Medyascope.tv

Robin Beaumont: “Irak Şiiliği sanıldığından çok daha parçalı ve yeni çatışmalara gebe”

Robin Beaumont: “Irak Şiiliği sanıldığından çok daha parçalı ve yeni çatışmalara gebe”

Enki Baptiste – Les Clés du Moyen-Orient – Çeviri: Haldun Bayrı

Robin Beaumont Sosyal Bilimler Yüksek Araştırmalar Okulu’nda (EHESS, Paris) doktora öğrencisi. Irak’taki Şiî siyasî otoritesinin tekrar teşekkülü üzerine araştırmasını sürdürmekte.

Baptiste: Araştırma sahanız Irak ve esasen Irak’taki Şiîlik sorunu. Bu sorun üzerine araştırmaların önündeki güncel hedefleri hatırlatabilir misiniz bize?

Beaumont: Şîa ile ilgili incelemelerde yaklaşık on beş yıldır göz alıcı bir atılım yaşanıyor; ama belirli sebeplerden ötürü, bunun yakın tarihteki siyasî tezâhürleri, İran ve Lübnan Hizbullahı gibi iki kaydadeğer istisnâ dışında, “siyasî Sünnîlik” kadar bilimsel ilgi konusu olmuyor. Tarihçiler, antropologlar, İslambilimciler bize önemli şeyler öğrettiler, ama siyasî bilimler, Humeynici modelin ötesine geçildiğinde tuhaf biçimde sessiz kaldılar – bilhassa Irak’la ilgili olarak. Bu eksiklik Irak sahasına erişim koşullarına bağlı elbette; 2003’ten itibaren Amerikan-İngiliz işgali çerçevesinde, sosyolojik araştırmanın aleyhine bir biçimde, uluslararası örgütlerin ya da özel siyasî analiz veya güvenlik şirketlerinin “uzmanlığı”nın önü açıldı. Dolayısıyla halihazırda Irak’taki Şiîliğin siyasî olgusu üzerine çalışan çok az sosyolog ya da siyasetbilimci var. Bu eksikliği açıklamak için ileri sürme riskine gireceğim bir başka varsayım ise, 19. yüzyıldan tevârüs edilmiş, geniş ölçüde apolitik ve daha ziyade tasavvufa bağlı bir Şîa anlayışı olurdu: Muhtemelen siyasî Şiîliğin bizim Avrupa toplumlarımızda kimlik ya da güvenlik bakımından bir iç meşgale konusu olmamasındandır da bu…

Irak’la ilgilenen araştırmacılar genellikle kendilerini, akademik çevrelerde epey az sayıdaki, bölge üzerine çalışan siyasetbilimcilerin hepsiyle aynı konumda buluyor: Medyanın ilgisinin yoğunlaştığı konuları anlamaya çalışıyorlar. Irak’ta bu ilgi artık, özellikle güvenlik koşulları orada çalışmayı daha mümkün kıldığı için Kürdistan ile IŞİD’le olan sınır hatları üzerinde yoğunlaşıyor. Irak’ın artakalan kısmı üzerine gazetecilik ürünleri de akademik ürünler gibi ender görülüyor. Netice itibariyle, Irak toplumunun çoğunluğuna nüfuz eden etkenler ve dinamikler bugün geniş ölçüde bilinmiyor ve üzerinde çok az çalışılıyor.

Baptiste: Irak’taki devlet boşluğundan ve başlıca göstergesi silahlı grupların iplerini koparmaları olan anarşiden söz edildiğini çok duyuyoruz. Gerçek bir devlet olmayan ve milisleri üzerindeki denetimini tamamen yitirmiş bir devletle mi karşı karşıyayız hakikaten? Yoksa durum daha da mı karmaşık?

Beaumont: Irak’ta devletin iflası, her tür siyasî düzenin ortadan kaybolması, anarşi ya da anomi(Ç.N.) fikri git gide daha çok geçerli hale geliyor ve en azından iki sorun çıkarıyor. Önce, Ortadoğu’daki mandacı güçlerin yerini alan diktatörlük rejimlerinin, temelleri itibariyle modernlik-öncesi, devlet-öncesi ve ulus-öncesi aşamada bulunan toplumlara ikili bir devlet ve ulus kurgusu dayatmış olmaları sorunu. Ve Irak’ta 2003’te, ya da bölge devletlerinde 2011’den itibaren, bu otoriter rejimlerin çökmesi ya da ufalanıp dağılmasının, ulus-altı, ailevi, aşiretsel, kabilesel, kavimsel ya da itikadî bağlar üzerine kurulu bu toplumların esas hakikatinin dile gelmesine izin vererek, bu kurguların oldukları halleriyle görünmelerini sağlamaları sorunu. Bu okuma sorun çıkarıyor, çünkü Irak’ta asırlık ve dokunulmaz bir geçmişten ziyade şu son yirmi beş yılın ürünü olan bu kimliksel vurguların tamamen modern karakterini aşındırıyor.

Hem sonra, bir ulus veya bir devlet, inşa edilmiş toplumsal gerçekliklerdir. Bugün, Ortadoğu toplumlarının gerçekliği bir asır öncesiyle aynı değil. Ulus duygusu yaratılır ve inşa edilir; bugün Irak’ta da her ne kadar çok özel ve tekelci biçimler altında da olsa inkâr edilemez bir ulus duygusu mevcut. Aynı şekilde, artık devletin olmadığını söylemek yanlış. Afrika ya da Güney Amerika araştırmacıları, “müflis devlet” mefhumunun uluslararası ekonomik kurumların yeni-kalkınmacı normları tarafından üretilen, son derece ideolojikleştirilmiş bir mefhum olduğunu ve ilk bakışta devlete rakip görünen nice hâdisenin çok doğrudan bir biçimde onu beslediğini göstereli yirmi yıl oldu. Çok sayıda nedenden dolayı, bu tahlilleri Ortadoğu incelemelerinin çok kapalı sahasına sokmakta zorlanılıyor. Irak’ta devlet ortadan kaybolmadı. Kuşkusuz zayıfladı: IŞİD’in gücünün artması ve bir toprak zemini üzerine oturması, meşru şiddetin icrasında Bağdat’ın tekelini yitirdiğinin kanıtı. Ama paramiliter grupların, özellikle de Şiî milislerin gelişmesi, doğrudan Irak devletine bağlı. Milis şefleri milletvekili veya bakan aynı zamanda; o silahlı gruplar ise çoğu zaman, koltuklar için, kurumsal makamlar vs. için rekabet halindeki siyasî partilere bağlı. Gelecek seçimleri beklerken, İran’a yakın en itikadî milislerin bazıları bir tür Iraklılık ve ulusal meşruluk yarışına girerek, Irak Anayasası’nın tekrar yazılması çalışmalarına giriştiler. Bu aktörler çoğu zaman birçok tutumu bir arada yürütüyorlar: Irak devletinin ortadan kalkmasıyla onlar da çok şey yitirecekleri için, Irak devletiyle sıfır toplamlı bir oyuna girmiyorlar… Aksine bütünüyle iç içe geçmiş, bazen rekabete giren ama aynı zamanda birbirini besleyen gerçeklikler söz konusu. Milisler de devletin bir uzantısı ve yürüttükleri şiddet her şeyden önce devlet şiddetine yardımcı olmaları hasebiyle üstleniliyor — birkaç hafta önce, “halk seferberliği”, doğrudan başbakana bağlı ve düzenli orduyla aynı kurallara tâbi, başlı başına Iraklı silahlı bir güç olarak resmen böyle kurumsallaştırıldı.

Milislik olgusunun ulusal meşrulaştırmasının resmî doğum belgesi, 2014 Yazı’nda Ayetullah Sistanî’nin Irak ulusuna Kerbela’daki temsilcilerinden birinin Cuma hutbesi yoluyla yaptığı, IŞİD’e karşı ayağa kalkma ve silahlara sarılma çağrısına da çok şey borçlu. En azından herkesin anlattığı öykü bu; ki bu öykü, Sistanî’ye kendini ulusal seferberliğin babası olarak vurgulama, milislere ise dinî bir otoritenin onayını almış olma imkânı sunuyor. Gerçekte, milisler hayli uzun zamandır zaten mevcuttu. Ama Sistanî’nin çağrısına icabet ettiklerini söyleyerek ulus çapında meşruluk sağlayan bir kefil ediniyorlar. Ulus savunmasına yapılan bu gönderme, bu silahlı grupların hepsinin söylemlerinde bulunuyor; en İran-yanlısı olduğu, İran tarafından finanse edildiği, özel İran kuvvetleri tarafından talim yaptırıldığı ve velayet-i fakih modelini benimsediği söylenen gruplarda bile.

Dolayısıyla ulus-ötesi bir modelin benimsenmesi ile aynı zamanda ulus ve devlet zaviyesinden bir Irak anlayışını yerleşikleştiren söylem arasında bâriz bir çelişki var. Şiddet içinde bile hesaba katmak gereken toplumsal düzenler kurulduğunu reddeden “anomik” söylemi karmaşıklaştırmak için, ulus-ötesi ile ulusal arasındaki bu eklemlenmeyi düşünme çabası göstermeliyiz.

Baptiste: IŞİD’in temayüz etmesiyle Şiî milislerin örgütlenmesinde ve kavgalarının amaçlarında bir evrim tespit edildi mi? Cevap olumlu ise, artık kavgalarının amacı tam olarak ne? Daha ziyade, IŞİD’in temsil ettiği Sünnî saldırganlığı karşısında Şîa’nın savunulması mı? Yoksa vatanın savunulması amaçlı, Irak kimliğinin bir tepkisi mi?

Beaumont: Ulusal seferberliğin önemi, bu milislerdeki tüm sekter –Anglo-Sakson anlamda, yani itikadî– veçheleri yadsımak gerektiği anlamına gelmiyor. Dışlayıcı bir söylem var tabii: Milliyetçilikten ya da millî duygudan bahsedildiğinde, hangi tipte milletten bahsedildiğini ve bu söylemlerin hangi tipte millete göndermede bulunduğunu iyi görmek gerek. İtikadî ve eskatolojik söylemlerle beslenen histerik, dışlayıcı ve daracık bir millet anlayışı bu. İki kutbun etkisini unutmaksızın düşünülmesi gereken de karşıtların bu birliği.

Baptiste: Bu milislerin sosyolojik bileşimi nedir? IŞİD’in çok hareketli ve çok tecrübeli olduğunu bildiğimiz savaşçılarına karşı onları bu kadar amansız ve bu kadar etkili kılan ne?

Beaumont: Bileşimleri çok çeşitli. Savaş profesyonelleri olan dövüşte pişmiş muharipler de söz konusu olabiliyor, Sistani’nin çağrısına uyup kitle hareketine cevap vererek gelen ve yeni oluşumlara ya da daha önceden mevcut silahlı gruplara katılan gönüllüler de olabiliyor. Bu durumda, çoğunlukla pek savaş tecrübesi olmayan ve en asgari talimleri görmüş muharipler söz konusu oluyor.

Bu milislerden söz edildiği vakit, elli civarında gruba dağılmış 100 bin kadar savaşçıdan söz ediliyor; ama bunu homojen bir gerçeklik gibi görmemek gerek. 100 bin savaşçı, aynı yerde birlikte dövüşen 100 bin muharip demek değil. Cephe ile evleri arasında gidip gelen gönüllüler, birkaç gün ya da birkaç hafta dövüştükten sonra evine dönenler de var. En az talimli olanlara dövüşmeyi gerektirmeyen görevler veriliyor; mesela kutsal mekânların korunması. Nihayet, bu grupların sosyolojik bileşimi homojen değil: Silah altına alma işlemi gençler arasında çok yaygın olsa da, her yaştan, çok çeşitli toplum kesimlerinden erkekler bulunuyor.

Irak ve Suriye’deki çatışmaların uluslararasılaşmasıyla birlikte, milisler çabucak güçlü desteklerden, özellikle de silah gönderen, Devrim Muhafızları’nın Kudüs Savaşçıları gücü üzerinden erkeklere talim yaptıran, sahaya eğitimciler gönderen İran’ın desteğinden istifade etti.

Baptiste: Haberlerde sürekli aynı isimler geçiyor: Felluce, Ramadi, Musul, Tikrit ve tabii ki Bağdat. Ama Irak’ın güneyinden söz edildiği pek işitilmiyor, hatta hiç işitilmiyor; oysa tarihsel olarak Şiî bölgesi bu. Sahadaki durum ne? Ve yerel aktörlerin yaşanmakta olan kriz karşısındaki kanaatleri neler?

Beaumont: Ülkenin büyük bölümünde olduğu gibi Irak’ın güneyinde de IŞİD’e karşı savaşa destek verme konusunda hakiki bir mutabakat var. Şiî milis gücü Haşd el Şabi başka yerlerde olduğu gibi burada da halk arasında muazzam seviliyor ve kamusal alanı fazlasıyla meşgul ediyor: her yerde halk seferberliğinden yana resimler (şehitlerin portreleri…) görülüyor, radyoda vatansever şarkılar işitiliyor, televizyonda seferberliğin zaferini öven klipler gösteriliyor… Dolayısıyla milisler arasındaki siyasî mensubiyetlerin çeşitliliğine rağmen bu kavgada konsensüs var.

Bu gruplar arasındaki ilk kırılma çizgilerinin belirmesini gözlemlemek ilginç. Irak’taki durumu gözlemleyenlerin bu unsuru geniş ölçüde göz ardı etmesi daha da ilginç. Git gide daha çok parçalara ayrılan Sünnî dünyaların siyasî, askerî, ideolojik ve ekonomik çöküşü karşısında, yazgısının ve Tarih sahnesine girişinin bilincinde olan homojen bir Şiî dünyasının su yüzüne çıktığı izlenimi artıyor. Halbuki, hâdiselere daha yakından bakıldığı vakit, kırılma çizgilerinin zaten yeterince mevcut olduğunun ayırdına varılıyor: Özellikle İran’a bağlılık ya da bağımsızlık sorunu üzerine ekonomik ve siyasî gerilimler bunlar. Şimdilik gizli kalan ve dövüşün içindeki silahlı grupları birbirine bağlayan ortak düşmanın maskelediği kırılmalar şekilleniyor. Şiîliğin siyasî manzarası zannedildiğinden çok daha parçalı ve yeni çatışmalara gebe olduğu sonucuna vardırıyor.

FransizKultur

Ç.N. Anomi: Düzeni sağlayan ahlâk ve hukuk kuralları ortadan kalkınca toplumun bütününü saran hastalık.

Bunlar da ilginizi çekebilir: