Medyascope.tv

Suriye’de ayrılan yollar: Aydın Selcen ile söyleşi

Burak Tatari: Merhaba iyi günler. Bügünkü konumuz “Suriye’de Ayrılan yollar”. Kimin ayrılan yolu? ABD ve Rusya’nın ayrılan yolu. Yine Aydın Selcen’le beraberiz. Aydın Bey’le konuşacağız bu konuyu. Vaktimiz kalırsa da Musul’a değinmek istiyoruz. Musul üzerinden de Türkiye-Irak ilişkilerine… Aydın Bey hoşgeldiniz. Hemen konuya girelim. Ne oldu da ABD ve Rusya’nın yolu yakınlaştı, evveliyatında, Rusya’da nasıl yakınlaştılar?

Önce nasıl yakınlaştı?

Tatari: Evet.

İsterseniz ona girmeden bir cümleyle de şu son gelişmelere değinelim. Malum hem İMC.TV, hem Hayatın Sesi, hem Zarok.tv –Kürtçe çocuk yayını yapan–, Alevilerin kanalı TV10, Yön Radyo, adını saymadığımız başkaları da var; bunların hepsi mühürlendi. Bu herhalde parlak bir gün değil Türkiye açısından. Türkiye demokrasisi açısından da çok kötü bir işaret. Öte yandan Medyascope.tv gibi mecraların da önemini ortaya çıkartıyor. Dileyelim ki buralarda işsiz kalanlar da bir an önce aramıza katılsınlar. Bizler de onların yeni başlatacakları mecralarda belki çağırırlarsa kendimize yer bulalım. Söylemeden geçemedim..
ABD’nin Rusya ile yolu nasıl kesişti? Esasen tabii başlangıçta işler ters gidince, yani önce Başkan Obama’nın ağzından Suriye’de Esad’a yer olmadığı, Esad’ın gidici olduğu, ancak geçiş döneminde belki bulunabileceği söz konusuydu. Bu siyasetin arkasına güç koyamadı Amerika Birleşik Devletleri. Oysa dünyadaki askeri harcamaların yarısından fazlasını tek başına yapan bir güç, dünya ekonomisinin de belki yarısı demek ABD. Bu sözünün arkasına bu gücü koyabilmeliydi. Ama hatırlayacaksınız, Obama başkanlığından bu tarafa, Uzakdoğu’ya dönüş, bu “pivot” lafıyla belirtilen bir genel dış politika siyaseti değişikliği, Ortadoğu’dan da çekilme öngörülmüştü. O arada da hem petrol fiyatlarının düşmesi bir taraftan, bir taraftan Ortadoğu’ya bağımlılığının azalması, hatta net ihracatçı konumuna dönüşüyor olması ABD’nin Ortadoğu yaklaşımını etkiledi. Bunların hepsinden daha fazla Irak deneyimi etkiledi tabii ki. Çünkü Obama 2. Bush’un bir antidotu olarak iktidara geldi zaten. Dolayısıyla Irak yaklaşımını da tamamen tersine çevirerek geldi. Orada da Irak’la anlaşma yürümedi, malum. Bir anlaşmaya varılıp ABD güçleri orada kalamadı. Ondan sonra da, bu işte arkadan liderlik yapmak; önde olmamak; işte, küçük ayak izi sahada olmasın; oradan hiçbir şekilde ABD’ye tabut gelmesin; yapılacak iş varsa da bunları özel kuvvetlere verelim; ayrıca da insansız hava araçlarıyla da, deyim ne kadar yerindeyse “cerrahi müdahalelerle belirli üst düzey hedefleri vuralım” gibi bir yaklaşım vardı. Ancak bu arada tabii IŞİD’in de ortaya çıkması bunu etkiledi. Çünkü IŞİD küresel, yani El Kaide gibi küresel bir tehdit olarak belirdi. El Kaide’den farklı olarak da –biliyorsunuz burada defalarca konuştuk, farkı o zaten – belirli bir alanı kontrol etme iddiasıyla –adı da “devlet” olduğuna göre– işte böyle çıktı. Bu gelişmeler birbiri ardına gelince, ABD tarafından Esad’ın kanlı diktatörlüğü ve kanlı uygulamaları her ne kadar teslim edilse de, ki bunu son dönem, artık başkanlığı biterken yaptığı, daha belki içten, dürüstçe –ki ABD’de usul böyle, gelenek böyle: Başkanlar ayrılmalarına yakın bu tür söyleşiler veriyor– son söyleşilerinde de bunun altını çizdi. Yani: “Esad’ın yerine ne gelecek, bunu biliyor muyuz?” Buna dayanarak söyledi. Ayrıca sahada iki hususa da cevap verdi. Bir “ne bugün orada daha fazla ABD gücü, askeri gücü genel gidişatı değiştirebilir, ne dün –ki o şekilde de eleştiriliyor– muhalefete daha güçlü destek verseydik bugün o beklenilen sonuçların olup olmayacağını kestiremezdik diye bir savunma yaptı ve bu konuda da çok eleştiri aldı. Çünkü işte, Halep’te her gün bir hastahane bombalanıyor, okul bombalanıyor, çocuklar ölüyor. Artık ikonik denilen bu fotoğraflardan, arada sırada değil, her gün bir enkazdan canlı çıkarılan bir aylık bebek veya bir patlamada hayatını kaybetmiş bir çocuk, her gün bu tip kanlı görüntüler geliyor… Halep’teki belirli bir mahallede üç yıldır görev yapıp da son bombardımanda öldürülen doktor gibi öyküler, fotoğraflar medyayı kapladı. Ağır bir eleştiri bombardımanı altında kaldı. Bu arada IŞİD tehdidine karşı Rusya ile işbirliği, Rusya’nın da zoraki sahaya girdikten sonra ABD askerî mevcudiyetiyle Rus askerî mevcudiyetinin birbiriyle çatışmaması için belirli bir iletişim mecburiyeti bunu ortaya koydu. Ama tabii İran ve Rusya’nın Esad’a verdiği destek, işin gidişatını değiştirmiş oldu. Çünkü onlar Esad’ı düşürtmeyiz dediler neticede.

Tatari: Burada bir virgül atmak istiyorum. Burada aşağı yukarı Rusya’nın Suriye’deki stratejisini anlayabiliyoruz. Ama ABD’nin stratejini anlamak biraz daha zor. Kimi uzmanlar ABD’yi stratejisi olmamakla suçluyor Suriye’de. Şimdi bazı kırmızı çizgileri vardı ABD’nin. Rejimin kimyasal silah kullanmaması gibi. Ama böyle bir iddia ortaya çıktığında da bu kırmızı çizginin uygulanmadığını gördük, ABD hareket etmedi. Bugün ABD’nin IŞİD’in temizlenmesinden başka bir kırmızı çizgisi kaldı mı Suriye’de?

Şimdi kırmızı çizgi sözünü ben pek beğenmiyorum aslında, eski bir diplomat olarak. Bu kırmızı çizgiler pembeleşiyor çünkü zamanla. Kırmızı çizgi sözünü ağzınıza aldığınız zaman, başta söylediğim gibi sözünüzün arkasına güç koymanız lazım. Bu Türkiye açısından şöyle tezahhür ediyor, dışa vuruluyor: Yapamayacağınız şeyleri dillendiriyorsunuz; çünkü sizin sıkletiniz belli. Bölgesel bir güçsünüz ama küresel bir güç değilsiniz. Yapabilecekleriniz belli ve uluslararası hukuk da sizin elinizi kolunuzu bağlıyor. Ama tabii bu kısıtlamalar dünyada en az hangi güç için geçerli denirse, ABD bu. Aslında istediği zaman, siyasi iradeyi ortaya koyduğu zaman, Irak’ta olduğu gibi, istediğini yapabilecek yegâne kuvvet ABD. Ama orada o iradenin olmadığı ortaya çıkıyor. Ama stratejisi yok mu denirse; ABD’nin şu açıdan işinin güç olduğunu da teslim etmek gerekir. Çünkü bir yanda NATO müttefiki Türkiye’yi idare ediyor, bir yanda muhalifleri, işte bu “demarbling” denilen, hani El-Nusra’dan da ayırarak giderek, daha az, ona ılımlı demeyelim de daha az radikalleri ayırarak, bunları IŞİD’le mücadeleye imâle etmeye çalışıyor bir yandan. Bir yandan da Irak’ta bir mücadele var, çünkü onlar açısından IŞİD’le mücadele Irak’ı ve Suriye’yi kapsıyor, ama Suriye’de bu başka oyuncularla sürdürülüyor. Örneğin Suriye Demokratik Güçleri, YPG-PYD’de buna dahil, güneyde Ürdün’le bir işbirliği var CIA’in, kuzeyde NATO müttefiki Türkiye ile hem Pentagon’un hem CIA’in başka kanallardan yürüyen ilişkileri var. Hatta hatta, burada da vurgulamıştık, silahlı kuvvetler açısından buraya bakan merkezî kuvvet komutanlığı CENTCOM, Türkiye ile ilişkiler NATO’ya bakan Avrupa Kuvvetleri EUCOM üzerinden sürüyor. Burada bile bir çekişme var.

Tatari: Ayrıca Pentagon ve CIA’in de bazı konularda anlaşamadığı..

CIA ve Pentagon arasında kopukluk var. Türkiye’nin Irak Kürdistan Bölgesi içinde KDP’ye KYB-Goran’a yaklaşımı farklı. Bu tarafa döndüğümüzde PYD-YPG yaklaşımı tamamen farklı. Bütün bunları idare ederek, bir taraftan da Rusya’yı işin içinde tutup bir Cenevre sürecini sürdürerek en azından kısa dönemli ateşkesler, bazı insanî koridorlar, bu şekilde yol almaya çalışıyor ve IŞİD’in kontrol ettiği, denetimde tuttuğu alanı da daraltarak IŞİD’i toptan defedip bir küresel güç olma özelliğini ortadan kaldırmayı amaçlıyor. Aslında strateji bu. Ama söylediğinizde de gerçeklik payı var. Çünkü bir yandan artık Obama, işte bu sürekli söylenen “topal ördek” olma aşamasına geldi. Öyle veya böyle başkanlığı bırakacak. Yani bir başka demokrata, Hillary Clinton’a da bıraksa, kendisi olmayacak. Ve orada malum, sistem, kasımda bu seçim olacak, ama devir-teslim ocağa şubata sarkıyor, o arada bu alanda bir adım atılabilir mi? İşte orada da şeye geliyoruz, belki ben de orada yanıldığımı söylemeliyim. Çünkü ben hep önce Rakka sonra Musul demiştim askerî açıdan. Şimdi gözüken, Rakka farklı nedenlerden ötürü arkaya atıldı. Ama IŞİD’e karşı bir harekâtın başlatılıp yürür halde bir sonraki başkana –ki orada beklenti anlaşılan Hillary’nin kazanacağı; beş puan da önde sanırım son kamuoyu yoklamalarında– ona yürüyen bir harekât, başarıya ulaşmakta olan bir harekât teslim etmek, sonuçlanmış bir harekât diyemeyiz. Çünkü birkaç ay içerisinde sonuçlanmasına imkân yok.

Tatari: Şöyle devam edelim. ABD ve Rusya’nın yolu yakınlaştı. Hatta bayram öncesinde bir ateşkese varıldı.

Bir hafta sürdü.

Tatari: Biliyorsunuz iki sebepten dolayı. Bir, Dar el Zor’daki Suriye Ordusu’nun bombalanması, iki Halep’te yardım konvoyuna yapılan saldırı. Bunları kimin yaptığı, nasıl yaptığı ayrı bir hikâye ama. Burada da ayrıştıklarını gördük. Şimdi görünen sebepler arkasında da asıl görünmeyen sebepler şunlar mı? Halep konusundaki anlaşmazlık, Haseke konusundaki anlaşmazlık ve Kürt kantonlarının birleşmesi konuları mı?

Şimdi öncelikler olarak, bir kere iki ülke birbirinden farklı. Hem sıklet olarak farklı. Rusya artık ABD sıkletinde bir güç değil. Ama Suriye alanında evet çok etkin bir kuvvet. Olayların gidişatını değiştirebileceğini gösterdi. Ama Putin’in Obama gibi hesap vermek zorunda olduğu bir kamuoyu yok. O denli canlı bir medya baskısı yok, o denli canlı bir meclis yok. Ayrıca ona olan kamuoyu desteği, Suriye’ye de girdikten sonra, hatta Ukrayna’da yaptığı, Kırım’ı da ilhak ettikten sonra, düşmüşken yeniden yükseldi. Bu tür işleri yaptıkça yükseliyor popülaritesi. O açıdan eli rahat. İran’ı söylemeye gerek yok zaten, nasıl bir sistem olduğunu. Geçenlerde Emekli Büyükelçi Osman Korutürk de bunu güzel vurguladı. Ben onu şöyle formüle ediyorum İran ve Türkiye farkını anlatırken. İran güneş battıktan sonra güçlü olan bir bölgesel devlet, Türkiye ise gün doğduktan sonra. Yani biri yumuşak güçte öbürü sert güçte. Emekli büyükelçi benim de yakından tanıdığım Sayın Osman Korutürk de “istikrarsızlık olan alanlarda İran Türkiye’den hep daha öndedir” dedi ve “Türkiye’nin çıkarı istikrardan yanadır” dedi, “Türkiye istikrarsızlaştırma siyaseti gütmemelidir” dedi. Ben de katılıyorum aynen. ABD de bu arada Rusya ile bir işbirliği şansını zorladı, ateşkese varmak için. Ama orada da John Kerry’nin gizlice kaydedilip sızdırılan, bir grup diplomat ve bir grup Suriyeli muhalifle yaptığı son konuşmada, onun da artık yıldığı, bir yılgınlığa vardığı ve yönetim içinde ABD’deki yönetim –ona Beyaz Saray da diyebiliriz– idare içinde Suriye tartışmasını kaybettiği ve hiçbir şekilde güç kullanarak bir yaptırım sahibi olmasının öngörülmediği ortaya çıkıyor. Bunları Rusya da takip ediyor zaten. Dediğiniz gibi Halep çok önemli. Esad bu denli güçlenmişken, ardında Rusya ve İran varken, o da zaten Halep’i alarak bu masaya oturmak istiyor. Çünkü Halep’teki kuşatma malum tersti. Yani muhalifler rejime bağlı bölümü kuşatmışken, o terse çevrildi. Şimdi rejim Halep’i boğuyor. Ve Halep’in içinde, tabii Halep büyük bir kent, farklı farklı yaşantılar eş anlı olarak sürüyor. Ama rejim denetiminde olmayan bölgede de acımasızca, yani yerle bir etmek suretiyle artık hastane, bina, okul ne varsa yerle bir ederek, diz çöktürüp –işte bir tür çöktürme, çökertme siyasetiyle – oradaki silahlı muhalifleri teslim olmaya zorluyor. Bu silahlı muhaliflerin de –tabii o ayrı bir konu– farklı farklı renkleri var. Şunu da söylemek gerekir ki bunların içinde herkesin terörist olarak nitelediği, yani cihatçı terörist gördüğü El-Nusra olmadan da hiçbir muhalif kuvvet bir adım atamıyor. Bunun yegâne istisnası da arkasına Türk Silahlı Kuvvetleri’ni alan ÖSO grupçukları. Onların da yapabildiğinin ne kadar sınırlı olduğunu gördük. Hâlâ devam ediyor ama çok sınırlı bir alanda faaliyet gösterebiliyorlar. Hemen Türkiye sınırının ötesinde.

Gökçe Çiçek Kösedağı: Şimdi siz aslında az önce biraz bahsettiniz. Obama ile birlikte değişen Ortadoğu siyaseti dediniz. Yani bundan sonrası için Clinton’a Obama’nın süreci nasıl devredeceğine dair de birtakım öngörülerde bulundunuz ama, ABD Esad konusunda bugüne kadar hep bir muallak tavır sergiledi. Bundan sonrası için Esad konusunda ABD’nin net bir tutumu olacak mı? Ya da neden bu kadar muallaktı bugüne kadar?

Muallak aslında doğru sözcük. O yönde ben yorumlar da okudum. Bir salınım var deniyor ABD’nin Suriye siyasetinde, git-geller var. Git-geller olunca tabii o muhalifler de gerekli gücü kendilerinde görmüyorlar. Dolayısıyla parçalı yapıları devam ediyor. Bu da Esad’ın işine yarıyor. Ama bugünden yarına, yeni başkana, kim olacaksa… –Hillary önde diyoruz ama belli olmaz tabii, Trump da başkan olabilir– yeni başkana temiz Suriye devretme olasılığının giderek uzaklaştığını belki söyleyebiliriz — söylesek yanılmış olmayız. Öte yandan Halep’in de hatta, yeni başkan göreve başlayıncaya dek belki artık tümüyle rejimin denetimine girmiş olabileceğini de öngörsek herhalde yanılmayız. Ama oradan öteye de, hatırlarsanız, daha önceki Cenevre görüşmelerinde Esad’ın bir söyleşisi olmuştu bir medya grubuna. ”Ben bütün Suriye’yi elime geçireceğim” demişti. Ve Rusya’dan çok ciddi bir diplomatik azar işitmişti bu çizginin dışına çıkmaması yönünde. Yani Rusya’nın da Esad’a desteği tüm Suriye’yi ele geçirsin, herkesin tozunu atsın diye değil. Ama Halep’i alması yönünde ciddi bir desteği olduğunu söyleyebiliriz. Bence ibre de o tarafa dönmüş durumda.

Tatari: Yine kantonlar konusuna gelirsek… Kantonların birleşmesine Türkiye’nin karşı olduğunu biliyoruz. ABD buna karşı mı? Rusya her ne kadar Kürt grupları Suriye’de desteklese de her şeye rağmen kantonların birleşmesine karşı mı?

Buna çok teşekkür ederim, çünkü geçen söyleşide peş peşe iki husus söylemiştim. Medyascope ikinci söylediğimi spota çıkarmış. O da tarihin akışı kantonların bir noktada birleşeceği yönünde; ben buna inanıyorum, böyle düşünüyorum daha doğrusu… Ama tarihin akışı bu yönde dedim. Öncesinde söylediğim cümlede bugün dünden daha uzak görünüyor kantonların birleşmesi demiştim. Verdiğim örnekteki Irak Kürdistan bölgesinin bağımsızlığı da buna benzer; 2003 döneminde aşağı yukarı yakınlaşmıştı, uzaklaştı, şimdi tekrar çok yakın. Yeniden bir pencere açıldı. Bu pencereler ilânihâye açık kalmıyor. Bugün geldiğimiz noktada El Bab’ın da çok çetin ceviz, çetin bir hedef olduğu görülüyor askeri açıdan. Ve El Bab’ın olduğu şekilde bırakılması, çünkü nihayet bütün lojistik hatları kesiliyor. Ve asıl bu tarafta Musul’u da kaybettiğinde bu denli güçlü şekilde tahkim edilmiş bir hedefe yönelmek yerine onun belki kendi kendine sönümlenmesi veyahut neticede rejimin oraya yönelmesi… En yakın olan da askeri açıdan… Rejimin yönelmesi düne göre daha muhtemel görünüyor. Bab üzerinden iki kantonun birleşmesi, belki Bab’ın hemen kuzeyinden daha yakın görünüyordu. Ben bugün o birleşmenin daha uzak olduğunu düşünüyorum. Türkiye’nin Fırat Kalkanı’nın deyim yerindeyse bir “Fırat Hançeri”ne dönüşmesiyle değil, diğer etmenlerden dolayı böyle olacağını sanıyorum bunun. Yine tekrar edeyim, ben TSK’nın El Bab’a girmesinin ne askeri, siyasi getirisi olacağını, hem düşünmüyorum, hem de bunun mümkün olacağına da inanmıyorum.

Tatari: Kantonların birleşmesi konusu da ABD ve Rusya’nın anlaşamadığı konulardan biri midir?

Ben ABD’nin en baştan beri zaten ”Biz kantonları birleştirelim” gibi bir yaklaşımı olduğunu düşünmüyorum. Çünkü burada Irak Kürdistan bölgesini, 1990’lardan bu yana hem KDP’yi hem KYB’yi desteklemek, Saddam’a karşı bir siyasetti. Ama ABD bugün SDG şemsiyesi altında PYD ve YPG’yle işbirliğini sürdürüyor, hatta derinleştiriyorken – Savunma Bakanı Ash Carter, “biz hafif silahlar ve hafif silahların mühimmatını da veririz, vereceğiz” dedi, “vermeyi sürdüreceğiz” dedi, ilk defa da olmayacak bu– ama öte yandan ideolojik anlamda Irak Kürdistan bölgesindeki aktörlerle olduğu gibi tam bir evlilik olduğunu söylemek herhalde mümkün değil. Oradaki, öteden beri devam eden yapı ve 2003’ten sonra yaptırılan federal anayasa çerçevesinde bu işler olmuştu. Suriye’de böyle bir şey yok. Suriye’nin istikrara kavuşması ve bütün tutulabilmesi, bana sorarsanız ancak federal bir anayasa ile mümkün. Ben gidişatın yerel yönetimlerin daha güçlü olacağı bir Ortadoğu olduğuna inanıyorum. Hem Suriye’de hem Irak’ta, hatta belirli bir noktada Türkiye’de dahi…

Kösedağı: ABD ile Rusya arasındaki ateşkesin bozulduğunu nihai olarak biliyoruz artık. Peki Türkiye burada bir taraf olmak zorunda kalsa, ebedi dostu ABD’yi mi tercih eder, yoksa Kürtler konusunda kısmen daha yakın hissettiği Rusya’yı mı?

Suriye konusundaki diyaloğun kesilme aşamasında olduğu son günlerde birkaç kere söylendi Washington tarafından. Hatta bazı sert ifadeler de oldu; şiddet kullanılabileceğine yönelik. Bu diyalog devam etmediği takdirde biraz aba altından soba gösterir gibi, belirli cihatçı grupların Rus askeri mevcudiyetine yönelik tehdit olabileceği söylendi. Bu da çok sert bir yanıt buldu Rus sözcü Zaharova tarafından. “Bu döner sizi de vurur” diye… Ama bu anlamda diyaloğun koptu denmese de kopmaya çok yakın olduğu belli, Suriye üzerinde… Ayrıca Putin’in bu nükleer atıkların, plütonyum ile ilgili anlaşmanın o maddesinin askıya alınacağını vurgulaması da çok önemli. Çünkü bu, artık Rusya’nın Suriye konusunu ABD’yle ilişkilerde genel bütünün içinde bir madde olarak ortaya koyduğunu gösteriyor. Ki bu da Rusya’nın elini güçlendirecektir. Çünkü o nükleer anlaşma, Suriye konusu her ne kadar insani bir dram olmakla beraber, soğuk diplomatik açıdan yaklaştığında ABD, o nükleer anlaşmanın önemi bundan çok daha yüksek. Bunun çöpe atılması kabul edilemez. Ama Rusya’nın ciddileştiğini, desteğinin güçlü bir şekilde devam edeceğini gösteriyor bu. Bu durumda Türkiye ne yapar? Türkiye NATO müttefiki. Burada ABD ile işbirliğini sürdürmek durumunda. ABD YPG’ye yeniden hafif silahlar ve mühimmat verdiğinde bunun Ankara-Washington ilişkilerine bir darbe vuracağı da kesin. Öte yandan iki ay içinde yanlış hatırlamıyorsam üçüncü kere Putin ile sayın Cumhurbaşkanı görüşecekler İstanbul’da. Bu yeniden başlamış diyalog da Türkiye açısından önemli. Aslında Türkiye açısından, malum, Osmanlı İmparatorluğu’nun da son yüzyılından fazlası sürekli peşpeşe Rusya ile savaşarak ve her savaşı da kaybederek, bir tek ABD-Fransa destekli Kırım hariç, en sonunda artık varoluşsal bir tehdide dönüşüp Doğu Anadolu’yu bile kaybederek cereyan etmiştir. Bunun için Cumhuriyet kurulduktan sonraki yaklaşım Rusya ile sürekli bu iletişimin korunması, ona dik gidilmemesi, bir nevi hoş tutarak ama öte yandan da mümkün mertebe kendimizi sağlama alarak — NATO şemsiyesi altına girmemiz bu Rus tehdidi yüzündendi. Bir taraftan da bu son enerji boru hatları işin içine girdi. Karşılıklı bağımlılık yaratılmaya çalışılarak iş daha yumuşamaya gitti. Uçak krizi oldu ve o parantez kapandı. Dolayısıyla öyle bir seçime zorlanmak diplomatik açıdan yanlış olur. Ben Türkiye’deki iktidarda da aslında öyle bir söylem duymadım. Onlar da bunun bilincinde diye düşünüyorum.

Tatari: Irak ile ilişkiler gerildi. Irak aslında bölgedeki Türk askerinden rahatsızlığını sürekli dile getiriyordu ama artık tansiyonun iyice arttığını görüyoruz. Türkiye de buna karşı sert bir açıklama yaptı bugün. Siz, Musul operasyonuna da iyice yaklaşılmışken, eski Erbil başkonsolosu olarak Türkiye-Irak yönetimleri arasında daha büyük gerginlikler olabileceğini düşünüyor musunuz?

Ben 2010-2013 yılları araında Türkiye’nin ilk Erbil başkonsolosuydum. Önce de 2003-2006 arasındaki askeri müdahaleden sonra Bağdat büyükelçiliğinde görev yaptım. O döneme dönüp baktığımda, –bunu şimdi hiçbir resmi sıfatım olmadığı için açıkça söyleyebilirim– Irak hükümetinin bu tip çıkışları sinir bozucudur; çünkü Irak hükümeti kendi ülkesinde kuzeye doğru gidildiğinde hiçbir yeri doğru düzgün kontrol edemiyor. Bugün Musul elinde değil. Irak Kürdistan bölgesi IŞİD tehlikesine karşı sınırlarını daha da ileri götürerek genişletmiş durumda. Oralarda 90’lardan beri esamesi okunmuyor. Dolayısıyla Irak’ın o anlamda Türkiye’yle “sınır”ı yok zaten. Ama yeri geldiğinde böyle çıkışlar yapıyor. Bunu uygulayamadıktan sonra söylemenin bir anlamı yok. Ama burada Türkiye açısından da sakıncalı bir husus var, genel anlatı içine yerleştirdiğimizde. Çünkü bir yandan Lozan’ın çöpe atılmasından bahsederken, bir taraftan İstanbul kanal projesiyle bir nevi Montrö’nün çöpe atılması konuşulurken, uluslararası hukukta irredentalist denilen, yani koparılan toprakların geri alınmasına yönelik Yeni-Osmanlıcı söylem devreye sokulup bazı haritalar paylaşılırken, Musul-Kerkük üzerinde hak iddia etmemiz, hatta bu anlaşmalarla –ki bunların hiçbirinde gizli madde yok, hiçbirinde tarih yok, Kerkük veya Musul Irak denetiminden çıkarsa Türkiye’nin burada egemenlik hakkı doğar falan diye, bunlar doğru değil. Bunlar çok tehlikeli. Aslında bunlar Türkiye’nin temellerini sarsacak nitelikte ifadeler. Bunlardan kaçınmak gerekir, çok daha temkinli olmak gerekir. Çok daha eski usül Westphalia’cı, monşer diye beğenilmeyen, başkentten başkente olan diplomasinin tahkim edilmesi gerekir. Ama benim belki bunları söyleyerek hükümeti eleştirenlerden ayrıştığım bir konu var. 2003’ten bu yana sürekli Irak Kürdistan bölgesi ve genel olarak bölgedeki Kürtlerle ilişkimizin düzeltilmesi ve daha ileri götürülmesinin Türkiye’nin çıkarına olduğunu düşündüğüm için, burada sorduğunuz gibi Suriye’de kendimizi bir köşeye sıkıştırıp Rusya-ABD arasında bir seçenek yapmak zorunda kalmamız gibi, Irak konusunda da çok temkinli, usülünce bir siyaset güderek Erbil-Bağdat arasında seçim yapmaktan kaçınmamız gerekir. Başika konusunda ise –bir yandan ben orada kendimle çelişmeyeyim– TSK’nın El Bab’a girmesi ne kadar akıl almaz bir adımsa, hele hele Musul’da böyle bir harekâta katılması da aynı derece. Bir de adı açıklanmayan üst düzey yetkiliye göre, Muharrem Sarıkaya yazmış, “Musul’a biz Irak Kürdistan bölgesinin başkanı Mesut Barzani’nin davetiyle katılacağız. Bizi ne ABD, ne Irak istiyor, ama mutlak suretle eski vali Nuceyfi’ye bağlı 2-3 bin kişilik milisi de burada devreye sokacağız” denmiş en son. Burada KDP veya Irak Kürdistan peşmergesine biçilen rol Musul’a gir, şehrin içinde göğüs göğüse savaş yap değil. Onlara verilen görev, hattı tutmak. Doğu hattını tutmak… Asıl işi yapacak olan Irak ordusu. Irak ordusu bir yandan bu milis gücünden de destek alacak. Ama Türkiye bu şekilde devreye girerse, işin içine hem “biz YBŞ ile, IŞİD Şengal’de insanlık suçları işledikten sonra orada kurulan öz yönetim güçleri YBŞ, hem onu istemeyiz, onu oradan atacağız, bir yandan Nuceyfi’ye bağlı milisi sokacağız” bu tür yaklaşım… Bir yandan Musul-Kerkük üzerinde Türkiye’nin egemenlik hakkı bir noktada devreye girebilir diye ifadeler koyulursa, bu iş Türkiye açısından çok tehlikeli boyut kazanır. Geçmişe yönelik bir şey hatırlatayım. 2003’ten sonra hep dillendirilen, “Bir yol açalım, Telafer’e uzanalım veya Musul’a gireriz, Kerkük’e kadar gideriz veya o zamanki yaklaşımla Irak Kürtlerine diz çöktürürüz” diye bir şey vardı, ama bu böyle olmadı. Belirli bir noktada hem ABD çizgiyi çekti, hem de hatırlayacaksınız o zaman Türkiye-ABD belli bir anlaşma aşamasına gelmişti, neticesinde Irak Kürtleri reddetmişti. Şimdi de Irak Kürtleri bağımsızlık aşamasında olduğu için Türkiye’den bağımsızlığa destek sözü alarak o zaman buyurun siz de Musul’a girin der mi? Başika’ya onay vermek, burada bir üssünüz, bir kampınız olsun burada eğitim verin demek bir şeydir, ama öte yandan çatışmaya girin, Musul’a girin demek başka şeydir. Mesut Barzani iki gün önce Bağdat’taydı. Bunu yapabileceğini zannetmiyorum.

Tatari: Bir ekleme yapayım. IŞİD karşıtı koalisyon güçleri yanlışlıkla Musul’daki bazı Sünni milisleri vurduğunu açıkladı. Bu da belki belli bir hoşnutsuzluğu yansıtıyordur.

Onu belki şöyle çevirebiliriz. Musul çok büyük bir kent. Bu tip bir harekât daha önce yapılmadı IŞİD’e karşı. IŞİD’in de Musul’un tamamını mı tutacağı, yoksa belli mahallelere çekilip oraları mı tutmaya çalışacağı, nereleri tuzaklayacağı nerelerde hendek kazıldığı belli değil. Yani Musul konusu aylar aylar alacak. Evet, sonunda ben de inanıyorum IŞİD oradan sökülecektir. Ama IŞİD oradan söküldükten sonra da berhava mı olacak? Yoksa Musul’da IŞİD’e, Sünni İslamcılığa destek veren nüfus da ezilerek, diz çöktürülerek mi razı edilecek Bağdat egemenliği altına girmeye? Bu noktada ABD’nin yaklaşımı ne olacak? Bağdat’ın elinin ne kadar ağır olmasına cevaz verecek? Sünni cihatçılık demişken şunu da vurgulayayım: Türkiye’de en üst düzey yöneticiler ağzından da bu tür ifadeler duyuyoruz: “Musul Sünni Araplar ve Sünni Kürtlerindir” gibi örneğin… Bu yaklaşım da mezhepçi dış politikaya işaret ediyor. Bu da bence Türkiye’nin ne geleneksel dış ve bölge siyasetine uyuyor, ne de Türkiye açısından ulusal güvenliğine katkı yapacak bir yaklaşım.

Kösedağı: Çok teşekkür ederiz Aydın Bey. Konuğumuz Aydın Selcen’le Suriye’de ABD-Rusya yol ayrılığını konuştuk. Kendisine katıldığı için çok teşekkür ediyoruz. Siz izleyicilerimize de bize zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederiz.

Bunlar da ilginizi çekebilir: