Medyascope.tv

Öcalan sorunu

Yayına hazırlayan: Zübeyde Beyaz

Bugün Diyarbakır’dan bir barış çağrısı beklentisi vardı. HDP, Demokratik Bölgeler Partisi (DTK) gibi Kürt siyasal hareketi kuruluşlarının ortak açıklaması yarın. Malum 1 Eylül dünya barış günü. Zaten Kürt siyasal hareketi her 1 Eylül’de birtakım çıkışlar yapar, barış çağrıları yapar. Bugün de böyle bir beklenti içerisindeydik, ama beklentileri karşılayan bir açıklama gelmedi. Bunun dışında, Abdullah Öcalan ağırlıklı bir açıklama geldi. Burada yapılan açıklamada, biliniyor, 5 Eylül’den itibaren elli kişi dönüşümsüz ve süresiz açlık grevine girecek, Öcalan’la görüşülene kadar diye özetlenebilecek bir şey. Zaten az önce Oral Orpak, Barış Meclisi Sözcüsü Hakan Tahmaz’la bu olayı değerlendirdi. Ben de ayrıca Öcalan meselesiyle ilgili birtakım düşündüklerimi aktarmak istiyorum.

Aslında Medyascope’ta bir yılı aştık, bu konuda değişik yayınlar yaptım. Tek başıma yaptım, başkalarıyla yaptım. Dönüp dolaşıp Türkiye’de Kürt sorunu Abdullah Öcalan’da düğümleniyor. Abdullah Öcalan çok önemli bir aktör olarak sivriliyor. Zaten en son çözüm süreci olarak adlandırılan sürecin de merkez ismiydi. Süreç onun üzerinden yürüyordu. HDP’den heyet onunla görüşüyordu. Ondan aldıkları bilgi ile Ankara’ya gidiyorlardı. Ankara’da devletle görüştükten sonra Kandil’e gidiyorlardı ve bunu böyle bir turla yapıyorlardı. Ve Öcalan’ın verdikleri talimat ve görüşlerle, artık her ne derseniz deyin, Türkiye belli bir noktaya kadar geldi, çatışmasızlık sürdü ve 28 Şubat 2015’te o önemli Dolmabahçe Mutabakatı açıklandı; ama onun kısa bir süre sonrasında Cumhurbaşkanı Erdoğan olaya müdahale etti ve bunu durdurdu; en sonunda da, 5 Nisan 2015’te İmralı Heyeti diye adlandırılan heyet Abdullah Öcalan’la son görüşmeyi yaptı. Zaten Abdullah Öcalan da bu görüşmede, bunun son görüşme olabileceğini, öyle olacağını sandığını belirtmişti. O zamandan bu yana –510 gün olması lâzım– Öcalan’la görüşülmüyor. Öcalan’dan haber alınmıyor. Sağlığı konusunda birtakım şeyler söyleniyor, ama çok ciddi bir sorun olsaydı duyulurdu diye kabul etmek lâzım.

Tabii bu arada çok sayıda spekülasyon yapılıyor. Öcalan’la devletin görüşüp görüşmediği, hangi düzeyde görüşüp görüşmediği, görüşüyorsa da bu konuda değişik rivayetler var. Özellikle hükümete yakın çevrelerde, medyada, Öcalan eksenli spekülatif, doğrulanmamış haberler çıkıyor, iddialar çıkıyor. En son olarak 15 Temmuz darbe girişiminde İmralı’nın da hedef olduğu, hatta Öcalan’ın darbeciler tarafından öldürülmek istendiği gibi iddialar dile getirildi — bunların kanıtlanması tabii şu aşamada mümkün değil.

Şimdi nasıl bir durumdayız? 510 gündür görüşülmeyen bir Öcalan var. Ve bu Öcalan bu hareketin en önemli ismi. Bu savaşı da başlatan, barışı da başlatabilen tek isim belki de. Tabii ki onun dışında Kandil’deki örgütün yöneticilerinin birtakım fonksiyonları, güçleri var, ama Öcalan bütün hepsini birleştirebilen bir güç. En önemlisi de tabandaki, bu hareketin tabanındaki en önemli güç. Ve tarih boyunca baktığımız zaman Öcalan’ın çok kritik zamanda, kritik müdahaleler yapabildiğini, hareketini en zor zamanlarda badirelerden geçirmiş olduğunu görüyoruz. İlginç bir şekilde 1999’da Kenya’da yakalanıp Türkiye’ye yollanmasının ardından hareketin dağılması beklenirken tam tersine alabildiğine güçlendi. Daha da güçlendi. Ve şu anda en önemlisi, sadece Türkiye’de değil bölgesel anlamda da Suriye’deki gücünü biliyoruz ve Irak’ta zaten var. Irak’ta, Şengal olayında olduğu gibi IŞİD’le mücadelede, savaşta çok önemli bir rol üstlendi. İran’da da PJAK adlı yapılanma ile çok ciddi bir gücü elinde bulunduruyor; bölgesel bir güç haline geldi. Zaten bütün bölgede varlık gösteriyordu, ama gerçek anlamda bölgesel güç haline gelmesi son yıllarda oldu. Burada değişik isimlerle yaşanan çözüm süreçlerinin, müzakerelerin, görüşmelerin, diyalogların etkili olduğunu, çatışmasızlık ortamının Öcalan hareketini Suriye, Irak ve İran’da daha da güçlenmesine sevk ettiğini söyleyebiliriz.

Şimdi Öcalan’la görüşülmüyor, Öcalan’la devletin görüştürmemesinin nedeni ne olabilir sorusu hâlâ ortada duruyor. Değişik spekülasyonlar var; değişik iddialar, analizler var. Bir analiz, şu Öcalan’la teması kopan hareketin, PKK’nın zorlukların üstesinden gelemeyeceği varsayımıyla bilhassa bölgede ve Suriye’de ciddi bir şekilde bocalayacağı varsayımından hareket edildiğini söylüyor bazı kişiler; ki bu benim de bayağı yakın olduğum bir görüş. Yani Öcalan’ın harekete müdahaleleriyle, ona verdiği talimatlarla, hareketin, PKK’nın önünün açılmasında, sorunları aşmasında çok önemli rol oynadığı kabulünden hareketle, Öcalan’ın görüştürülememesi durumunda bu hareketin bölgenin bu kaotik ortamında çok ciddi bocalamalar yaşayacağı varsayımı. Ama böyle bir şey vardıysa –bence vardı, tam anlamıyla bu olmasa da vardı– bu gerçekleşmedi. Öcalan’ın ortada gözükmediği 510 gün içerisinde bu hareket, muhakkak çok sorunlar yaşadı. Ama şu anda Suriye’ye baktığımız zaman, zaten Suriye’de PYD, YPG hareketinin kazandığı alanlar, güç, ABD ile bir tür stratejik ittifak içerisinde olması gibi hususlara baktığımız zaman; Irak’ta KDP ile yaşadığı, Barzani ile yaşadığı bütün sorunlara rağmen Irak’ta hâlâ güçlü bir şekilde var olduğunu gördüğümüz zaman; Türkiye’de hâlâ varlığını ciddi bir şekilde sürdürebildiğini gördüğümüz zaman; yasal alanda da, siyasi alanda da bütün engellemelere rağmen hâlâ varlığını sürdürdüğünü gördüğümüz zaman; böyle bir niyet vardıysa bile bunun pek gerçekleşmemiş olduğunu açıkça kabul etmek lâzım. Ama şunu da söylemek mümkün: Bütün bu süreçte Öcalan’la görüşmeler düzenli bir şekilde sürseydi, belki de bu hareket çok daha fazla ilerleme katedebilirdi. Yani hareketi geriletemediyse bile, daha fazla ilerlemesini belki engellemiş oldu.

Her neyse, şu anda Türkiye’de uzun bir süredir Öcalan’ın görüştürülmemesine paralel bir seyirde, 500’ü günü aşan bu süreçte Türkiye’de Kürt sorununda çok kötü bir dönemden geçiyoruz, çatışma ortamı tekrar tırmandı, çatışmalar eskiden olduğu gibi kırsal kesimde değil esas olarak kent alanlarında oldu. Bir dönem hendek politikası sonucu yaşanan çok ciddi olaylara tanık olduk Diyarbakır Sur’da, Cizre’de, Nusaybin’de, Yüksekova’da. Birçok yerde örgütün şimdi bunlardan vazgeçtiğini, ama bunun yerine kent merkezlerinde yine çok büyük bombalı saldırılar yaptığını görüyoruz, ki bu bombalı saldırılardan sadece güvenlik güçleri değil sivil halk da çok zarar görüyor. Bu arada, –tabii ne zamandır olmuyor ama, yakın bir zamana kadar oldu, Ankara ve İstanbul’da yaşandı– kendine TAK adını veren ve PKK’dan bağımsız olduğunu iddia eden, ama benim öyle olmadığını düşündüğüm, PKK’nın bir yan kolu gibi faaliyet gösteren örgütün, yapılanmanın kör terör eylemleri, özellikle en son Ankara Kızılay’da yaşanan ve çok ciddi bir şekilde sivil ölümlerine yol açan saldırılar görüldü.

Bu çatışma hali ciddi bir şekilde sürüyor ve taraflar bu çatışmayı bitirme konusunda çok fazla istekli değiller. İsteseler bile bunu nasıl başarabilecekleri çok ciddi bir şekilde soru işareti. Burada teorik olarak önemli bir rol oynaması beklenen HDP, parti olarak özellikle 1 Kasım seçimlerinden sonra gücünü büyük oranda kaybetti. Sadece milletvekili sayısı, oy azalması anlamında değil, etki anlamında HDP ve eş genel başkanlarından bir zamanların çok popüler ismi Selahattin Demirtaş’ın etkileri ciddi bir şekilde bu süreçte azaldı, bayağı bir silikleşti diyebiliriz. Şu anda istese bile, ona böyle bir misyon biçilse bile, HDP bunu yerine getirmekte ciddi bir şekilde zorlanacaktı. PKK zaten malum, devletin doğrudan onlarla bir şekilde aracılar üzerinden de olsa görüşmeye çok fazla teşne olmadığını biliyoruz. Dolayısıyla iş dönüp dolaşıp Öcalan’da düğümleniyor. Ve arada sırada devlet çevrelerinde de zaten Öcalan adının telaffuz edildiğini görüyoruz; ya da en azından şunu görüyoruz, gerek Kandil’e gerek HDP’ye, ayrıca HDP’ye destek verip yakın duran herkese yönelik olarak bir şeytanileştirme var, kriminalize etme yaklaşımı var. Ama Öcalan konusunda devletin yöneticilerinin hâlâ çok temkinli ve ılımlı olduğunu görüyoruz. Yani böyle “bölücübaşı” gibi, “bebek katili” gibi söylemler –ki Devlet Bahçeli hâlâ bunu sık sık kullanıyor– devlet katında pek yapılmıyor. Öcalan’la görüşülmüyor, ama Öcalan’ın hâlâ görüşme ihtiyacı olursa çok fazla yıpratılmamasına da devlet bir anlamda özen gösteriyor diyebiliriz. Bu da Öcalan seçeneğinin aslında sürekli masada olduğunu düşündürüyor.

Yalnız burada en önemli mesela bana göre aslında şu: Türkiye’nin Kürt meselesinin esas yaşandığı yer Suriye ve Ankara için burada çok-bilinmeyenli bir denklem var; zaten çok karmaşık bir olay var. En son Cerablus operasyonu ile beraber bunu da gördük. Türkiye Suriye’de başından itibaren yanlış politikalar uyguladı; gerek Esad rejimini devirmeye yönelik ciddi angajmanlarla, gerekse Rojava adı verilen kuzey bölgesindeki Kürt oluşumunun nüfus alanının gelişmesine gösterdiği tepkilerle beraber, Türkiye sürekli olarak Suriye’de çok ciddi bir şekilde bocalıyor, bütün hamleleri manevraları belli bir yere gelip tıkanıyor ve bunun sonucunda da Suriye’de yaşanan bu sıkıntı, Ankara tarafından kırmızı çizgi diye tarif edilen Suriye’nin kuzey bölgesindeki Kürt denetiminin ve nüfuzunun giderek artmasıyla Türkiye’de zaten kritik olan Kürt sorununu daha da içinden çıkılmaz hale getiriyor. Türkiye’de yaşanan çatışmaların aslında büyük ölçüde Suriye’de tam olarak yapılamayan çatışmaların karşılığı olduğunu söylemek bence çok abartılı değil. Bunu birçok kişi dile getirdi; Medyascope’ta da değişik tartışmalarda dile getirildi. Ben de değişik vesilelerle dile getirdim, ciddi bir şekilde inanıyorum buna. Suriye olmasaydı da muhtemelen Türkiye’de yine Kürt meselesinde çatışmalı bir dönem yaşayacaktık, ama Suriye’de en azından Cerablus operasyonuna kadar birbiriyle karşılaşmayan, çatışmayan taraflar, bu çatışmalarını fazladan Türkiye’ye taşıdılar diyebiliriz. Cerablus operasyonunun ilk anlarında bazı çatışmalar yaşandı; tanklara yönelik YPG saldırıları ve YPG hedeflerine yönelik TSK’nın saldırıları oldu ve ABD’in araya girmesiyle şu anda yatıştığı görünüyor. Ama bunun hiçbir şekilde garantisi yok.

İşte tekrar buradan Öcalan’a dönecek olursak, Öcalan Türkiye’deki Kürt sorununun çözüm süreçlerine katkıda bulunabilecek bir isim olması ötesinde, ona ek olarak Suriye meselesinde çok ciddi rol oynayabilir. Aslında Öcalan daha önce devletle görüşüldüğü dönemlerde, İmralı heyeti ile yaptığı görüşmelerde bunu değişik vesilelerle dile getirmişti. Özellikle o meşhur Newroz mektubunda bu konunun özellikle altını çizmişti. Ortadoğu’nun yeniden şekillenmekte olduğunu ve burada Türklerin ve Kürtlerin birlikte hareket etmeleri durumunda çok ciddi bir şekilde inisiyatif alabileceklerini söylemişti. Bu önemli bir çağrıydı ki o tarihte daha IŞİD –yanlış hatırlamıyorsam– Musul’u almamıştı, IŞİD çok ciddi bir güç olarak henüz ortaya çıkmamıştı.

Şimdi Öcalan meselesi yine masada; ama şunu da unutmamak lâzım: Kandil’den en son yapılan açıklamalar ile bugün Diyarbakır’dan gelen açıklamalarda tuhaf bir durum var. Orada Öcalan’ın tecrit hali her şeyin, yani Türkiye’nin en önemli ve tek sorunu gibi gösteriliyor. Yani burada sanki Kandil Öcalan’ın tecrit halinden çok da fazla şikâyet etmiyormuş gibi bir hava var. Ben en azından böyle hissediyorum ve böyle okuyorum. Normal şartlarda Öcalan’ın tecridinden gerçekten rahatsız oldukları belli ama bir taraftan da bunun bir an önce kalkması yolunda birtakım eylemler vs. öneriyorlar. Ve nitekim bugün Diyarbakır’dan gelen açıklamada bu yönde açlık grevi gibi defalarca denenmiş olan yola bir kez daha başvuracaklar. Bu açlık grevinin en azından Kürt olmayan kamuoyunda çok fazla bir heyecan yaratmayacağı, tam tersine ne tür tepkiler doğurabileceğini hepiniz tahmin ediyorsunuz. Çok umurlarında olmayacaktır ya da umurlarında olmayacakmış gibi davranacaklardır; çünkü çok ciddi bir zihinsel kopuş var kamuoyları arasında.

Eğer Kandil’dekiler Öcalan’ın tecridinin bir an önce sonlandırılması konusunda gerçekten niyetlilerse, bu konuda çaba sarf etmek istiyorlarsa, Ankara’nın memnun kalacağı birtakım adımlar atmaları beklenir. Ama böyle bir adımın atılacağına dair henüz herhangi bir işaret görmedik. Özellikle Cerablus harekâtından önce Kandil’den gelen açıklamalar biraz daha yumuşak gibiydi. Ama Cerablus’la beraber YPG ile TSK’nın karşı karşıya geldiği andan itibaren, o birazcık umudumuz da büyük ölçüde azaldı. Yumuşama beklentisi de azaldı.

Şu anda Kürt hareketinin, gerek Kandil’deki gerek Türkiye’deki hareketinin yasal, yasa-dışı, yarı-yasal ayaklarının olayı sadece bir Öcalan’ın tecridi üzerinden anlatmaya çalışması ve bütün siyaset yapmayı bununla sınırlı tutmasının, sorunların çözümünü kolaylaştırıcı olduğunu düşünmüyorum. Öcalan’ın bu süreçte, bu sıkıntıların ve sorunların aşılmasında önemli bir rol oynayacağına öteden beridir inanan birisiyim. Ama onun tekrar bir aktör olarak devreye sokulmasının yolunun bu tür kavga çağrılarıyla, mücadele çağrılarıyla olacağını açıkçası çok fazla sanmıyorum. Dolayısıyla Diyarbakır’da bugün yapılan açıklamanın var olan gerilimi biraz daha artırmaktan başka, kısa vadede çok fazla bir getirisi olacağını düşünmüyorum.

Son olarak noktayı koymadan önce; bugün Necmiye Alpay da tutuklandı; bir bilimci, Özgür Gündem’e destek amacıyla yayın yönetmenliğini sembolik olarak yaptığı için tutuklandı. Daha önce yayın kurulu üyesi olduğu için Aslı Erdoğan tutuklanmıştı. Özgür Gündem’in yöneticileri, yazıişleri müdürleri ve yayın koordinatörü tutuklanmıştı. Azadiya Welat gazetesi çalışanları tutuklandı. Ve ülkede 15 Temmuz’a bağlı olarak yürütülen, Gülen Cemaati’ne yönelik yürütülen devasa bir operasyon var. Bir yandan Kürt hareketinin içinde yer alan ya da bunun yakınında yer alan insanlara yönelik olarak çok ciddi operasyonlar tutuklamalar devam ediyor. Necmiye Alpay’ın, Aslı Erdoğan’ın tutuklanmasının sorunun çözümüne hiçbir şekilde katkıda olmayacağını söylemek bile abes. Bunu daha derinleştireceğini söylememiz lâzım, ama anladığım kadarıyla maalesef Türkiye bir müddet daha sorunun derinleşmesi yolunda gideceğe benziyor.

Fakat şunu hep tekrar söyleyebiliriz: Şu anda bir Öcalan meselesi her taraf için var. Ama Öcalan sorun olmaktan çıkıp sorunun çözülmesine katkıda bulunabilecek bir aktör olarak tekrardan gündeme gelebilir. Tabii buradaki kararı verecek olan devlettir ve özellikle Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’dır. Şu anda böyle bir şeye yanaşacakmış gibi bir izlenim kesiklikle vermiyor Cumhurbaşkanı Erdoğan; ama zamanında çözüm sürecine onay verdiği zaman da öyle bir izlenim vermiyordu. Dolayısıyla böyle bir ihtimalin çok düşük de olsa gündemde olduğunu söyleyerek bitirelim. İyi akşamlar.

Bunlar da ilginizi çekebilir: