Medyascope.tv

Fethullah Gülen’in yaptığı beş stratejik hata

Yayına hazırlayan: Zübeyde Beyaz

Bugün Fethullah Gülen’in ve cemaatinin son dönemde peş peşe yaptığı beş temel stratejik hatayı kendimce değerlendirmek istiyorum. Aslında bu rakam daha da arttırılabilir ama bana göre en önemlilerinden beşini çıkardım. Yıllardır bu hareketi bir gazeteci olarak dışardan izlemeye çalışan birisiyim. 1985 yılından beri bu hareketi olabildiğine yakından ama aynı zamanda belli bir mesafeyi koruyarak, eleştirel bir şekilde izlemeye çalışıyorum. Şunu öncelikle söyleyeyim, Fethullah Gülen’in kırk yılı aşkın süre içerisinde gerçekleştirdiği şey aslında büyük bir başarı. İzmir’de küçük bir yerde, bir cami etrafında, birkaç öğrenciyle başlayan bu hareketten küresel bir harekete, bir şebekeye dönüştüğü, yüz elliyi aşkın ülkede okulları ve ticari faaliyetleri olduğu biliniyor. Türkiye’de yakın zamana kadar çok güçlüydü ama 15 Temmuz’dan sonra çok büyük darbeler aldı. En azından şunu biliyoruz, cemaatin bini aşkın okulu, dershanesi, ona aşkın üniversitesi bir günde kapatıldı. Bini aşkın okul, gerçekten bu olayın gücünü, nasıl büyük bir harekete dönüşmüş olduğunu gösteriyor. Ve bu hareketin bu dönüşümünde birinci derecede etkili olan ana aktör kesinlikle Fethullah Gülen.

Ama Fethullah Gülen’in özellikle son beş yıldır peş peşe çok önemli hatalar yaptığını görüyoruz. Ve bu hatalar hareketinin, en azından Türkiye’de çok büyük yıkıma uğramasına yol açtı. Uluslararası alanda ve özellikle batı dünyasında da durumunun çok sağlam olmadığını söyleyebiliriz. Şimdilik idare ediyor gözüküyor ama bu ne kadar böyle sürer belli değil. Dolayısıyla büyük bir yükseliş ve ardından yaşanan büyük bir çöküş öyküsünü görüyoruz. Buradaki temel hataları sıralamaya gelince: İlk olarak diğer cemaatlerle yan yana durmamaya özen gösterdi. Buradaki kastım aslında, Fethullah Gülen’in ve cemaatinin bugün Türkiye’de diğer cemaatlerden yardım alsa, destek alsa şu an bile kendini kurtarabilmesi zaten mümkün değildi. Ama öteden beri bu hareketin ve Gülen’in yaptığı çok önemli bir husus var. Kendini Türkiye’deki var olan İslami mahalle ya da kesimden ayrı bir yere oturttu. Gücünü bunlardan farklı bir yerde olmakla kazandı. Ve öylede güçlendi ki onlara mesafe koyarak önü çok daha fazla açıldı. Çünkü onların bir takım kronikleşmiş yanlışlarından ve uluslararası odakların onlara karşı mesafelerinden arınmış oldu. Bu onun için büyük bir avantajdı. Ama buna bağlı olarak giderek diğer cemaatleri marjinalleştirdi ve Türkiye’de İslami kesimde bir nevi tekel oluşturdu. Bu, özellikle eğitim ve medya alanında diğerlerini gerçekten ezdi geçti. Bu yükseliş dönemlerine özgü bir olaydı. Ama ilk ciddi kriz anında; Tayyip Erdoğan’la, AKP iktidarı ile savaşmaya başladığı andan itibaren her türlü desteğe ihtiyacı doğdu. Özellikle de dindar kesimlerden destek alması gerekiyordu. Ama hemen hemen hiçbir ciddi, kayda değer destek alamadı. Yanında kimseyi bulamadı. Dindarlardan kimseyi bulamadı ama dindar olarak tarif edilemeyecek olan siyasi yelpazenin başka yerlerindeki kesimlerle Tayyip Erdoğan karşıtlığı üzerinden bir takım ittifaklar kurmaya çalıştı. Kimisi olur gibi oldu, ama bunlar da büyük ölçüde başarılı olamadı. Dolayısıyla başta var olan kendini diğer İslami gruplardan ayırma, onlara yukardan bakma tutumu avantaj iken çok büyük bir dezavantaja dönüştü. Artık zaten kimse Gülen Cemaati’ne ve Fethullah Gülen’in kendisine yardım etmek durumunda değil, geçmişten dolayı. Bir de tabi bugün var, bugün de karşısında çok şiddetli bir siyasi iktidar baskısı var. Gülen Cemaati’ne ve Fethullah Gülen’e yardım etmek, onun yanında durmak isteyenlerin çok ağır bir bedel ödemeyi göze alması gerekiyor. Bu, “Fethullah Gülen uğruna bedel ödenecek birisi değil” diyen dindar kesimlerin ve cemaatlerin nezdinde. Dolayısıyla bu bilinçli, iradi yalnızlaşma Fethullah Gülen’in AKP ile savaşında yapayalnız kalması ve bu savaşta çok büyük darbeler, yaralar almasına neden oldu.

İkinci olarak, AKP ile kurmuş olduğu (2007 sonrasında özellikle bunu yaşadık) ittifak sırasında kendi hesaplarını görmeye kalkıştı. Şimdi geçenlerde verdiği (hep yabancı basına konuşuyor biliyorsunuz, Fethullah Gülen) röportajda “biz ittifak falan kurmadık” diyor ama kurduğu basbayağı bir ittifaktı. Ergenekon, Balyoz gibi süreçlerde AKP ile çok ciddi bir şekilde birlikte hareket ettiler. “AKP ile ittifakı sırasında kendi hesaplarını görmeye kalkıştı” derken, öncelikle Türkan Saylan olayını kastediyorum. Türkan Saylan AKP iktidarının doğrudan çok fazla da derdi olmayan bir şahıstı ve onun kurumu olan Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği tabi ki AKP yöneticileri ve AKP tabanının hazzettiği insanlar değildi, ama bir düşman olarak da görmüyorlardı. Ama bir baktık Ergenekon’un önemli bir anında, Türkan Saylan’ın kanser tedavisi gördüğü bir anda evine geldiler. Polisler, aslında çok net biliyoruz Fethullahçı polisler, Fethullahçı savcıların hazırladığı fezlekelerle almaya geldiler ve alamadılar diyelim özetle. Bu neydi? Fethullah Gülen’in, cemaatinin eğitim alanındaki bir rakibiydi Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği ve bu rakibini tasfiye etmek istedi. Bunu yaparken de onu Ergenekon’la ilişkilendirmek istedi. AKP iktidarının Ergenekon davası ile beraber askeri vesayeti sonlandırmak ve “hükümet oldu devlet olamadı” imajını ortan kaldırmak gibi bir derdi vardı. Yani gerçekten ülkede derin devlet diye adlandırılan yapıyla bir mücadele iddiası vardı. Ve bu anlamda bir takım isimlerin, eski askerlerin ve onlarla ilişkili bir takım mafyavari unsurların alınması AKP’nin de fazlasıyla işine geliyordu. Ama Türkan Saylan olayı ile beraber bir başka olay, bir realite çıktı karşımıza. Gülen cemaati AKP ile beraber askeri vesayeti sonlandırıyoruz havasında iken kişisel hesaplarını da görmeye başladı. Ardından biliyorsunuz Ahmet Şık, Nedim Şener olayını yaşadık. O iki gazeteci arkadaşımız da atin ayrı ayrı nefret ettiği, yazdıkları kitaplar ve araştırmalar nedeni ile tasfiye etmek istediği iki kişiydi. Bunları da Odatv davası üzerinden Ergenekon’a bağlama kumpası kurdular. Ve bu dava aslında bütün o dönemdeki davaların gidişatını çok derinden etkiledi. Özellikle uluslararası kamuoyunda çok büyük sorulara yol açtı; basın özgürlüğü konusunda, kitap toplatılması vs. Tabi ki uluslararası kamuoyunun ve Türkiye’deki kamuoyunun birinci derecedeki muhatabı ülkeyi yönetenler oldu, dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül oldu. Bu AKP’yi zor durumda bıraktı. Ve onların zaten Ahmet ile, Nedim ile uğraşmak gibi bir dertleri yoktu. Kucaklarında bir bomba buldular. Bir diğer husus da Hanefi Avcı olayıdır, yine benzer bir olay olarak bakarsak. Hanefi Avcı da tek kelimeyle cemaate savaş açtığı için cemaat tarafından hiç alakası olmayan bir şekilde Devrimci Karargâh davasıyla, ardından Odatv ile ilişkilendirildi. Ve uzun bir süre hapis yatırıldı. Bu da cemaatin kendi işini görmesidir. Bu zaten Adalet ve Kalkınma Partisi ile kurulmuş olan ama başından beri güvene dayalı olmayan, çıkara dayalı olan o ittifakı çok ciddi bir şekilde sarstı. AKP çevrelerinde özellikle cemaatin devlette kazandığı güç ile, poliste, yargıda ve sonra çok daha net görüldüğü gibi orduda kazandığı güç ile kendini ayrı bir yere koyup devlet içi devlet havasına girmesi AKP’yi çok ciddi bir şekilde endişelendirdi. Ondan sonra da zaten çözülme süreçlerini beraberinde gördük.

Üçüncü olarak Fethullah Gülen, Erdoğan’ın gücünü küçümseyip kendi gücünü çok abarttı. Bunun örnekleri çoktur. İlk örnek tabi ki MİT krizidir. MİT krizinde aslında bir yoklama gibi kaldı bu. Hakan Fidan’ı içeri atmak istediler, atamadılar. Tayyip Erdoğan da o andan itibaren “aslında hedef bendim” dedi. Buna rağmen ittifak dağılmadı. Orada da Ergenekon, Balyoz, Askeri Casusluk gibi davalardaki organizasyonu bu sefer hükümete yönelik yapabileceği yanılgısına kapıldı Fethullah Gülen. Tayyip Erdoğan’la beraber, AKP iktidarı ile beraber Ergenekon’a atfettikleri kişileri gözaltına almak, yargılamak kolaydı. Ama Tayyip Erdoğan’ın bir tür sağ kolu gibi olan insanı, Tayyip Erdoğan’a rağmen almak hiç de kolay olmadı. Zaten bu olay çok hızlı bir şekilde bertaraf edildi ve o andan itibaren yollar ayrılmaya başlandı. Nitekim dershaneleri kapatma kararı ile AKP de karşı hamlesini bir iki yıl sonra yapmaya kalktı ve o da her şeyin bir nevi başlangıcı oldu. Bu olayın kendi gücünü abartıp Erdoğan’ın gücünü küçümsemesinin en çarpıcı örneği 17-25 Aralık’tı. Burada gerçekten o kadar hazırlanmış 17-25 Aralık dosyaları, bir de ardından gelecek olan ama gelemeyen Selam Tevhid Casusluk olayı (ki orda AKP’nin birçok önde gelen ismi doğrudan İran casusluğu ile suçlanacaktı), bu üç soruşturma ile beraber Tayyip Erdoğan’ı devireceğini düşündü Fethullah Gülen. Ona göre hesaplarını yaptı. Aslında ince hesaplar yapılmıştı ama Tayyip Erdoğan’ın 17 Aralık’ın hemen ardından çok hızlı bir şekilde kendini koruma refleksi ile bunu bertaraf edebileceği hesaplanmamıştı. 17 Aralık’ta olmasa bile 25 Aralık’ta kesinlikle Tayyip Erdoğan’ın iktidarı kaybetmesi, hatta ülkeyi terk etmesi gibi beklentiler, hesaplar vardı. O dönemleri hatırlayacak olursanız, özellikle cemaatin sosyal medya üzerinden yaptığı yayınlarda hep bu işleniyordu. 17 Aralık yapıldı ama 25 Aralık yapılamadı. Savcı kapının önünde fezlekesini okumakta bile zorlandı hatırlıyorsunuz. Selam Tevhid davası açılamadı bile ciddi anlamda. Orda çok büyük bir hesap hatası yaptı. Aslında çok ince bir şeydi bu. Gerçekten Fethullah Gülen’in hesapladığı gibi olsaydı, Tayyip Erdoğan iktidarı pekala kaybedebilirdi. Ama yerine ne gelirdi kestirmek mümkün değil. Benzer olayı 15 Temmuz’da da gördük. 17-25 Aralık’ta yargı üzerinden denediğini 15 Temmuz’da bu sefer ordu üzerinden denedi. Ve yine kendi hesaplarını, ordunun önemli bir kısmını denetliyor olmayı, kontrol altında tutuyor olmayı, polisin içerisinde hala çok ciddi bir şekilde güçlü olmasını, yargıyı büyük ölçüde denetliyor olmasını hesaba katarak ve Tayyip Erdoğan’ın o sıra tatilde olduğunu hesaba katarak bunu başaracağını düşündü ama yine olmadı. Yani burada çok ciddi bir şekilde, “güç zehirlenmesi” diye bir laf var doğru bir laf mıdır bilmiyorum ama, kendini böyle bir konumda gördü ve kendisini çok önemsedi. Şunu çok iyi biliyoruz, yıllardır onun söylediklerini, yazdıklarını, vaazlarını, kitaplarını vs okuyan birisi olarak ilk andan itibaren gördüğüm kendine çok güvenen, kendini çok beğenen birisidir. Her ne kadar tevazu ile konuşuyor gibi yapsa da aslında benzer insanların tümünde olduğu gibi egosu çok yüksek birisidir. Ve burada da egosunun kurbanı olduğunu söyleyebiliriz. Daha öncede söylemiştim Fethullah Gülen’in hakikatten, olumlu bir anlamda kullanmamış olabilir ama bir dehası var. Kırk yılı aşkın süre içerisinde bu hareketi bu noktaya getirmiş olması herkesin yapabileceği bir şey değil. Ama buna çok fazla güvendi ve karşısındakileri, özelikle Tayyip Erdoğan’ı kendisinin çok altında görerek kolaylıkla halledebileceğini düşündü ve yanıldı.

Dördüncü olarak, batıya çok fazla güvendi. Şunu çok net biliyoruz, 15 Temmuz’a rağmen Tayyip Erdoğan Batı’da hâlâ sevilmiyor. Fethullah Gülen tercih ediliyor. Bunun evveliyatı var: Fethullah Gülen zaten kendini batının aradığı Ilımlı İslam’ın küresel bir sözcüsü olarak pazarladı ve bayağı etkili oldu. Bu konuda çok büyük faaliyetler yürüttü, üniversitelerde, uluslararası kuruluşlarda, think-tank’lerde vs. kendine çok ciddi bir lobi yaptı. Okulları bu anlamda çok etkili oldu ve çok parlak bir imajı var. Öte yandan Tayip Erdoğan’ın özellikle “one minute” krizi ile beraber yaşanan süreçten itibaren Arap baharı ile beraber, sonra Suriye iç savaşı ile beraber, Avrupa Birliği ile işleri kötüye gitmesiyle beraber Batıyla yolları giderek ayrıldı. Dolayısıyla birisi Batı tarafından ne kadar benimseniyorsa, ötekisi de o kadar dışlanmaya başlandı. Ve dolayısıyla Fethullah Gülen buna özellikle 15 Temmuz’da çok güvendi. 17-25 Aralık’ta da güvenmişti ama özellikle 15 Temmuz’da güvendi. Batılıların “kim olursa olsun Tayyip Erdoğan’dan kötü olmaz” düşüncesiyle hareket edeceğini düşündü. Eğer darbe girişimi başarılı olsaydı, bu hesabı tutabilirdi. Yani darbesi başarılı olup Tayyip Erdoğan’ı ve AKP’yi, (belki AKP’den bir takım unsurlar yine iş başında kalırdı), Erdoğan iktidarını bertaraf etmiş olsaydı belki hakikaten hesabı tutabilirdi. Ve batıdan birçok kişi “ne yapalım zaten Tayyip Erdoğan da çok iyi değildi, biraz bekleyelim bakalım, kredi verelim” deyip Mısır’da Sisi’ye yaptıkları gibi yapabilirdi. Ama başarısız olduktan sonra bu hesap artık çok fazla bir işe yaramıyor. En fazla kendisinin Amerika’daki ikametini belki uzatır. Çünkü batı dünyası Türkiye ile olan ilişkilerini doğal olarak çıkarları üzerine kuruyor. Çok önemli meseleler var, Suriye gibi, Ortadoğu gibi, IŞİD gibi meseleler var ve kimse Amerika Birleşik Devletleri başta olmak üzere kimse Türkiye’yi yok sayamaz, Türkiye’ye rağmen oralara bir şeyler yapmaya gitmek istemez. Türkiye’de de şu anda iktidarda Tayyip Erdoğan olduğu için, iktidarını değişik meydan okumalara rağmen korumayı bildiği için ve 15 Temmuz’la beraber yediği darbeye rağmen daha da iktidarını güçlendirdiği için sonuç olarak onunla iş görmeye, beraber çalışmaya devam ediyorlar. Dolayısıyla batı Fethullah Gülen’in en fazla varlığını sürdürmesine yardımcı olabilir. Ama Fethullah Gülen’in eski günlerine dönmesinde Batı çok fazla ona yardımcı olacak değil. Çünkü Batı kendi çıkarlarını düşünerek, Türkiye’deki mevcut iktidar varlığını sürdürdüğü müddetçe Fethullah Gülen ile olan ilişkilerini belli noktalarda sınırlı tutmak isteyecektir diye düşünüyorum. En son olarak, oluşturduğu saadet zincirinin hiç kopmayacağı düşüncesi. Geçtiğimiz günlerde Medyascope’ta yayınlanan bir yazımda bu saadet zincirini anlattım. Yazıyı olduğu gibi size tekrar söyleyecek değilim ama şunu özellikle söyleyeyim, genellikle davası olan hareketlerde insanlar kendilerini feda ederler, gerekirse ölümü göze alırlar, maddi imkanlarını feda ederler, özgürlüklerini feda ederler vs., ve vermek üzerine kuruludurlar. Ama Fethullah Gülen’in başarısının en büyük sırrı: Bir şeyler verene kendisi de bir şeyler verdi. Çok geniş imkanlar sağladı okullar vs üzerinde. Kendi oluşturduğu strateji ile beraber küçük yaşlarda cemaate katılan insanlar Fettullah Gülen Cemaati içerisinde okuma, üniversite mezunu olma, daha sonra iş bulma, iş bulduktan sonra özellikle devlette hızla yükselme gibi imkanlara sahip oldular. Ve bir nevi bir orta sınıf oluşturdu. Aynı yazıda da söylemiştim. Türkiye gibi yoksul, işsizliğin yüksek olduğu bir ülkede Fethullah Gülen Cemaati’ne mensup olup da, eli ayağı tutup da işsiz olan kimse yoktur. Bunlar da, diyelim Anadolu’nun bir şehri Kırşehir ya da Malatya’da bulundukları yerin ortalamasında ya da ortalamanın üstünde hayat şartlarına sahip olan insanlardır. Yani Fethullah Gülen Cemaati insanların ceplerinden sürekli verdiği, kendilerini sürekli adadıkları, sürekli fedakarlık ettiği bir hareket değildi. Genellikle bir şeylere kendilerini adıyorlar ama bir şeyler de elde ediyorlar. Yani imtiyazlı bir hareket bu. Bu insanların ayrıcalıkları var. Orduda hızla yükseliyor, poliste hızla yükseliyor, Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu onların denetiminde olduğu için cemaatin savcıları, yargıçları en iyi yere gelebiliyor. Mesela Zekeriya Öz denen kişi zamanında Anadolu’da bir yerde savcılık yapmışken, Türkiye’nin en önemli davalarının birisine sanki çok parlak birisiymiş gibi paraşütle getirildi. Hatta ona da birileri bunu sanki büyük bir başarı öyküsüymüş gibi yaptılar. Halbuki o, bir cemaatin devlet içerisindeki yapılanmasının ortak ürünün bir parçasıydı. Ama heykelini dikmeye kalkanlar bile oldu, ki o heykelini dikmeye kalkanların büyük bir kısmı şimdi biliyorsunuz FETÖ düşmanı oldu. Onu da bir parantez içerisinde belirtelim. Bu saadet zincirinin bir başka özelliği şöyle: Mesela öyle bir gücü vardı ki bu cemaatin yakın bir zamana kadar, sıradan bir polis memurundan en üste, diyelim ki Yargıtay’ın en üst kuruluna kadar, yani bir polis memurunun başlattığı soruşturmada onun amiri, onun üstü, emniyet müdürü, sonra yargı, yargıda savcı, hakim, daha sonra Yargıtay vs… Bütün bu bir zincirdir. Bu zincirin bir yerinde bir haksızlık vs. varsa teorik olarak hukuk devletinde bir yerde bu zincir kopar. Yani bir kumpas kurulmuşsa, diyelim ki bir polis memuru bir vatandaşa bir kumpas kuruyor. O bir yerde o amiri görmese başkası, o savcı yoksa yargıç, yoksa Yargıtay bunu bir yerde bozabilir. Ama öyle bir yapı kurmuşlardı -ki özellikle Ergenekon, Balyoz sürecinden bunu görüyoruz- zincirin bütün halkaları cemaat tarafından denetleniyordu. Yani yargılanan kişilerin avukatları, onlara destek veren sivil toplum kuruluşları vs. bu zinciri hiçbir yerde esnetemiyordu. Bugün anlatıyor herkes, özellikle Balyoz davası ile ilgili anlatılanlar var. Mahkemelerde uyuyan yargıçlar, herkese aynı şeyleri otomatik olarak copy-paste ile iddianame yazan savcılar, bütün bunlarla çok büyük operasyonlar yapıldı, çok büyük yargılamalar yapıldı. Şimdi bu zincir koptu. Fethullah Gülen’in en büyük hatası bu zincirin ilelebet süreceğini sanmasıydı. Bir de bu zinciri kimsenin kopartmaya cesaret edemeyeceğini sanmasıydı. Şöyle bir örnek verelim: 28 Şubat sürecini yaşamış Türkiye’yiz. 28 Şubat sürecinde askerler İslami gruplara karşı çok sınırlı ölçüde darbe indirdiler. Şirketlere el koymak, kayyım atamak, yüzlerce binlerce kişi işten çıkarmak, böyle şeylere tanık olmadık. 28 Şubat’ta devlette, Milli Eğitim Bakanlığı’nda, maliyede, poliste, orduda Fethullahçı yok muydu? Vardı. Cemaatle ilgili ya da başka cemaatlerden insan, ama bütün bunlar belli ölçüde kuralları ile gitti. Buna rağmen 28 Şubat çok ciddi tepki çekti haklı olarak. Şimdi yaşanan bakalım -17-25 Aralık’tan sonra da oldu ama- özellikle 15 Temmuz’dan sonra binlerce insan hiçbir savunmaları alınmadan işlerinden oldular, cezaevlerine kondular vs. Bunu Türkiye’de yapsa yapsa Adalet Kalkınma Partisi ve Tayyip Erdoğan yapabilirdi. Diyelim ki CHP iktidarda olsaydı, bunun binde birini bile yapamazdı. Bunu yapmaya kalktığı andan itibaren İslam düşmanı, din düşmanı olarak yaftalanır ve çok büyük gerginliklere yol açardı. Ama AKP ile beraber, Tayyip Erdoğan ile beraber bu olmuyor. Tam tersine Gülen Cemaati’nin ve Fethullah Gülen’in kendisinin İslam ile ilişkili olmadığı ve İslam düşmanı olduğu yolunda propagandalar ön plana çıkıyor. İşte bunu hiç hesaplamadı. Fethullah Gülen Türkiye’deki Cumhuriyet rejiminin değişik dönemlerde dindarlara yönelik bir takım olumsuz uygulamalarının doğurmuş olduğu tepkilere bakarak kendi yapılanmasına karşı devletten gelebilecek saldırıların, baskıların hep belli bir yerde kalabileceğini sandı. Bugünleri böyle hesaplamadı. Bu çok önemli. İkincisi de bu zincirin kopacağını sanmadı. Bir yerden kopsa bile başka yerden tamir edebileceğini düşündü. Böylesine topyekûn bir savaşı hesaba katmadı.

Şimdi ne oluyor, çok sayıda insan cezaevinde. İşlerinden olan insanlar var. Aileleri ile beraber on binlerce insan şu anda önünü göremiyor, yakın geleceğini göremiyor, orta vadeyi de göremiyor. Yurt dışına kaçanların geride kalan aileleri zor durumda, yurt dışına kaçanların ne kadar oralarda ne yapabilecekleri çok belli değil. Cemaatin yurt dışındaki imkanları sonsuz değil. Yurtdışında imkanları var tabi ama bunlar büyük ölçüde Türkiye’deki imkanlarla koordineli bir şekilde vardı. Ama Türkiye’deki şirketlere el konuldu, okullar kapatıldı vs. ve şu anda yurt dışındaki imkanlar sonuna kadar bu boşluğu doldurmak için kullanılacak ve çok zor durumda kalacaklar. Ve dolayısıyla ilk defa, tarihinde belki ilk zamanlarında olduğu gibi tekrar Gülen Cemaati’nde olmak ve Gülen takipçisi olmak tamamen fedakarlık gerektiren bir durum haline geldi. Bu öyle kolay bir şey değil. Kırk yılda oluşmuş olan ayrıcalıklarını kaybetmeleri ve bunu kabullenebilmeleri kolay değil. Mahkemeler başladığında göreceğiz, orda değişik dönemlerde, değişik kurumlarda üst düzey görevlere gelmiş bir takım subaylar, yargı mensupları, polisler kalkıp o uzun sürecek olduğu anlaşılan tutukluluk günlerinde, ağır ceza talepleri karşısında ve maddi imkansızlıklarla belki avukat bulmakta zorlanacaklar, aileleri zaten dışarıda zor durumda vs. Bütün bunlara cemaat nasıl yetişecek ve bunun sonucunda doğacak olan travmalarla nasıl baş edecek. Şunu söylemeye çalışıyorum, bu saadet zinciri Fethullah Gülen’in hiç beklemediği şekilde ve çok net bir şekilde koptu ve bu kopuşla beraber çok ciddi çözülmeler olma ihtimalini yüksek görüyorum. Bu çözülmelerle beraber cemaatin yepyeni bir şeye girmesi gerekir. Fethullah Gülen bu yeni dönemin koordinatlarını, ilkelerini nasıl belirleyecek ve bunları hayata geçirebilecek mi bunların hepsi çok ciddi soru işaretleri. Sonuç olarak peş peşe yapılan ve büyük ölçüde kendine aşrı güvenden kaynaklanan hatalar sonucunda Fethullah Gülen kırk yılı aşan imparatorluğunu kaybetmek üzere. Bu aslında çok kötü bir şey değil, buna inanıyorum. Ama bunun doğurduğu travmalardan sadece kendisi ve cemaatinin üyeleri değil tüm Türkiye’nin etkilenme ihtimalini de hiç yabana atmamak gerekir diyorum. İyi günler.