Medyascope.tv

Transatlantik: Trump-Clinton tarışması 1. raund, Rakka ve Musul operasyonları

Heinrich Böll Stiftung Derneği'in katkılarıyla

Yayına hazırlayan: Şükran Şençekiçer

Merhaba iyi günler. Bu haftanın Transatlantik yayınını bir gün öne aldık. Onu neden öne aldığımızı yayının sonunda öğreneceksiniz. Çünkü şimdiden söyleyeyim: Gönül Tol’un yönettiği Ortadoğu Enstitüsü’nün yarın bir Türkiye yıllık toplantısı olacak. Gönül ve Ömer orada olacakları için biz bugün yapıyoruz. O toplantıyla ilgili yayının sonunda Gönül bizi bilgilendirecek. Gönül Tol ve Ömer Taşpınar’la yine Washington’a bağlanıyoruz. Ağırlıklı olarak Hillary Clinton ve Donald Trump’ın yaptığı o tartışmanın ilk raundunu ele alacağız. Ama ayrıca Suriye’yi ve biraz da Musul operasyonunu konuşmayı düşünüyoruz. En sonunda da dediğim gibi Ortadoğu Enstitüsü’nün yarın Washington’da yapılacak olan Türkiye toplantısı gelecek. Merhaba Gönül ve Ömer. Bir Perşembe günü izleyicilerimizin karşısındayız. Gönül, hemen başlayalım. Beklediğin gibi bir tartışma mı oldu Trump’la Clinton’ın tartışması, yoksa seni şaşırtan hususlar oldu mu?

Gönül Tol: Oldu Ruşen. Aslında en çok Clinton’ın performansı beni şaşırttı. Bir de şahsi bir not eklemek istiyorum. Ömer’le tartışmayı izlerken hep şunu düşündük: Clinton son derece soğukkanlıydı. Trump Trump gibi davrandı. Çok şahsi saldırılarda bulundu. İlk yirmi dakikanın dışında Trump çok agresif davrandı. Hillary Clinton son derece soğukkanlıydı. Çoğu kez de Trump’ın o şahsi saldırılarına birebir yanıt vermedi. Direkt kendi yapacağı siyasetten bahsetti, kendi politikalarından bahsetti. Yani bir anlamda Trump’ı angaje etmedi. Biz izlerken hep şey diye düşündük, Hillary Clinton iyi gitmiyor. Çünkü sürekli saldırıyor Trump ve Clinton’ın o saldırılara yanıt vermesi gerekiyor, yanıt vermiyor. Çok fazla siyasetçi gibi davranıyor. Çok fazla elit gibi davranıyor. Ve biliyorsun temel problemi de bu, Clinton’ın buradaki kamuoyu nezdinde. Dolayısıyla biz iyi gitmediğini düşünmüştük. Fakat sonra yapılan kamuoyu yoklamaları geldi. Orada “focus group”lar oluşturuluyor tartışmayı izleyen. Aslında Hillary Clinton’ın sakin tavrının, Trump’ın her saldırısına yanıt vermeyen tavrının prim yaptığını gördük. Fakat benim için, ben biraz daha agresif olmasını bekliyordum Hillary Clinton’ın. Hiç öyle değildi, oldukça sakindi.

Ömer sen geçen hafta dedin ki –hatta ondan küçük bir video da yaptık biliyorsundur–, “Trump bu tartışmada Clinton’ı yakalayabilir, öyle bir ihtimal var” dedin. Bu oldu mu? Anladığım kadarıyla pek olmamış gibi gözüküyor.

Ömer Taşpınar: Olmadı. Trump hazırlıksızdı, Hillary Clinton da çok iyi hazırlıklıydı, gayet hazırlıklı gelmişti. Ekonomi kısmı hariç dış politika kısmı, Amerika’nın iç politika kısmında Hillary Clinton konulara çok hakimdi. Trump da Gönül’ün söylediği gibi aşırı derecede sakindi. Dolayısıyla Trump’ın performansı Trump gibiydi, hiçbir farkı yoktu. “Presidential” diyorlar, başkan gibi bir havası yoktu. Dolayısıyla Hillary Clinton daha başarılı çıktı. Fakat ekonomi konusunda ilk yirmi dakika, herkesin hemfikir olduğu, Trump’ın ekonomik politikalarının, popülist şeyi koruyan, serbest ticareti sona erdirmek isteyen, Çin’le bir ekonomik ticaret savaşı başlatacak veya NAFTA, Kuzey Amerika-Meksika arasındaki serbest ticareti tekrar, bir kere daha masaya oturtma isteği gibi konularda gayet popülist ve sağlam mesajlar verdi. Hillary Clinton etkisiz kaldı. Çünkü Hillary Clinton görevdeyken, Dışişleri Bakanı iken serbest ticareti istiyordu. Mesela bu Asya Ticaret Anlaşması’nı, Avrupa Ticaret Anlaşması’nı destekliyordu. Sonra sendikaların karşı çıkıyor olması nedeniyle, aday olduğunda geri adım attı. Ve Trump bu konularda çok zorladı Hillary Clinton’ı. Dolayısıyla ekonomi bölümünde Trump beklenildiğinden daha iyi performans gösterdi.

Burada şeyi sorabilir miyim? Ben de bilmiyorum pek, bizi izleyenler de bilmeyebilir. Bu serbest ticaret anlaşmalarında Trump’ın kamuoyunun hoşuna gidecek argümanı ne? “Bu anlaşmaları yaptığımız zaman kendi vatandaşlarımız şöyle şöyle zarar görüyor” mu diyor? Nedir, onu biraz açabilir misin?

Ömer Taşpınar: Temelde mesajı şu: Özellikle Çin gibi bir ülke para biriminde devalüasyona giderek Amerika’ya çok fazla ihracat yapıyor. Biz Çin’le rekabet edemiyoruz. Asya’yla rekabet edemiyoruz. Bizim ağır sanayimiz, araba sanayimiz çöktü. Bu ülkelere karşı serbest ticaret uyguladığımızda, bu ülkeler para birimlerini manipüle ederek ve emek de ucuz olduğu için bizim rekabet gücümüz ortadan kalkıyor. Dolayısıyla işsizlik çok artıyor. Trump’ın zaten oy tabanı daha çok vasıfsız işçi konumundakiler, işini kaybetmiş olanlar. Bu küreselleşme nedeniyle doğru dürüst yeni iş bulamayanlar, teknolojiye ayak uyduramayanlar. Dolayısıyla o alt ekonomik kesim serbest ticarete, Asya’ya, Meksika’ya karşı son derece öfkeli. “Meksika’dan bir de çok göçmen geliyor, bizim işlerimizi kapıyor” söylemi var. O da olaya bir yabancı düşmanlığı, göçmen düşmanlığı da katıyor. Yani temel mesajı, “serbest ticaret Amerika’yı yıkıyor. Ben göreve geldiğimde bu serbest ticaret anlaşmalarını kaldıracağım. Çin’e karşı çok daha korumacı, agresif ekonomik politikalar izleyeceğim. Gerekirse Çin’in Dünya Ticaret Örgütü’nden atılmasını sağlayacağım” diyor. Hillary Clinton da zor bir durumda kalıyor. Çünkü Hillary Clinton da sendikalara yakın ve işçi kesimini de arkasına almak istiyor. Dolayısıyla o da serbest ticarete karşı olmasına rağmen kendisi görevdeyken daha bundan bir yıl önce Asya Ticaret Anlaşması’nı çok büyük bir başarı olarak nitelendiriyordu. Bu da Hillary Clinton’ın dürüst olmadığı, hiçbir zaman sözüne güvenilmeyeceği izlenimini güçlendiriyor.

Gönül, şunu sormak istiyorum. Biliyoruz ki Trump bir tane anket yayınladı, Time’ın anketini galiba. Orada %59’a %41 kendisi önde gözüküyordu da sonra %50’ye %50 eşitlendi gibi bir şey var. Orada hatta birtakım spekülasyonlar da oldu. Şunu merak ediyorum, baktığımız zaman belli bir eğitim vs. düzeyinde, elitler diyelim, genellikle bu tür tartışmalarda senin de anlattığın gibi “Hillary iyiydi”, “Trump yine saçmaladı, agresifti” falan diyor, ama bunun seçmene yansıması konusunda elinizde veriler var mı? Adamın o hali seçmenin önemli bir kısmının pekala da hoşuna gidiyor olabilir, öyle değil mi?

Gönül Tol: Çok iyi bir soru Ruşen sorduğun soru. Yüz milyona yakın insanın izlediği söyleniyor bu tartışmayı. Onlar arasında, onları temsil ettiği düşünülen bir grup arasında bir kamuoyu yoklaması yapıldı. Fakat şöyle bir problem var. Başlangıçta da kamuoyu yoklaması yapan insanlar uyardılar bu konuda. Dediler ki “bütünüyle %100 veri olarak almak imkânsız bu kamuoyu yoklamasının sonuçlarını. Çünkü bu tartışmayı izleyenlerin %60’ından fazlası Hillary Clinton destekçisi ve demokrat. Yani aslında Cumhuriyetçilerin çok küçük bir tabanı, %30 gibi bir tabanı bu tartışmayı izliyor. Dolayısıyla yapacağımız her anket Hillary Clinton’ı destekleyecek. Bunu göz önüne alın” diyor. Bu çok temel bir problem. Fakat benim daha çok önemsediğim, kamuoyu yoklamalarından çok, “focus group” denen gruplar var. Bu gruplar önemli yerlerde, “salıncak eyaletler” denen eyaletler var, seçimin kaderini belirleyecek eyaletler var, Florida gibi mesela. Orada yirmi kişilik bir grup bir araya getiriyorlar. Bunun içinde yine seçimin kaderini belirleyecek insanlar var. Kimler bunlar? Kararsızlar genelde. Yirmi tane kararsız insanı o odaya koyuyorlar ve tartışmayı izletiyorlar. Tartışmanın arkasından sorular yöneltiyorlar. Bütün bu salıncak eyaletlerde yapılan bu “focus group”larda neredeyse %80’ine yakını Hillary Clinton’ı destekledi. Bu da şu demek oluyor. Seçimin kaderini kim belirleyecek? Sonuçta Hillary Clinton’ın kendi destekçileri ve Trump’ın kendi destekçileri blok gruplar. Seçimin kaderini bekleyecek olan birinci şey: Kaç kişi sandığa gidecek? İkincisi de, kararsızlar nereye kayacaklar? O yüzden kararsızların ne düşündüğü çok önemli. Tartışmanın ardından gördüğümüz kadarıyla Trump o kararsız seçmeni kendi safına çekemedi. Pek çok insan şunu söyledi; Trump çok hazırlıksızdı. Biz şunu düşünüyorduk: Birazcık daha hazırlanır, birazcık daha başkanlığın ağırlığıyla hareket eder. Tam tersi oldu. Hillary Clinton çok hazırlıklıydı. Konuştuğu konuları çok derinlemesine biliyordu. Ve son derece kontrollüydü, hiç kontrolünü kaybetmedi. Dolayısıyla o “focus group”lar kamuoyu yoklamalarından bence daha anlamlı.

Ömer peki, hazırlık meselesini söyledi. İki tane tartışma daha olacak. Bu arada ayrıca kampanya da yapıyorlar, onu biliyoruz ama, iki tartışma daha olacak 15’er gün arayla yanılmıyorsam. Arayı kapayabilir mi Trump? Bir sonrakine… Her ne kadar şu söyleniyorsa da, biliyorum: İlk tartışma en kilit tartışma oluyormuş başkan tartışmalarında ama, iki ve üç yapılacak. İki ve üç’lerde bir beklenti var mı, yoksa olayın rengi burada çıktı mı deniyor?

Ömer Taşpınar: Olayın rengi çıktı demek için daha erken Ruşen, fakat haklısın. Bunu yüz milyon kişi seyrettiyse, ikinciyi belki seksen, üçüncüyü elli milyon kişi seyredecek. Dolayısıyla burada Trump çok önemli bir fırsat kaçırdı diyebiliriz. Fakat Trump’ın kemikleşmiş bir oy tabanı var ve Trump bildiğini okumaya devam edecek gibi gözüküyor. Benim korkum, bu tartışmalar dışında Amerika’da ciddi bir terör saldırısı olursa bu Trump’a yarayacak. Çünkü Trump dış politikada, iç politikada sürekli bir korku üretiyor ve o korkuyu satıyor. Şu anda Hillary Clinton aslında bir rehavete kapılabilir, “ben kazanıyorum” diye. Aslında Trump için hâlâ biraz zaman var ve bir dahaki tartışmaya Trump daha hazırlıklı gelecek. Ve tahmin ediyorum, Hillary Clinton Trump’a sert sorular sordu, mesela vergi beyannamesi konusunda çok ciddi bir tartışma geçti. Trump şu anda Amerika’nın vergi kurumunda –ki bu kurum Amerika’da çok önemli bir kurum– “audit” ediliyor. Doğru vergi verip vermediği tartışılıyor, gözden geçiriliyor. Trump’ın ne kadar vergi verdiği bilinmiyor. Trump bunu açıklamıyor. Bu konuda çok ciddi saldırıda bulundu Hillary Clinton. Dedi ki: “Yıllardan beri federal vergilerini vermemiş bir kişiyle karşı karşıyayız. Allah bilir nerelerde parası var, hangi ülkelerde iş yaptı, bütün bunları saklıyor”. Trump çok sinirlendi ve aslında agresif bir şekilde Hillary Clinton’ın üstüne gitmeye çalıştı e-mailler konusunda, Libya konusunda. Fakat bunları tam da yapamadı. Bence Trump daha sert gelecek bir dahaki sefere. Hillary Clinton bu sefer savunmada kalacak. Dolayısıyla yine Trump’ın birazcık kendi tabanına oynama ve bazı kararsızları Hillary Clinton’dan uzaklaştırma şansı olacak. Fakat Gönül’ün dediği gibi ekonomiye baktığında, Amerika’nın genel gidişatına baktığında, aslında halk Obama’dan memnun. Yani Obama’nın başkanlığı konusunda çok büyük bir protesto, şikâyet yok. Öte yandan Hillary Clinton tabii “ben Obama’nın devamıyım” deyince, bir kesim, o memnun olmayan kesim Hillary Clinton’a karşı son derece tepkili. Kutuplaşmış bir şekilde devam edecek bu.

Gönül buradan bölgemize gelelim. Suriye’ye ve biraz da Irak’a gelelim. Malum Rakka’ya ve Musul’a operasyon bekleniyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan söyledi değil mi, “Obama Hillary Clinton’ın kazanması için Ekim’de de Musul’a ve Rakka’ya operasyon yapabilir” şeklinde bir açıklama oldu. Bunlar ne derece gerçekçi? Seçimin öncesinde, seçimi de etkilesin diyerek Suriye ve Irak’ta Amerika’nın çok ciddi büyük stratejik adımlarını bekleyebilir miyiz?

Gönül Tol: Bence zor. Musul operasyonu daha olası. Fakat Rakka’ya yapılacak operasyonun bir sürü komplikasyonu var. Bir süredir Türk medyası, Suriye’deki Kürt medyası, Arap medyası da şeyden bahsediyor, Amerika’nın Tel Abyad’da bir koordinasyon merkezi kurduğundan, bunun Rakka operasyonuna önemli bir hazırlık olduğundan bahsediyor. Aslında bölgede de böyle bir beklenti var. Rakka operasyonu bugün yarın olacak gibi. Fakat çok zor ve bildiğim kadarıyla Pentagon da bu işi aceleye getirmek istemiyor. Çünkü daha evvel de konuştuk Rakka operasyonunun zorluklarını, oradaki sivil halktan bahsettik. Bu Cerablus’un alınması gibi kolay olmayacak, çok ciddi bir mücadele, direnç gösterecek IŞİD dedik. Bütün bunlar komplikasyon yaratıyor. Tabii en büyük komplikasyon Türkiye ile Amerika arasındaki PYD krizi. Dolayısıyla ben Rakka operasyonunun yakın bir zamanda olabileceğine ihtimal vermiyorum. Musul daha olası çünkü Musul’da sonuçta, Irak’ta sahada görev yapacak, operasyona katılacak birlikler daha net. O konuda daha az kafa karışıklığı var. Bağdat buna destek verecek, Peşmerge destek verecek, Şii milisler destek verecek, lokal güçler, Sünni aşiretler destek verecek. O konuda çok bir kafa karışıklığı yok. Türkiye’nin müdahil olması dışında. Türkiye hep “biz Musul’u da almaya varız, operasyona da katılmaya varız” diyor. Bence bu çok büyük bir problem. Çünkü Bağdat bunu istemediğini defalarca söyledi. Musul’a dair Irak’ta Türkiye’nin Musul’la ilişkisi konusunda çok önemli bir hassasiyet var, tarihi bir hassasiyet var. Dolayısıyla Türkiye’nin o operasyona dahli biraz problemli olmakla birlikte, bu Musul operasyonunu çok da aksatacak bir gelişme değil. Fakat Rakka’da durum öyle değil. Rakka’da Amerika’nın Türkiye’yle meselesini çözmesi gerekiyor. Ya da çözmezse dahi bir ortak anlayışa varılması gerekiyor ve bu çok zor. Birkaç ayda çözülecek bir şey gibi gelmiyor bana.

Ömer, Suriye’de kalmışken sana şunu sormak istiyorum: Washington’la Moskova arasında bir “understanding” yani karşılıklı anlama ve birlikte hareket etme, ateşkes falan vardı ama birden sanki tuzla buz oldu, yanılıyor muyum? Orada beklenmedik, hızlı bir şekilde yakınlaşıp hızlı bir şekilde de ayrıştılar sanki. ABD ve Rusya ilişkisini Suriye üzerinden nasıl okuyorsun?

Ömer Taşpınar: Bu ateşkesin yürürlüğe girmesi için Amerikan Dışişleri Bakanı Kerry ve Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov iki-üç ay uğraştılar ve sonuçta bu ateşkes başarılı olursa acaba diplomatik süreç, bir geçiş dönemi başlayabilir mi diye bir ümit vardı. Bu ateşkesin devam etmediği belli oldu. Sonuçta Halep’e giden insanî konvoya Rusya’nın hava saldırısı düzenlemesi bir bakıma gösterdi ki sahadaki dinamikleri kontrol edemiyorlar. Sahada Rusya ve Amerika bir şekilde diplomatik olarak bir anlaşmaya varmışken, sahadaki dinamikler kendi gerçeklerini yaratıyor ve bu ateşkes sona erince bu sefer ipler koptu diyebiliriz. Birleşmiş Milletler’de son derece sert konuşmalar yaptılar birbirlerine. İki taraf da birbirini suçladı. Şu aşamada artık zaten Kerry zar zor devam ettiriyordu bunu. Beyaz Saray’ın ve Pentagon’un ciddi soru işaretleri vardı. Kerry’nin Ruslara bazı vaatleri vardı, istihbarat paylaşımı gibi konularda. Zaten Pentagon ve özellikle Genelkurmay Başkanı, Senato Dış İlişkiler Komitesi’nde yaptığı konuşmada bu istihbarat paylaşımının mümkün olmayacağını söyledi. Zaten Pentagon’la Dışişleri Bakanlığı arasındaki uyumsuzluk ortaya çıktı. Bunun üzerine Rusya’nın sahadaki, Halep’teki agresif politikası ipleri kopardı diyebiliriz. Bana göre bundan sonra artık tekrar bir Amerika-Rusya-Cenevre süreci çok zor gözüküyor. Ve Halep’in düşmesine doğru gidiyoruz. Çünkü rejim ve Rusya gayet sert bir şekilde ilerliyor. Muhalifler güçlü değil. Gönül’ün anlattığı nedenlerle de Rakka’da bir operasyon şu anda mümkün gözükmüyor. Musul konusunda bir ivme var gibi. Bana göre diplomatik süreç şu anda çökmüş durumda.

Peki Gönül bu Moskova ve Washington’ın birleşip tekrar ayrılması, orada Türkiye’nin mesela Suriye’ye yönelik politikalarını nasıl etkiler? Çok spekülatif bir soru olduğunun farkındayım ama.

Gönül Tol: Tabii Türkiye bir süredir, özellikle 15 Temmuz’dan sonra, Amerika’ya karşı Rusya kartını kullanmayı bir denedi. Türkiye ile Rusya arasında bir anlaşma oldu, gerginlikler giderildi. Bence Türkiye’nin ümit ettiği şey şuydu, batıya şu mesajı vermek, Amerika’ya şu mesajı vermek: Tek alternatifim sen değilsin. Ben Rusya’yla da oynayabilirim. Ve uzun süre, 15 Temmuz’dan da evvel biliyoruz ki Türkiye, Amerika’nın ve Rusya’nın Suriye’de çok yakın hareket etmesinden rahatsızdı. Türkiye’nin bir anlamda oyunun dışında kalmasından rahatsızdı. Dolayısıyla bunun mantıkî olarak bir sonraki şeyi ne? Analitik olarak bir anlam çıkarmaya çalışırsak, Türkiye’nin bundan mutlu olması gerekiyor. Yani Amerika ve Rusya arasındaki gerginliğin elini güçlendirdiğine inanması gerekiyor Türkiye. Fakat bence aslında Amerika ve Rusya arasındaki gerginlik Suriye’deki özellikle askeri dinamikleri çok zorlaştıran bir kulvara sokuyor. Bu Türkiye için de iyi değil. Daha birkaç gün evvel Numan Kurtulmuş dedi ki: “Bir vesayet savaşı yürütülüyor ve bu artık çığırından çıkmış durumda.” Uluslararası güçler müdahil oldukça meseleye ve onlar arasındaki gerginlik, onlar arasındaki ortak anlayış bulamama, Suriye’deki çatışmaların devamını sağlıyor, çatışmayı kızıştırıyor. Bu tabii ki en çok Türkiye’ye zarar veriyor. Dolayısıyla bugün belki Türkiye Amerika’ya karşı biraz da Gülen’in iadesi konusunda Rusya kartını kullanmaya çalıştığı için gelişmeden memnun olabilecekken, bence aslında biraz sakin kafayla düşünüldüğünde Amerika ve Rusya’nın Suriye’de ortak çalışması herkesin hayrına. Çünkü diğer türlü gördük işte, Halep’te insanlar, siviller ölmeye devam ediyor. Bir ortak anlayış gerekli. İran, Türkiye, Rusya, Amerika… Bütün siyasi ortaklar arasında bir ortak anlayış olmadığı müddetçe bu çatışma devam edecek.

Peki Ömer, bu sorunun yine spekülatif ama bir başka boyutunu sana sorsam. Amerika ve Rusya’nın tekrar anlaşmazlığa düşmesi Suriye’deki Kürtleri nasıl etkiler sence?

Ömer Taşpınar: Kürtler bana göre daha çok Amerika’ya dayanarak bir politika izliyorlar. Amerika’yla Rusya’nın arasının bozulması bir bakıma Kürtlere gösteriyor ki zaten çok fazla bir Rusya alternatifi yok. Gittikçe Rusya rejime angaje durumda ve diplomatik süreç çöktükçe bana göre Kürtler bir bakıma Amerika için sahadaki tek alternatif haline gelecek.

Daha değerli oluyor yani.

Ömer Taşpınar: Daha değerli hale gelecekler. Diplomatik süreç çöktükçe Amerika farkına varacak ki, bir askeri boyut gerekecek buraya IŞİD’le mücadelede. Çünkü siyasi boyut olmayacak hiçbir zaman. Ve Kürtler açısından, belirleyici önemde olmamakla beraber Amerika’nın Rusya’yla fazla bir diplomatik sürece girmemesi bir bakıma Kürtlerin değerini artırabilir gibi geliyor Amerika’nın gözünde. Tabii bütün bunlar spekülatif senin dediğin gibi. Çünkü Obama gidici, birkaç ay sonra Obama yok. Ve Suriye’deki dinamikler, iç savaş muhtemelen birkaç yıl daha devam edecek. Dolayısıyla her şey bir dahaki Beyaz Saray’ın, bir sonraki yönetimin nasıl hareket edeceğine, Rusya’yla nasıl bir ilişki kuracağına, Kürtlerle ne gibi bir ilişki kuracağına bağlı. Eğer Hillary Clinton kazanırsa bir şekilde Kürtler daha çok zorlanabilir. Çünkü Hillary Clinton daha agresif bir politika izleyeceği için, Türkiye’ye yanaşma konusunda adımlar atabilir.

Gönül, seninle kapatalım, başta duyurduğumuz, yarın Ortadoğu Enstitüsü’nün 7. yıllık Türkiye toplantısını yapıyorsunuz. Anlatsana biraz başlıkları, katılımcıları… Ne bekliyorsunuz? Sen düzenliyorsun değil mi?

Gönül Tol: Bu yıl yedincisini yapıyoruz Ruşen. Artık Washington’daki en büyük Türkiye konferansı haline geldi. Bu yıl 800 kişi kayıt oldu, rekor düzeyde. Geçen yıl 600 kişiyi ağırlamıştık. Bu tam günlük bir toplantı ve 800 kişi kayıt oldu. Artık kayıtları kapatmak durumunda kaldık. Dolayısıyla inanılmaz bir ilgi var Türkiye’ye. Başlıklar, üç tane panel olacak. Panellerden bir tanesi: İç politika, iç siyasette neler olacak, 15 Temmuz’da gelişen süreç Kürt meselesini nasıl etkileyecek, asker-sivil ilişkisini nasıl etkileyecek ve yerel dinamikler nasıl şekillenecek, bunlardan bahsedeceğiz. Dört tane panelist olacak. İkinci panel Türkiye’nin Batı’yla, Amerika ve Avrupa Birliği’yle ilişkisini irdeleyecek. O da çok önemli bir panel, ona da çok büyük ilgi olacağını düşünüyorum. Emekli büyükelçilerden James Jeffrey konuşacak o panelde. Sayın Volkan Bozkır gelecek Türkiye’den. Avrupa Birliği’ni temsilen bir kişi olacak, Amerikan yönetimi de temsil edilecek panelde. Son panelde de Türkiye’nin bölgesel ilişkileri irdelenecek. Yani Türkiye’nin Suriye politikası, Irak’la ilişkileri, İran’la, İsrail’le ilişkileri irdelenecek. Ve çok önemli ve ciddi bir medya ilgisi de var. Bugüne kadar 77 tane medya kuruluşu kaydolmuş konferansa. Dolayısıyla Türkiye’de –hep bizim açılış konuşmasında söylediğimiz bir şey var– her yıl bir şey oluyor. Neredeyse konferansa başladığımız ilk yıldan bu yana her yıl bir şey oluyor ve inanılmaz ilgi oluyor. Bu yıl çok zor bir yaz geçirdi Türkiye ve çok fazla ilgi olmasının sebebi bu. Ve profil de değişiyor. Yani ilgilenen insanların profili de değişiyor.

Tam bunu soracaktım, katılımcıların bağlı olduğu kurumlara falan baktığın zaman, medyadan bahsettin de onun dışında değişen profili biraz açar mısın? Mesela bu toplantıyı izlemek için ne tür insanlar başvurdu?

Gönül Tol: Çok ilginç. Mesela Türkiye’nin Suriye’ye müdahalesinin ardından olduğunu düşünüyorum bunun en çok. Savunma Bakanlığı’ndan inanılmaz sayıda insan kaydolmuş. İstihbarattan, savunma çalışan düşünce kuruluşlarından ve buradaki Ortadoğu ülkelerinin diplomatik temsilciliklerinden çok büyük bir katılım var. İlk yıllarda mesela daha çok düşünce kuruluşlarından insanlar, akademisyenler katılıyordu. Fakat Türkiye yıllar içerisinde hem bölgede oynadığı aktif rol, hem Amerika için yarattığı problemler vs. yüzünden daha çok siyaset yapıcıların ilgilendiği bir konferansa dönüştü bu. Sadece artık yarı-akademik bir konferans olmaktan çıkıp bütünüyle siyaset yapıcıların, burada Amerikan yönetiminden, yabancı elçiliklerden vs. gelen insanların ilgi gösterdiği bir konferansa dönüştü. Bu da işte Türkiye’nin bütünüyle bölgede oynadığı rolden. Mesela ilginç bir gelişme daha var. Normalde iç siyaset paneli en az ilgi gören panellerden biriydi. Bu yıl en çok ilgi gören panellerden biri o.

Tam bunu soracaktım. Cemaat’i merak edecekler, Cemaat konusu çok hassas, kritik bir konu. Onu cidden masaya yatıracak mısınız o panelde?

Gönül Tol: Evet evet, o panelde Mücahit Bilici’yi misafir edeceğiz. O Cemaat’le ilgili konuşacak. Gareth Jenkins konuşacak. Yine Cemaat’in asker içerisindeki yapılanmasından bahsedecek. Aynı panelde Ömer konuşacak. Ömer’in bir konsepti var, iç siyaset nasıl şekillenecek, nasıl bir angajman olacak ondan bahsedecek. HDP milletvekili Garo Paylan konuşacak, Kürt meselesini konuşacak. Dolayısıyla iç siyasette bu yıl, en az diğer Ortadoğu panelleri kadar ilgi gördü neredeyse.

Orada biraz sert geçebilir tabii. Çünkü buradan oraya çok kişi gitti, özellikle son operasyonlardan sonra bayağı ilginç tartışmalar vs. olabilir. Bu arada Türk temsilciliği de izliyor değil mi? Doğrudan Büyükelçilik’ten falan uzmanlar da geliyor mu?

Gönül Tol: Tabii, her zaman katılıyor elçilik.

Allah kolaylık versin o zaman yarın size. Evet burada noktalayalım Transatlantik’i. Haftaya Cuma yapıyoruz değil mi? Normal saatimize dönüyoruz yani.Gönül Tol’a ve Ömer Taşpınar’a çok teşekkürler. Bu hafta Transatlantik’i burada noktalıyoruz. Haftaya tekrar buluşmak üzere, bizi izlediğiniz için teşekkürler. İyi günler.

Bunlar da ilginizi çekebilir: