KCK’yı, Öcalan’ı ve hatta belki de BDP’yi önce kriminalize daha sonra da pasifize ederek Kürtler halkı ile geliştirdiği ve geliştireceği ilişkiyle bu sorunu çözme vizyonuna sahipti.

AKP’nin ise Kürt sorunun çözümü konusunda daha esnek olduğunu ve 2013 yılı itibariyle güvenlikçi politikalardan uzaklaştığını söyleyebiliriz. AKP’nin bu sorunun çözümünde izlediği politikalar bu yazının konusu olmadığı için detayına girmeyeceğiz ama AKP’nin Cemaat’e göre bu konuda daha esnek ve pragmatik bir politika izlediğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Ancak şunu da belirtmemiz gerekmektedir: AKP ile Cemaat Kürt sorununun çözümü için düştükleri fikir ayrılıkları nedeniyle ittifakı sonlandırmadılar. Bu alandaki gerginliği olsa olsa bir tür iktidar mücadelesinin, güç savaşının bir cephesi olarak görebiliriz. Bu tespitimizi biraz daha açmamız gerekirse; MİT krizinde hedefe oturan kişi Erdoğan’ın en çok güvendiği isimlerin başında yer alan, MİT müsteşarı Hakan Fidan’dı. Suçlama ise PKK ile kurduğu ilişkiydi. 7 Şubat 2012 tarihine döndüğümüz zaman karşımıza Kürt sorunu konusunda son derece şahin bir AKP hükümeti ile bundan şikâyetçi olmayan bir Gülen cemaati çıkıyor. Dolayısıyla bu iki güç odağının sadece Kürt sorununun nasıl çözelim diye birbirleri ile mücadele etmediğini görebiliriz. Buna ek olarak, 17 Aralık süreciyle birlikte servis edilen ve Cemaat’in yayın organları tarafından sıklıkla kullanılan konuların başında çözüm sürecinde hükümetin attığı adımlar geliyordu. Buna karşın Fethullah Gülen başta olmak üzere Gülen cemaatinin anadilde eğitime destek olmak gibi ilerici söylemlerde de bulunduğunu dikkate aldığımızda AKP ile Cemaat’in Kürt sorunun nasıl çözüleceği konusunda ayrıştıkları kadar ve belki daha fazla bu sorunun çözümü sırasında ve sonrasında yeni oluşacak dengede kimin daha çok güç kazanacağı üzerineydi. Özetle, iktidar ve güç savaşının bir başka cephesiydi.

Erdoğan’ın kamuoyunu ikna edebilme kapasitesinin iktidara getirdiği en önemli kazanç kuşkusuz değişen konjonktür neticesinde iktidarın rahatlıkla politika değiştirebilmesidir. Kürt sorununda, 28 Şubat Dolmabahçe Mutabakatı’nın hemen ardından başlayan ve 7 Haziran 2016 Genel Seçimleri’nden sonra, çatışmaya dönen gerilim AKP-Cemaat ilişkilerinin düzelmesini beraberinde getirmedi. Tıpkı 22 Mayıs 2016’da Ahmet Davuotğlu’nun Başbakanlık’tan istifa ettirilmesiyle birlikte değişen dış politika gibi. Zira bu iki gücün arasında yaşanan savaşın temel nedeni çıkar çatışmasıydı.

Yazımızı sonlandırmadan önce bu iki hareketin İslamiyet’e nasıl baktıklarına değinelim. Recep Tayyip Erdoğan ve onun geldiği Milli Görüş hareketinin temel perspektifi gücünü toplumum dindar kesiminden alarak Batı’yla mücadele etmektir. Onların gözünde İslam dünyasının sorunlarının nedeni Batı’dır. İslam dünyası kendi içinde güçlü bir şekilde ayağa kalkarsa Batı’yla bir mücadeleye girip bağımsızlığını ilan edebilir. Bir başka deyişle, Sünni İslamcılar, örneğin Türkiye’de Erdoğan, İslam dünyasının başına gelen kötülüklerin birinci sorumlusu olarak Batı’yı görür ve kendini yeterince güçlü gördüğünde Batı’ya meydan okumaya kalkar. Buna karşılık Fethullah Gülen cemaati sırtını Batı’ya verip İslam dünyasında var olan yapılara meydan okur. Gülen’in gözünde İslam dünyasındaki sorunların kökeninde Müslümanların kendileri vardır. Çözümün ancak İslam dünyasının kendisini değiştirmesiyle mümkün olduğuna inanır. Değişim için de Batı’yla uyumlu çalışıp Batı’dan faydalanmak gerektiğini düşünür. Temelde böyle bir yaklaşım farkı olması sebebiyle bu iki hareketin bir araya gelip uzun süreli bir işbirliği gerçekleştirmeleri çok zordur. Bu ikilinin başarılı bir şekilde ittifak gerçekleştirdiği döneme bakarsak, Erdoğan’ın “Milli Görüş gömleğini çıkarttım” sözünü ve AB politikalarını görürüz. Daha açık bir şekilde söylediğimizde, AKP’nin Gülen cemaatinin perspektifine yaklaştığı ölçüde ittifakın başarıyla devam ettiğini görüyoruz. Ne zaman AKP Mavi Marmara’da, Ortadoğu’da, Gezi’de Milli Görüş çizgisine yaklaştı işte o zaman Gülen cemaati ile yollar ayrılmaya başladı.

Bu ilişki seyrinin 17/25 Aralık sonrasında devam etmeyeceği tahmin edilse de 15 Temmuz bambaşka bir kırılma yarattı. Bu kırılmayla birlikte söz konusu iki gücün yollarının bir daha birleşmemek üzere ayrıldığı kesin olarak anlaşıldı. Zira bu iki güç arasında yaşanan savaş bir iktidar savaşından öte varolma/varkalma savaşına döndüğü net şekilde ortaya çıktı.

 

[1] İHH İnsani Yardım Vakfı ve Özgür Gazze Hareketi‘nin organize ettiği ve Gazze‘ye insani yardım taşıyan 6 gemiye; Akdeniz‘de, İsrail‘den 70-80 mil açıktaki uluslararası sularda 31 Mayıs 2010’da İsrail Savunma Kuvvetleri’nin yaptığı müdahaledir.

[2] 7 Şubat 2012 günü, İstanbul’da Özel Yetkili Savcı Sadrettin Sarıkaya, MİT Müsteşarı Hakan Fidan, eski müsteşar Emre Taner, eski müsteşar yardımcısı Afet Güneş ve iki MİT görevlisini MİT görevlilerinin PKK ile sürdürdükleri görüşmeler nedeniyle ‘şüpheli’ sıfatıyla ifade vermeye çağırdı.

[3] İstanbul’daki Taksim Gezi Parkı’na aksi yönde mahkeme kararı olmasına rağmen Topçu Kışlası’nı Taksim Yayalaştırma Projesi çerçevesinde izni olmadan yeniden inşa edilmesini engellemek için gerçekleştirilen eylemdir. Bu eylemelere yönelik Başbakan Erdoğan’ın açıklamaları ve polisin orantısız müdahalesi nedeniyle hükümet karşıtı eyleme dönüştü. Eylemlerde AKP’nin son dönemde uyguladığı baskıcı politikalar da proteste edildi.

[4] Eğitim alanındaki gücü ve başarısı tartışma götürmeyen Gülen cemaatinin bu güce ve başarıya ulaşmasını büyük ölçüde kendine doğrudan veya dolaylı bağlı dershanelere borçludur. Bu yüzden hükümetin dershaneleri kapatma girişimini kendisini pasifize etme isteği olarak yorumladı.

[5] İstanbul Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü ve Mali Şube Müdürlüğü ekiplerince yürütülen üç ayrı soruşturmanın birleştirilmesiyle 17 Aralık 2013 sabahı gerçekleştirilen operasyon kapsamında İçişleri Bakanı Muammer Güler’in oğlu Barış Güler, Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’ın oğlu Salih Kaan Çağlayan ile Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar’ın Abdullah Oğuz Bayraktar, işadamları Ali Ağaoğlu ve İran asıllı Rıza Zarrap ile Halkbank Genel Müdürü Süleyman Aslan’ın da aralarında bulunduğu birçok bürokrat ve iş adadmı gözaltına alındı. Yolsuzluk ve rüşvet soruşturmasının ikinci dalgası İstanbul Cumhuriyet Savcısı Muammer Akkaş tarafından 25 Aralık 2013 tarihinde başlatıldı. Gözaltı listesinde Suudi iş adamı Yasin El Kadı ile Başbakan Erdoğan’a yakın iş adamları Fatih Saraç, Abdullah Tivnikli, Mustafa Latif Topbaş, Nihat Özdemir, Orhan Cemal Kalyoncu ve Faruk Kalyoncu’nun isimleri vardı. Çıkar amaçlı suç örgütü kurmak, yönetmek, örgüte üye olmak, tehdit, rüşvet ve nüfuz ticareti, ihaleye fesat karıştırmak, suçtan kaynaklanan malvarlığını aklama, resmi belgede sahtecilik suçlarından gözaltı talebinde bulunan Savcı Akkaş’ın bu kararı, emniyet birimlerince yerine getirilmedi.

[6] Hükümetin Batı ilişkilerini olumsuz yönde etkileyen diğer olaylar: Medyaya uygulanan sansür, Gezi eylemlerinde ve Erdoğan’ın olaya yaklaşımı ve orantısız polis şiddeti, yolsuzluk ve rüşvet iddiaları

Bunlar da ilginizi çekebilir: