Medyascope.tv

Etienne Balibar: Laiklik mi, kimlik mi?

Laiklik mi, kimlik mi?

Etienne Balibar – Libération /

29 Ağustos 2016

Çeviri: Haldun Bayrı

Fransa’da burkini yasağı Danıştay tarafından daha yeni hükümsüz kılınmışken, “kimlik olarak laikliğin” geliştirilmesine son vermek gerek. Cemaatçilik saplantısına kapılmış bu anlayış, bir “Devlet cemaatçiliği” kurulmasına varıyor.

fransizdanistay

Paris’de bulunan danıştay binası, 2014. (Fotoğraf: Thomas Samson. AFP)

Danıştay kararı sayesinde, Fransa’da kadınları örtünmeye zorlamakla değil de açılmaya zorlamakla görevli bir ahlâk polisi görmekten kılpayı kurtulduk. Özgürlüklerin kullanılması, tanımı itibariyle onları kısıtlayan kamu düzeni icapları karşısında mümkün mertebe öncelikli olmalı. Demokraside kadınların hakları onların kararına bağlıdır; onları “özgür olmaya zorlamak” için davranışlarına yapıştırılan bir yorum anahtarına değil. Laiklik Devlet’in yurttaşlar karşısında yansız olma yükümlülüğüdür; yurttaşların Devlet karşısında ideolojik bir yükümlülükleri değil.

Bu tanıtlamaları benim gibi temel öneminde telakki edenler çoktur. İslam adına girişilen sûikastler dizisinin yol açtığı duyguların, entegrist bir laikçilikle milliyetçiliğin azdırılması stratejisini bileştirmek için sömürülmesine bir durak verdiklerinden, bir karşı-taarruza yol açacaklar. Bazı seçilmişlerin adalet düzenine karşı yürüttüğü gerilla mücadelesinden de önemlisi, muayyen bir dine aidiyetin işaretlerinin kamusal alanda yasaklanmasında yeni bir adım atılarak yasa teklifi getirilmesi olacak; ama bunun bedelleri de yüksek olacak, zira böyle bir yasa çıkarmanın sadece bir anayasa değişikliği gerektirmediği açıkça görülmeye başlanıyor; hukuk devletinden olağanüstü hal devletine doğru sapmak demek bu.

Laiklik anlayışı ve kurumu hususundaki sonuçları da önemli bunun. Fakat bu noktada, felsefi açıklama gerektiren bir zorluk uç veriyor. Fransa’da laikliğin ne olmuş olduğu ve yaşadığımız anda ne hale gelmekte olduğu üzerine bir “şecere” çalışması lâzım. Bu zemin üzerinde ise, muhafaza edilmesi, sürdürülmesi veya onarılması gerekenleri; ama aynı zamanda, ilkedeki anlam tersyüz edilip tam zıddına dönüşmesin diye düzeltilmesi gerekenleri de tartışmak lâzım.

Tarih bakımından, Fransa’daki laiklik fikri, her biri Katoliklik ile Cumhuriyetçilik arasındaki asırlık çatışmadan çıkmış iki anlayış tarafından paylaşılmaktadır. Régis Debray bunları “cumhuriyetçi” ve “demokratik” diye adlandırmıştı; fakat bu alternatif tatmin edici değil, çünkü her iki tarafta da demokratik unsurlar var ve her ikisi de cumhuriyetçi geleneğe ait. Uzaktan uzağa Hobbes’dan esinlenen ilkinin devletçi ve “otoriter” olduğunu, kısmen Locke’un kavramlarından türeyen ikincisinin ise liberal, hatta “liberter/anarşizan” eğilimli olduğunu söyleyebilirim. İlki, laikliği, kamu düzeninin özel faaliyetler ve görüşler üzerindeki “kural koyucu” önceliğinin temel bir parçası gibi görür; ikincisi ise, vicdan ve ifade özgürlüğünün bağlı oldukları sivil toplumun özerkliğini, Devlet’in hizmetkârlık edip kefil olduğu kural gibi ortaya koyar. 1905 tarihli, Kilise-Devlet ayrılığını getiren yasa, ikincisinin birinci [demokrasinin cumhuriyet, ç.n.] karşısında zaferini temin etmekten ziyade, “toplumun laikleştirilmesi” için din adamları sınıfına karşı projelerde, bireysel ve kolektif özgürlüklerin teminat altına alınması yoluyla bir tashih’e gidilmesinin belirtisi olmuştur; bu özgürlükler sayesinde de, Devlet’in laikliğinin varoluşsal ya da demokratik karakteriyle ilgili bir tehditle karşı karşıya kaldığı her durumda ondan yana olunduğu elbette gösterilebilmektedir.

burka_turban_fransa

14 Temmuz 2016’da Fransa’nın Nice kentinde gerçekleşen IŞİD terör saldırları ardından, Nice Belediyesi şehrin sahillerinde haşema ile deniz girmeyi yasaklamış, polis de haşema giyenleri soyunmaya zorlamıştı. Bu kare yaz aylarında dünya gündemine damgasını vurmuştu.

Eşsiz yorumcuların aksine; kamu otoritesinin hukukî, ahlâkî ve pedagojik bir anlayışının araçsallaştırılmasını, cumhuriyetçi ve laik diye adlandırılsa da milliyetçi ve islamofobik olan bir “değerler dizgesi” fikrine doğru kaymasını hangi gerekçelerin kolaylaştırdığını görsem bile, bugün siyaset sahnesinin hem solunda hem sağında programının gelişmekte olduğunu gördüğümüz “kimlik olarak laikliğin”, Hobbes’un mirasının basit bir vurgulanışı ya da liberal yorum karşısında temsilî rövanşı olduğunu düşünmüyorum. Dönüşüme benzer bir şeylerin vuku bulmuş olduğunu sanıyorum.

Kimlik olarak laikliği îmâ eden simgesel denklem aslında tüm kapsamıyla tekrar onarılmalıdır: Bu denklemin ortaya koyduğu, Cumhuriyet’in kimlik kaynağının laiklik olduğu; bununla bağıntılı olarak da, laikliğin, dinî inançları nedeniyle ulusun bağrında “yabancı bir bünye” teşkil edebilecek yabancı kökenli (ki bu da açıkça şu demektir: sömürge ve sömürge-sonrası) ahalinin asimilasyonu’na hizmet etmesi gerektiğidir. “Cemaatçilik” önüne set çekme saplantısını taşıyan laiklik, dolayısıyla sonunda bir Devlet cemaatçiliği inşa eder (değerler yoluyla, ama aynı zamanda kültürel kaideler ve yasaklar yoluyla da). Fakat özellikle güncel konjonktürde daha vahim bir şey var: Asimilasyon’un simetriği, ya da tersyüz edilmiş eşanlamlısı, kültürsüzleştirme’dir. Oysa “Hıristiyan” ve “seküler” uygarlığın Avrupa’daki Müslüman toplulukları üzerindeki (ve “modernleşmiş” Arap-Müslüman toplumları üzerindeki) nüfuzunu kınayıp, bunu fırsat bilerek farklı internet sitelerinde okunabildiği gibi cihad’ı meşrulaştıran İslamî fondamantalizmin ideolojik taarruzundaki vurucu güçtür bu mefhum. Laikliğin Cumhuriyet fikri tarafından îmâ edilen ve asimilasyon gerektiren (sadece toplumsal yaşamla bütünleşme ve yurttaşlık ödevlerinin yerine getirilmesi değildir bu) kolektif ve ulusal kimlik olarak inşası, böylelikle Fransız siyasetinin aynı zamanda önlemini almakta olduğunu ileri sürdüğü totaliter bir söylemle, birbirini taklit eden rakipler (rivalité mimétique) senaryosuna doğru çekilmektedir. Böyle bir inşanın, ne tehlikelerin tabiatını anlayacağı, ne de –“savaşta olduğumuza göre”– yurttaşlar arası dayanışmayı kurmaya hizmet edeceği söylenebilir hiç değilse.

Hiç kuşku yok ki, bu kimlikçi laiklik “canavarı”nın birdenbire ortaya çıkışı, aşırı şiddet hareketlerine bağlı olarak günümüz dünyasında çok sayıda milliyetçiliğin azgınlaşmasından ve vuku bulan “uygarlıklar çatışması”ndan tecrit edilerek münferiden ele alınabilir bir hâdise değildir. Bununla birlikte “Fransa’da aldığı” biçim özeldir. Bizi derinlemesine şaşırtır, çünkü siyasî tarihimizde esasî bir rol oynamış olan bir ilkenin siyasî işlevini tersyüz etme eğilimindedir: Haddizatında, muayyen bir laikçilik biçimi vaktiyle kilise egemenliği yanlılarının işgal ettiği yeri aldı. Tepki vermek hayatîdir. Ama olup biteni anlamak gerek; “cepheler”i yeniden çizmek, eski çarpışmaları aynen tekrar oynamaya da kalkışmamak gerek.

FransizKultur

Bunlar da ilginizi çekebilir: