kadiri

Peki ya diğer cemaatler?


Yayına hazırlayan: Gamze Elvan

Merhaba, iyi günler. 15 Temmuz Darbe Girişimi ve hemen ardından Fethullah Gülen Cemaati’ne bağlı oldukları iddiasıyla devletin değişik mekanizmalarından, ordudan, polisten, adliyeden, Sağlık Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı, Diyanet İşleri… her türlü kurumdan binlerce kişinin görevden alınması; bir kısmının gözaltına alınıp, hatta tutuklanmasıyla beraber çok sayıda soru ortada dolaşıyor. Bu soruların öne çıkan birisini bu yayında değerlendirmek istiyorum.
Bu, “Devletin boşalan kadroları kimlerle doldurulacak?” sorusu. Tabii bu kimlerle doldurulacağı sorusunun üzerine de hemen Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarının Fethullah Gülen Cemaati’nden boşalan yerleri doldurmak için başka İslamî cemaatlere, gruplara yönelip yönelmeyeceği yolunda çok ciddi bir soru var. Bu soruyla şahsen çok muhatap oldum, sorulduğunu, ele alındığını değişik yerlerde, ortamlarda, medyada, sosyal medyada görmek mümkün. Burada genel olarak İslamî camianın dışındaki kesimlerin düşüncesini, bunun yerinin hemen bir başkaları tarafından doldurulacağı ve yine bunların da başka İslamî cemaatler olacağı ve yarın öbür gün Gülen Cemaati’yle yaşananın benzeri durumların Türkiye’nin karşısına başka cemaatler üzerinden çıkacağı yolunda birtakım kaygılar, endişeler var.
Türkiye’deki hiçbir cemaat, İslamî grup, bunların yerini tek başına doldurabilecek durumda değil
Şimdi, öncelikle şunu söylemek istiyorum: Şu anda devlette gerçekten Gülen Cemaati’nin çok büyük kadrolaşması vardı. Bilinenin ötesinde bir kadrolaşma ortaya çıkıyor, sadece adliye ve poliste ve askerde değil; her yerde olduğu ortaya çıkıyor ve bu ayıklamanın daha sürmesi de açıkçası bekleniyor. Bunu bir kere şunu söylemek lazım; Türkiye’deki hiçbir cemaat, hiçbir İslamî grup, bunların yerini tek başına doldurabilecek durumda değil. Hatta daha ileri gidecek olursak, bütün hepsi, Türkiye’de Gülen Cemaati dışındaki tüm cemaatler bir araya gelse bile bu eleman, kadro ihtiyacını karşılayabilecek durumda değiller. Bunun birçok nedeni var, öncelikle Türkiye’deki cemaatlerinin büyük bir kısmının hedefi devlete kadro yetiştirmek değildi; daha çok devlete karşı bir güvensizlik olduğu için –Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren– daha çok kendi geçimini kendi sağlayan, memur olmak yerine esnaf, iş adamı gibi serbest mesleklere yönelme perspektifi daha güçlüydü. 60’lı yıllardan sonra, Adalet Partisi iktidarından sonra yavaş yavaş başlayan bir devlete kadro olarak girme, özellikle Milliyetçi Cephe iktidarları döneminde başlayan bir şey var; ama bunların hiçbirisinde de Türkiye’de Fethullah Gülen Cemaati dışında devletin içerisinde organize bir şekilde, sistemli bir şekilde yerleşme perspektifine sahip olmadılar. Çünkü biliyoruz ki Gülen Cemaati, Fethullah Gülen daha ilk andan itibaren, 1970’li yılların başından itibaren öğrencilerini yetiştirirken onların büyük bir kısmını devletin değişik kademelerinde yer alacak kadrolar olarak yetiştirdi, ona göre eğitim verdi, yönlendirdi, gerektiğinde sınav sorularını temin ederek ve başka yöntemlerle bunların devlet içerisinde görev almaları ve kariyerlerinde hızla yükselmelerine çalışıldı. Bunun çok köklü, çok eski, 40 yılı aşkın bir strateji olduğu ortaya çıkıyor. Türkiye’deki hiçbir İslamî cemaatin, Gülen Cemaati dışında böyle bir perspektifi olmadı. Tabii ki her cemaatten, her gruptan devletin değişik kademelerinde insanlar vardır; yine bu insanlar görevlerini yaparken kendi cemaatlerinin çıkarlarını gözetiyor olabilirler, ancak Gülen Cemaati örneğinde olduğu gibi, kendi bulunduğu hiyerarşinin dışında ayrı bir hiyerarşiye tabi olma olayı, diğer cemaatlerden insanlar için söz konusu olmadı. Yani diğer cemaatlerin büyük bir kısmının, hemen hemen hepsinin, Gülen Cemaati dışında devlet içerisinde ayrı paralel, gizli bir yapılanma yoluna gittiğini söylemek mümkün değil.
Bundan sonra olurlar mı? Bundan sonra olmak isteseler bile olabilecek bir cemaat yok. Birazdan tek tek öne çıkan cemaatleri değerlendireceğim. İstese de bunu yapabilecek bir cemaat yok, bir araya gelseler de yapabilecek güçleri yok; ama daha önemlisi, Fethullah Gülen Cemaati örneğinden ders çıkarmış olduğunu varsaydığımız bir hükümet var ve cemaatlerin bu tür yapılanmalara yönelmelerinin önünü daha baştan keseceklerdir.
Cemaatin gazeteleri, televizyonları, internet siteleri sadece Türkiye’de değil; dünya çapında çok güçlüydü
Şimdi özellikle 90‘lı yıllardan itibaren Fethullah Gülen Cemaati’nin ülkeyi yönetenlerle kurduğu ilişkiler sayesinde önü sonuna kadar açıldı, daha doğrusu adım adım açıldı, AKP ile ittifak yaptığında sonuna kadar açıldı ve cemaatlerin esas faaliyet alanı olan eğitimde tam bir tekel kurdu. Şöyle söyleyebiliriz, rakam olarak vermenin gereği yok –çok da bilmiyorum– şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Diyelim ki Cemaat’in sırf İstanbul’daki okullarının toplamı, geri kalan cemaatlerin tüm Türkiye çapındaki okullarının toplamından fazladır. Bu anlamda diğer cemaatleri hızla marjinalleştirdi. Cemaatlerin çalışma alanları öncelikle eğitim, medya, sağlık, kısmen turizm ve biraz ticari faaliyetlerdir. Bu anlamda baktığımız zaman, 17-25 Aralık Süreci’ne gelene kadar medyada tartışmasız bir Gülen Cemaati tahakkümü vardı, onun dışındaki diğer İslamî cemaatlerin çıkartmaya çalıştığı gazete, televizyon, dergi gibi şeylerin hepsinin etkisi çok sınırlıydı. Cemaat’in gazeteleri, televizyonları, internet siteleri gerçekten sadece Türkiye’de değil; dünya çapında çok güçlüydü. Okullar keza böyle, sağlık alanında da Gülen Cemaati’ni zaten 15 Temmuz’dan son kapatılan sağlık işletmelerinin sayılarından görüyoruz. Üniversiteler; şu anda bir İslamî cemaatin sahip olduğu bir üniversite, güçlü olduğu birtakım üniversiteler olabilir, ama sahip olduğu üniversite diye bir şey söz konusu değilken Gülen Cemaati’nin çok sayıda vakıf üniversitesi vardı. Tam bir tahakküm vardı, bu tahakküm nedeniyle de diğer cemaatler adım adım marjinalize olmaya başlıyorlardı. AKP hükümeti de buna ses çıkarmıyordu açıkçası; çünkü Gülen Cemaati’yle bir ittifak halindeydi, ama Cemaat’le ittifak bozulduğundan itibaren, özellikle 17-25 Aralık’la beraber, Recep Tayyip Erdoğan o tarihte başbakan iken, o tarihten sonra cumhurbaşkanlığı döneminde de, cemaatlere “Ya bendensin ya onlardan” dayatmasına gitti ve bu süreç içerisinde cemaatlerin ezici bir çoğunluğunun hükümetten yana tavır aldıklarını gördük. Bu şaşırtıcı bir şey değildi. 1) hükümet daha güçlü gözüküyordu; 2) zaten Gülen Cemaati’ni çok fazla sevmiyorlardı, onunla sorunları olmuştu, onun tarafından marjinalize edilmişlerdi, böyle bir olay. Çok az sayıda cemaat, nötr kalma yoluna gitti ya da nötr kalmaları da onların Gülen Cemaati’ne yakınlık olarak algılandı. Bu noktada en öne çıkan hareket de Nurculuğun Yeni Asya koludur — ki onlar içerisinde de bu konuda çok ciddi bir tartışma var.
Şimdi hükümetin yanında yer alan cemaatlerin önünün özellikle 17-25 Aralık’tan sonra ciddi bir şekilde açıldığını görüyoruz ve bunlara birtakım teşvikler veriliyor, birtakım tarihî binaların restore edilip bunları farklı cemaatlerin vakıflarına tahsis edildiği görülüyor gibi, bunların okullarına birtakım ayrıcalıklar tanınıyor gibi… ama başta da söylediğim gibi bu grupların hepsini toplasanız, Gülen Cemaati’nin 15 Temmuz öncesindeki –17-25 Aralık da demiyorum– gücünün çeyreği bile etmez, gerçekten bu kadar net bir fark vardı. Şimdi en çok sözü edilen yapılardan birisi Nakşibendi’nin Menzil kolu. Menzil kolunun özellikle Sağlık Bakanlığı’nda öteden beri çok etkili olduğu söyleniyordu; ama Menzil yakından bildiğim bir cemaattir, Adıyaman Menzil köyünden dolayı merkezi orada olduğu için, Türkiye ve Türkiye dışında da çok ciddi ağı vardır; ama Menzil’in özellikle son dönemde uzun bir süre yapmadığı bir şekilde medya alanına girdiği, –Semerkant başta olmak üzere, televizyon yayınları var, dergileri var, radyo yayınları var– ama Menzil’in hiçbir zaman bir disiplinli devletin içerisine sızmaya yönelik, bir Fethullah Gülen’e yapısını benzemek de değil, andırmak anlamında bir yapılanması olmadığını biliyoruz. Tamamen devleti kim yönetirse yönetsin ona tabi olan ve onun şiddetini herhangi bir şekilde çekmek istemeyecek bir yapı. Dolayısıyla Menzil’den önümüzdeki bir süreden beri devletin değişik yerlerinde kendilerinde imkân tanınıyor olmasını devlet içerisinde bir kadrolaşma olarak görmekten ziyade, Erdoğan yönetiminin boşlukları doldurmak için Menzil’e de başvurması olarak görebiliriz. Bunu başka birtakım yapılar için de konuşabiliriz, benzer bir şekilde İsmail Ağa Cemaati, Cübbeli Ahmet Hoca’yla beraber çok daha fazla onun popülaritesiyle bilinen bir yapı. İsmail Ağa Cemaati de yine bir Nakşibendi kolu olarak daha çok esnaf, tüccar gibi yapılara seslenen bir cemaat; devlette tabii ki insanları var, ama bunların da yine bir devletin içerisinde münhasır örgütlenmeye, bağımsız, özerk bir örgütlenmeye gitmesi diye bir şey söz konusu kesinlikle olamaz. Böyle bir şeye kalkışmaları halinde çok erken bir şekilde tespit edilip herhalde istenmiyorsa da yok ediliyor.
Buradaki mesele esas olarak şu – birazdan başka yapılardan da bahsedeceğim: Bu yapılar devletin içerisine girmek isteyebilirler, birtakım kadrolarını devletin hizmetine sunmak isteyebilirler ve AKP iktidarında diyelim ki İsmail Ağa Cemaati’nden olduğu için birtakım insanları alabilir, ama bunlar hiçbir zaman kendi başlarına, kendi cemaatlerinin gündemini bu devlet birimlerine taşıyabilecek ne güçte ne niyette yapılardır ve zaten Tayyip Erdoğan kesinlikle böyle bir şeye izin vermeyecektir. Buradaki anahtar mesele şu: Bir mecburiyet var, evet, birtakım yeni kadrolara ihtiyaç var, güvenilebilir kadrolara ihtiyaç var; ama bu güven hiçbir zaman tam mutlak olmaz ve hiçbir zaman bunu bir muhtaçlık olarak görmemek lazım. Yani gerektiğinde çok kolaylıkla bunlardan vazgeçebilecek bir Erdoğan stratejisi var — ki birtakım yapılar söz konusu olduğunda bunu gördük. Mesela bu konuda örnek vereyim: Yepyeni bir hareket çıktı Alparslan Kuytul diye, Adana’da başlayan bir hareket çıktı; bir vakıf etrafında, daha çok Kuytul’un sohbetleri etrafında hareket eden bir yapı. Bu yapı aslında bir cemaat değil, bu yapı İslamî bir grup, daha çok siyasi bir yapılanma, yani bir tarikat yapılanması gibi gözükmüyor ve bu yapı kendisini hükümetle bir mesafeye koymaya çalışıyor, ama önüne bir yığın engel çıkıyor ve bu engellerden dolayı şikâyet ettiklerini görüyoruz. Ve Türkiye’de bugün, AKP’ye rağmen, daha doğrusu Tayyip Erdoğan’a rağmen İslamî camiada bağımsız bir şekilde ayakta kalabilmenin mümkün olmadığını ya da en azından çok zor olduğunun basit bir örneği Alparslan Kuytul ve onun grubunun örneği.
Bir başka isim yine geleneksel cemaatlerden farklı olan, Kuytul’a benzeyen bir başka isim Mustafa İslamoğlu var. Geçenlerde, hatırlayacaksınız Bülent Arınç –röportajını izlediyseniz burada– kendisinden övgüyle bahsetti, Mustafa İslamoğlu da geleneksel cemaatlerden farklı bir kişilik, daha İslam’ın radikal yorumlarından gelip daha bir merkeze doğru yürüyen bir kişilik. Kendisi etrafında bir yapılanmaya gitti, daha çok medya üzerinden faaliyet yürütüyor; ama bu yapının da hükümetle herhangi bir soruna, mesela bir Kuytul gibi, hükümetle herhangi bir karşı karşıya gelmemeye özen gösterdiğini görüyoruz, bu anlamda Kuytul’dan ayrılıyor.
Özellikle şahıs üzerinden yürüyen başka hareketler de var; bu hareketlerin hepsi aslında çok kırılgan hareketler, yani hükümetin çok kolaylıkla ânında faaliyetlerini engelleyebileceği hareketler, dolayısıyla bunların devleti rahatsız edecek, Tayyip Erdoğan’ı rahatsız edecek herhangi bir ciddi çıkışta bulunmaları çok söz konusu olamıyor. En ufak bir itiraz ve pozisyon almaları durumunda önlerine engeller çıkartıldığını görüyoruz. Çünkü ortada 40 yılı aşkın sürede yapılanmış olan bir Fethullah Gülen hareketinin, kısa süre içerisinde toplumdaki, önce devlet aynı zamanda toplumdaki varlığının, bütün birikimlerinin hızla sıfırlanıyor olması örneği var. Bunlar çok zayıf hareketler olduğu için buna kesinlikle direnemezler.
Şimdi iki ayrı Nakşibendi grubundan daha bahsetmek iyi olabilir; bunlardan birisi Erenköy Cemaati olarak bilinen, özellikle 17-25 Aralık Süreci’nde çok gündeme gelen, Tayyip Erdoğan’ın telefon dinlemeleri tapelerinde geçen ve Fethulah Gülen’in o sırada Fehmi Koru üzerinden yaptığı açıklamada da gündeme gelen bir cemaat. Bu cemaat çok köklü bir Nakşibendi cemaati; özellikle iş çevrelerinde çok etkili, aynı zamanda geniş toplumsal kesimlere de ulaşan bir cemaat; ama bu cemaat zaten öteden beri AKP ve özellikle Tayyip Erdoğan’la çok iyi ilişkileri olan bir yapı ve bunun da birtakım vakıflar etrafında yürüttüğü birtakım faaliyetler var; ama bu faaliyetlerin hiçbirisi Gülen Cemaati’ninkilerle kıyaslanabilir değil. Tabii Nakşibendiliğin yakın bir zamana kadar en önemli kolu olan İskenderpaşa Cemaati vardı. Prof. Mahmut Esat Coşan’ın zamanında Necmettin Erbakan’a meydan okumasıyla beraber Türkiye’de 80’li yıllarda belki de Fethulah Gülen Cemaati’yle yarışabilecek en güçlü yapı olan bu yapı, Refah Partisi ve Milli Görüş Hareketi’yle yollarını ayırdığı andan itibaren çok büyük bir çöküş yaşamaya başladı. 28 Şubat Süreci’nde Esat Coşan siyasî nedenlerle Avustralya’ya yerleşti ve orada bir trafik kazasında hayatını kaybetti. Yerine oğlu Nurettin Coşan geçti. Oğlu, genç bir isim olarak babasıyla beraber başlayan düşüşü ciddi anlamda toparlayamadı, ama şu anda İskenderpaşa’nın hükümetle Tayyip Erdoğan –ki Tayyip Erdoğan’ın da zamanında bu cemaatle kişisel olarak bağı vardı– özellikle Esat Coşan’ın kayınpederi Mehmet Zait Kotku –tarikatın şeyhi, efsanevi isimlerden Mehmet Zait Kotku– üzerinden Tayyip Erdoğan’ın da bağı olan bu cemaatin de önemi, sembolik olarak da olsa varlığını sürdürüyor. Bunun da devletin birtakım imkânlarından faydalanıyor olması hiç şaşırtıcı değil; ancak bu cemaatten insanların Emniyet’te oldukları söyleniyor, ama bunların hiçbirisi gerçekten bir bağımsız örgütlenmeye gidebilecek yapılar değil.
Bu noktada iki Nurcu grup özellikle dikkat çekiyor; normalde Nurcuların büyük bir kısmı Milli Görüş Hareketiyle ve Tayyip Erdoğan’la mesafelidir, ama Yeni Nesilciler diye bilinen –geçenlerde burada misafir ettiğimiz Mehmet Fırıncı’nın bir nevi manevi lideri olduğu– yapı, ciddi bir şekilde hükümetle iyi ilişkiler içerisinde. Yazıcılar diye adlandırılan bir başka grup –ki bu grup çok kendi içine kapalı bir grup olarak bilinir yıllardır– onun da hükümetle ilişkiler içerisinde olduğu biliniyor ve bunların da devletin içerisinde birtakım kadroları olduğu biliniyor; ama söylediğim gibi bu kadroların hepsi bireysel olarak varlar ve bunların bir Fethullah Gülen gibi devletin içerisinde yuvalanıp oralardan birtakım manevralar yapma gibi perspektifleri yok, olması da mümkün değil. Hem kendileri bunu yapmaya yatkın değil hem isteseler de bunu becerebilecek durumda değiller. Bütün hepsi için söylüyorum bunu; ama bir diğer husus da, Tayyip Erdoğan, sütten ağzı yanmış olan birisi olarak bu yoğurdu kesinlikle üfleyecektir, böyle bir şeye izin vermeyecektir.
Geriye iki tane önemli şey kalıyor; birisi Hizbullah hareketi. Hizbullah hareketi uzun süredir yasal anlamda örgütlenmeye çalışıyor; özellikle Kürtler, özellikle değil tamamen artık bir Kürt hareketine dönüşmüş durumda, bu hareketin devlet içerisinde uzantıları muhakkak vardır ve bu hareket tabii ki bir yönüyle illegal bir hareket olduğu için, yasadışı bir ayağı çok güçlü olduğu için diğer saydığımız cemaatler gibi olmayacaktır onun durumu ve büyük bir ihtimalle de istihbarat servisleri özellikle de bu hareketin yasadışı ayağıyla ilişkili insanların devlet içerisindeki faaliyetlerini daha yakından takip ediyorlardır. Ciddi bir varlıkları olduğunu söylemek mümkün değil. Son olarak da geriye IŞİD, El Kaide gibi yapılar geliyor — ki bu yapıların da devletin içerisinde muhakkak sempatizanı olan, devlet memuru olan, değişik kademelerde olan, sempatizanları, temasta oldukları muhakkak vardır; ama bunlar daha çok Suriye ve Irak’taki savaşlara yoğunlaşmış oldukları için şu anda Türkiye içerisinde kadrolaşma perspektifine sahip olduklarını söylemek abartılı olur.
Toparlayacak olursak, bugün Fethullah Gülen Cemaati’nin devletten ayıklanmasının ardından AKP iktidarının, Tayyip Erdoğan iktidarının bunların yerlerini başka muhafazakâr kadrolarla doldurmak isteseler bile bunu başarabilme şansları şu aşamada yok. Dolayısıyla Numan Kurtulmuş’un bir yerde söylediği gibi, artık devlet uzun süredir hayata geçirdiği muhafazakâr Sünni ve Türk kadro alımından vazgeçmek durumunda, bu zaten çoğulcu demokrasinin de gereği. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin artık Alevilere, dindar olmayan kesimlere ve Kürtlere yönelik negatif ayrımcılık diyelim, uyguladığı kadro politikasından, istihdam politikasından ciddi bir şekilde vazgeçmesi gerekiyor. Bunun nedeni cemaatler tarafından doldurulamayacak olması değil; zaten bunu yapmalarının da imkânı yok; mecburlar bir anlamda, ama eğer Türkiye demokrasi iddiasında bir ülkeyse, artık bu vesileyle, yani Fethullah Gülen Cemaati’nden yenilen kazık diyeyim artık çok net bir şekilde, kazık herhalde böyle bir dersi çıkartmalarına yol açmıştır. Ama açık söyleyeyim, bu dersin lâyıkıyla çıkartılmış olduğunu maalesef görmüyorum. Yine sağdan soldan birtakım “Alnı secde gören insanlar” aranacak ya da Ülkücü kökenli birtakım kadroların devşirilmesi yoluna gidecek –ki Emniyet’te özellikle uzun süredir izlenen çizgi bu– ama Türkiye’nin gerçekten demokratik bir sisteme sahip olabilmesi için toplumun tüm kesimlerine, her inanç grubuna, her etnik gruba kapısını açması gerekiyor. Fethullah Gülen Cemaati deneyimi, 15 Temmuz deneyiminden en azından böyle bir ders çıkarabilirsek ne âlâ, ama çıkartabildiğimizi maalesef düşünmüyorum.
İyi günler.

Bunlar da ilginizi çekebilir

  • Kamil Çayir

    Sayın Çakır, kamuoyunda Süleymancılar olarak bilinen cemaat hakkında neden tek kelime etmediniz?