Medyascope.tv

Cemaat ile mücadele: Doğrular ve yanlışlar

Yayına hazırlayan: Şükran Şençekiçer

Bugün 15 Temmuz sonrasında yoğunlaşan Gülen Cemaati’ne yönelik operasyonları ve başka görevden almalar ve genel olarak topyekûn mücadelenin birtakım detaylarını tartışmak istiyorum. Son dönemde yapılan operasyonlar ya da görevden almalar hakkında daha çok olayın negatif yönleri, yapılan hatalar öne çıkarılıyor haklı bir şekilde. Cadı avı benzetmesi var. Hatta cadı avı benzetmesinin yetersiz bile kaldığını düşünenler var. Kurunun yanında çok yaşın yandığını söyleyenler var. Ve Cumhurbaşkanı Erdoğan da özellikle televizyonlarda yapılan “FETÖ’cü” suçlamaları hakkında “At izi it izine karıştı” dedi. Bunu bazıları operasyonlar için söylediği şeklinde yorumladı, ama anladığım kadarıyla, o televizyonlarda son dönemde bol miktarda yapılan muhabbetlere –ben bunlara tartışma demiyorum– değinmiş.

Genellikle bunları yapanlar, biliyorsunuz, cemaat itirafçıları, ya da onu bunu cemaatçilikle suçlayanların geçmişinde çok ciddi bir şekilde bu cemaatle iyi ilişkiler kurmuş olmak, hatta operasyonel ilişkiler kurmuş olmak var. Pensilvanya’yı ziyaret etmiş olmak var vs. Bu konuda en son çok çarpıcı örnek: Dün Sabah gazetesinde Mahmut Övür 4 CHP milletvekilinin adını verdi ve bunların aynı anda Fethullah Gülen’i ziyaret ettiklerini, adını vermediği eski bir AKP milletvekilinin buna tanık olduğunu yazdı. CHP milletvekillerinin bazıları şu an hâlâ milletvekili değil. İsimlerini verdi ama, her biri ayrı ayrı yalanladılar çok net bir şekilde. Tabii bu yalanlamaya ek olarak şunu da biliyoruz ki, bunu yazan kişinin aynı Pensilvanya’ya birkaç kere, ya da en azından bir kere gittiğini hatırlıyorum. Özellikle Gülen Cemaati’nin dünyanın değişik yerlerindeki okullarına düzenledikleri turlara katılmış ve Fethullah Gülen’e övgülerini zamanında eksik etmemiş birisi.

Ya da bir başka örnek, aynı gazetenin bir başka yazarı, üniversitelerde görevden almalar üzerine kalkıp “Niye Boğaziçi’nden, ODTÜ’den hiç kimse alınmadı?” diye YÖK’e bir nevi meydan okudu. YÖK Başkanı’nın da kendisine açıklama yaptığını biliyoruz, bunun neden böyle olduğu konusunda. Çünkü biliyoruz ki o listeler rektörler tarafından hazırlanıyor ve bu rektörler içerisinde Kocaeli Üniversitesi rektörü gibi, fırsatçılık yapıp Gülen Cemaati’yle hiç alakası olmayan Barış Akademisyenleri, Barış İçin Akademisyenler bildirisine imza atmış çok sayıda öğretim üyesini koyanlar ve onların okuldan atılmasına neden olanlar var. Şunu da ekleyeyim: “Niye Boğaziçi ve ODTÜ’den kimse atılmadı?” şikâyetini yapan kişinin zamanında Fethullah Gülen’e övgü için şiir yazdığını biliyoruz. Tabii, kendi geçmişlerindeki bu olayları bir şekilde unutturmak için çok kişi bugün sert bir şekilde, gözleri dönmüş bir şekilde FETÖ’cü avına çıkmış durumdalar. İşlerinin çok zor olmadığını düşünüyorlar çünkü ortada bir milat meselesi var.

Bu milat ne? 17-25 Aralık 2013 genel olarak. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da kafasındaki milat bu galiba. Yani yolsuzluk, rüşvet soruşturması. Onun öncesinde cemaatle ve Fethullah Gülen’le kim ne ilişki kurmuş olursa olsun, ondan sonra yollarını ayırmadıysa, onun yanında durduysa, yakınında durduysa suçlu olarak addediliyor. Onun öncesindekiler kabul edilmiyor. Biraz daha vicdan sahibi olanlar diyelim, bu miladı 15 Temmuz darbe girişimi olarak alıyorlar. Bence bu milatlandırma meselesi çok ciddi bir şekilde sorunlu. Eğer Fethullah Gülen Cemaati bir suç örgütüyse, hele bu son anlamıyla söylenen “FETÖ”deki gibi terör örgütüyse, bu bir yılda iki yılda oluşmuş bir şey değil, kırk yılı aşkın bir sürede olmuş bir şey. Hadi diyelim ki bunu yakın zamana taşıdık ve AK Parti’yle olan kavgasına getirdik. O zaman da kavganın esas tarihi, ilk başladığı tarih 7 şubat 2012 MİT krizi. Yani biz çok gerilere gitmeyip miladı 7 şubat 2012’ye alsak dahi Adalet ve Kalkınma Partisi milletvekillerinin, bakanlarının, bu partinin il yöneticilerinin vs. ve yazar-çizer takımının büyük kısmının şu anda işsiz, hatta bazılarının cezaevinde olması gerekiyor. Ortada bir kere çok büyük bir belirsizlik var: Tarih, milat belirleme anlamında bir belirsizlik var. Ve bundan dolayı yaşanan çok ciddi haksızlıklar var.

Fethullah Gülen Cemaati Türkiye’de devlet içerisinde ayrı hiyerarşiye sahip yapılanmaya yıllardır giden, burada bayağı organize şekilde suç üreten bir yapı olarak karşımızda duruyor. Bu yapıyla mücadele kesinlikle elzem. Öncelikle devletin görevi, ama aynı zamanda toplumun da bu konuda üzerine düşenler var. Ancak bunları yaparken ayrımı net çizemezsek bu sefer sonuçta bu yapıyla mücadele etme iddiasıyla aslında bu yapının işini kolaylaştırmış oluruz ki şu anda yaşananlardan herhalde en fazla memnun olan da Fethullah Gülen ve yakın çevresidir. Çünkü Türkiye’de şu an Gülen Cemaati’nin yaptıklarından çok, – Türkiye’de ve dünyada aslında, Batı medyasında özellikle– yaptıklarından çok, cemaatle organik ilişki içerisinde olan ve bu suça, özellikle darbe girişimine karışanlardan çok, kim vurduya gidenler konuşuluyor. Yani kendileri açık bir şekilde yıllardır komünist olarak bilinen, dinle alakası olmadığı bilinen, Kürt hareketine yakın olduğu bilinen birçok insan, ya da radikal sol gruplara yakın olduğu bilinen birçok insan, değişik mesleklerden insanlar, bir bakıyorsunuz FETÖ’cü ya da o ortam içerisinden diye tasfiye edilmek, gözaltına alınmak, işlerinden el çektirilmek gibi uygulamalara gidiliyor.

Kim niye bunları yapıyor? Bir kere çok net bir şekilde şunu söyleyebiliriz: Bu operasyonları düzenleyenlerin kapasitesi ve kabiliyetlerinde çok ciddi sorunlar var. Çünkü büyük ölçüde polis yapıyor ve polis büyük ölçüde çok yakın bir zamana kadar cemaatin denetimindeydi. Hâlâ cemaatin çok güçlü bir şekilde varlığının sürdüğüne inanıyorum. Ama her halükârda şu anda cemaate yönelik operasyonları yapanlar tecrübe ve beceriklilik konusunda çok sorunlular. Dolayısıyla çok kolay yanlış yapıyorlar. Her önüne geleni, ki geçenlerde bu konuda Cumhurbaşkanlığı’nın danışmanlarından, Kamu İletişim Müdürü yanılmıyorsam, titrini şimdi tam emin olamadım ama, Mücahit Küçükyılmaz yakın bir arkadaşına –ki kendisinin 15 Temmuz gecesi tanklara karşı mücadele ettiğine tanık olduğu bir arkadaşının- FETÖ’cü diye evinin basıldığını söylemiş. Ve “Bu iş bize döndü” diye tweet atmıştı biliyorsunuz. Buna benzer şikâyetler çok yerden gelmeye başladı. AKP iktidarına yakın isimlerden bu konuda örneklerle yazanlar var. AKP’ye yakın olmamakla birlikte değişik İslami yapılardan olan kişiler, cemaatle ilgisi olmadığına kefil oldukları birçok kişinin gözaltına alındığını ya da işlerinden edildiğini net bir şekilde yazıyorlar. Yani bu operasyonu yapan birileri her gördüğü dindarı Fethullahçı sanıyor olabilir. Bir kere bunu vurgulamakta yarar var. İkincisi: Fırsatçılar var. Demin sözünü ettiğimiz Kocaeli Üniversitesi Rektörü gibileri başka üniversitelerde de var. Fırsatçılar var, ayağını kaydırmak istedikleri kişileri hemen bu torbaya attıranlar var. Bu bağlamda kinlerini, kıskançlıklarını bu ortamda gösterenler var. Muhbirlik yapıyorlar, insanların hayatını kaydırıyorlar, ekmekleriyle oynuyorlar. Ve bunu yaparken de insanlara yalan yanlış iftiralar atıyorlar. Şimdi söyleyeceğime inanmayanlar çıkabilir ama, geçenlerde İstanbul’da, iskelede bir büfede çay içerken bizzat tanık oldum. İki arkadaş birbirine resmen, –birisi büfeyi işleten, birisi de onun arkadaşı, komşu esnaftı herhalde– “seni hâlâ FETÖ’den içeri almadılar mı, ihbar edeceğim” diye şakalaşıyorlardı. Bu belli ki bu kadar ayağa düşmüş bir halde. Kendim görmesem inanmayacaktım, bizzat tanık oldum.

İtirafçılar meselesinin altını ısrarla çizmek lazım. Bu konuda itirafçıların yaptığının nasıl güvenilmez olduğunu yazmamdan sonra itirafçılardan, ki beni en iyi tanıyanlardan Hüseyin Gülerce, benim kripto cemaatçi olduğumu bile ilan etti. En ufak bir eleştiride bile, eleştiri ufak olmayabilir, elindeki tek silahı FETÖ’cülükle itham etmek olan birtakım insanlar var, bu meslekleri olmuş durumda. Bunlara hep yeni yeni avlar gerekiyor ki bu mesleklerini sürdürebilsinler. Ellerindeki bilgileri yetmediği zaman da bu sefer akıl yürütüyorlar ya da birtakım kişisel hesaplarını böyle görmeye çalışıyorlar.

Bir diğer husus: Devlet, Fethullahçıları devletten ayıklamak istiyor, ya da gözaltına almak istiyor. Elinde birtakım kerterizler var. Neye istinaden bunu yapıyor? Bir: Milli İstihbarat Teşkilatı’nın birtakım gizli yazışmaları bulduğu ve buradan isimler saptandığı söyleniyor, bu ayrı bir olay. Ama şunu biliyoruz ki özellikle devlette görevden almalarda uygulanan yöntemlerden birisi, bir: Bu insanlar nereye üye? Mesela cemaate yakın olduğu bilinen sendikalara, vakıflara, derneklere üye olanların büyük bir kısmı devletteki işlerini kaybettiler, belki de hepsi. Ya da cemaat gazetelerine abone olmuş olanlar, yani Zaman gazetesi ve diğer gazetelere abone olanlar. Abone listelerini, buralara el konduktan sonra devlet aldı ve anlaşıldığı kadarıyla buraya abone olanların hepsi kara listeye girdi. Ya da cemaatin yakın zamana kadar bankası olan Bank Asya’yla iş yapanlar, oradan kredi alanlar vs.

Geçenlerde bir okuyucumdan e-mail aldım. Anadolu’da bir yerde öğretmenlik yapıyor, şehrini söylemeyeyim. Kendisinin yemin billah cemaatçi olmadığını ama işinden uzaklaştırıldığını söylüyor. Şunu da söylüyor, bir: Cemaatin sendikası olan Aktif-Sen –yanılmıyorsam, yanılıyor olabilirim– öğretmen sendikasına üyeymiş. Kendisini Zaman gazetesine abone yapmışlar bir şekilde, metazori bir şekilde yapmışlar. Ve çocuğuna cemaatin bir vakfından burs veriliyormuş. Bu arada ucuz diye de Bank Asya’dan kredi çekmiş. Bunlardan her biri, sadece bir tanesi bile bir öğretmenin işini kaybetmesine neden olabiliyor. Hele bunlardan gazete aboneliği, sendika üyeliği, Bank Asya’yla kredi alışverişi gibi, hepsi bir aradaysa bu kişinin hiç şansı kalmıyor. Ama bu kişi bana yolladığı e-postada –samimiyetine inandığımı söyleyebilirim, ama tanıdığım birisi değil– bütün bunlara rağmen kendisinin kesinlikle cemaatçi olmadığını söylüyor. Ki bu pekâlâ mümkün. Bunun özellikle altını çizmemiz lazım.

Cemaate yakın olduğu bilinen sendikaya üye olan her öğretmen cemaatçi olmak zorunda değil. Bank Asya’dan kredi alıp vermiş herkes cemaatçi olmak zorunda değil. Zaman gazetesi abonelerinin hepsi de cemaatçi olmak zorunda değil. Bir de onun ötesinde, cemaatçiliğin de farklı farklı seviyeleri var. Bugün kırk yılı aşkın bir süre Türkiye’de varlık gösteren bir yapıyla herhangi bir şekilde ilişki kurmuş her kişiyi siz işinden etmeye ve gözaltına almaya kalkarsanız bunun hiçbir açıklaması olamaz. Tarihte bir milat belirlenecekse, bir çıta çekilecekse, aynı şekilde cemaatle ilişkiye de bir çıta çekilmesi lazım.

Burada cemaatin özellikle suç kapsamına giren ilişkilerinde bir şekilde, doğrudan ya da dolaylı bir şekilde yer alma dışındaki ilişkileri de, bu hoyratlıkta insanların işlerini ellerinden alma, hatta özgürlüklerini elinden alma olarak cezalandırılmasının çok aşırı olduğunu ve bunun kısa vadede belki cemaate darbe indirme gibi bir etkisi olabilse bile, orta ve uzun vadede tüm Türkiye’ye çok büyük zararlar getireceğinin altını çizmek lazım. Ortada topyekûn bir savaş var. Bu topyekûn savaş doğru olabilir. Gerçekten 15 Temmuz gibi bir çılgınlığı, büyük bir suçu işlemiş bir yapıya karşı gerçekten devletin elinden geleni ardına koymamasının bir yerde anlaşılır bir tarafı olabilir. Ama bunun sorumlularını aramada eğer hukuk devletinin, temel hak ve özgürlüklerin gereği yapılmazsa, bu sefer bambaşka, elde edilmek istenenin tam zıddı sonuçlara yol açabilir.

Şunu bir kere vurgulamak lazım: Bu dernekler, bu sendikalar Anayasa teminatı altında kurulmuş yapılardır. Bu bankalar devletin kanunlarıyla açılmış, hatta şu an görev yapan ya da yakın zamana kadar görev yapmış, şu anda Cumhurbaşkanı’nın da dahil olduğu insanların açılışına katıldığı bankalardır. İnsanlar Anayasa ve yasaların teminatı altında buralara üye oldular, özgürlüklerini kullandılar ya da buralardan alışveriş yaptılar. Şimdi bunları dönüp bir suç olarak kabul etmek çok yanlış. Aynı şekilde en son, önce cemaate yapıldı, şimdi de KESK üyesi öğretmenlere, 11 bin öğretmen, büyük ölçüde üye oldukları sendikaya bakılarak görevden alındılar, uzaklaştırıldılar. En azından şu aşamada. Bu nasıl bir şey? Anayasal bir hakkını kullanan insanların, bu anayasal hakkını kullanmalarını, yani sendika üyeliğini bir tür fişleme olarak alıyor. Fişleme bir Anayasa suçu. Ama bu haklarını kullanan insanların üyeliğini bir fiş olarak alıp oradan hareketle, sırf bu üyeliğe istinaden insanların hayatı kaydırılıyor. Bugün Türkiye’de on binlerce insan birdenbire işini kaybetti. Bunların hepsinin birden cemaatçi ya da PKK’lı vs. olduğunu söylemek kadar gayri mantıkî bir şey olamaz. Özellikle Anadolu’da sesini duyuramayan çok sayıda insanın ciddi bir şekilde mağdur olduğunu düşünüyorum. Ki bildiğimiz, İstanbul’da adı sanı belli olan, cemaatle ilişkileri çok sınırlı olan, mesela gazetesinde yazı yazmaktan ibaret olan insanların şu anda tutuklu olduğunu biliyoruz. Kimse kendilerine sahip çıkamıyor, kolay kolay da çıkabileceğe benzemiyor.

Adı sanı olan, yıllardır bilinen, mesela bir Ali Bulaç, bir Şahin Alpay, bir Murat Aksoy, bir Ahmet Turan Alkan’ın yalnızlıklarını düşündüğümüzde, maalesef şu an yalnız bırakılmalarını düşündüğümüzde, Anadolu’nun ücra köşelerindeki işlerinden edilmiş birtakım memurların yalnızlıklarının çok daha acı olduğunu tasavvur edebiliriz. Burada önemli yanlışlar yapılıyor. Bu yanlışlarla yüzleşmek –ki bu konuda Başbakan Binali Yıldırım illerde kriz masaları kurulacağını ve şikayetlerin buralara yapılabileceğini söyledi– hızla hayata geçirilir ve telafi edilir diye temenni ediyorum ama, açıkçası çok da emin olabildiğimi söyleyemem. Bu arada özellikle bu süreçte bu cadı avına bilinçli bir şekilde, gönüllü bir şekilde katılan kişilerle, kurumlarla, çevrelerle ciddi bir şekilde mücadele edilmesi gerekiyor. Tekrar söylüyorum: Bugün onu bunu, alâkası olmayan insanları, ufacık bir şeyden cemaatçi, vs., şu bu ilan edenlerin büyük bir kısmının bir yarası var. Eğer bu milat meselesini devlet yeniden gözden geçirirse –ki temennim budur–, bugünün ihbarcılarının dün Gülen Cemaati’nin büyük suç operasyonlarının birer parçası olduklarının kolaylıkla ortalığa çıkabileceğini tahmin ediyorum. Şu haliyle yürütülen, “FETÖ’ye karşı mücadele” diye tabir edilen olayın çok ciddi sorunlar taşıdığını, bu sorunların giderilmemesi halinde bu durumdan en çok Fethullah Gülen’in ve onun yakın çevresinin istifade edeceğini ve bu mücadelenin başarıya ulaşmamasını arzu edenlerin bugün gelinen noktadan fazlasıyla memnun olduklarını söylemek istiyorum. Evet şimdi söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Bunlar da ilginizi çekebilir: