Medyascope.tv

Marianne Faithfull: “Ayık kalmak müthiş bir marifet!”

Marianne Faithfull: “Ayık kalmak müthiş bir marifet!”

Annick Cojean – Le Monde – Çeviri: Haldun Bayrı

mariannfaithfull

70 yaşındaki Marianne Faithfull, 1964’de çıkarttığı ilk single’ı “As Tears Go By” (Göz Yaşları Akıp Giderken) ile İngiltere ve ABD’yi kasıp kavurmuştu. Faithfull, “İngilizlerin İstilası” olarak adlandırılan ve 1960-70’leri kapsayan müzik tarihinin en önemli isimlerinden biriydi.

Ne olmasaydı buralara gelmiş olmazdınız?

Faithfull: …Mick Jagger ile Keith Richard, o sırada daha 17 yaşında olan benim için, “As Tears Go By” şarkısını bestelememiş olsalardı. Birlikte yazdıkları ilk şarkıdır bu. 1964’teydik ve maceranın başlangıcı oldu.

O dönemde ne yapıyordunuz?

Faithfull: Dinî bir yatılı okuldan çıkıyordum ve önümdeki olanaklar çok çeşitliydi: üniversiteye gidip İngiliz edebiyatı, felsefe ve karşılaştırmalı dinler tarihi okumak; bir dramatik sanat kursuna kaydolmak, ya da bir müzik okuluna girmek. Zira sesimin hoş bir ağı vardı. Mozart’a göre bir ses. Henüz hiçbir karar almamıştım ama iddialıydım. Ve sonra bu şarkı muazzam bir başarıya ulaştı ve hayatım alt üst oldu. Ben de kazanın içine düştüm.

Bu sanat kazanının içine girmeyi size yazgı olarak biçen hiçbir şey yok muydu?

Faithfull: Manastırda şan ve müzik öğretmişlerdi bana. Annem de dans etmeyi öğretmişti. Bay Hitler’in her şeyi darmaduman etmesinden önce Max Reinhardt’ın Viyana’daki kumpanyasında dans etmişti, zira anneannem Yahudi’ydi. Ama o başka bir hikâye! Mirasını taşıdığım ve bir gün bir kitapta anlatacağım bir hikâye.

Bütün bu dedikleriniz, Berkshire’daki çok katı bir Katolik yatılı okulunda yetiştirilen liseli bir kızın nasıl olup da bir çırpıda Rolling Stones’un âlemine itildiğini açıklamıyor.

Faithfull: Gittiğim bir partide Rolling Stones’un meneceri Andrew Oldham fark etti beni. Bana hemen bir plak yapmayı, prodüktörüm olmayı teklif etti; birkaç gün sonra da Mick’le Keith’i bana bu şarkıyı yazmaları için bir masaya oturttu. Bu kadar basit oldu. Bir pop şarkıcısı oldum; plansız, modelsiz, referanssız. Tamamiyle irticalen ve harikulade kendiliğinden bir yaratıcılıkla.

Ve Stones’a âşık oldunuz.

Faithfull: Yok hayır! Cambridge’de güzel sanatlar okuyan ve 18 yaşında evlenip oğlum Nicolas’ı beraber yaptığımız John Dunbar’a âşıktım ben. Benim için kusursuz bir erkekti, kesin inanıyorum buna. Ve çok güzel bir hayat yaşayabilirdik, şayet… Mick Jagger ortaya çıkmasa ve beni ne pahasına olursa olsun istemeseydi. Başıma geleni pek iyi anlamıyordum. O kadar gençtim ki, biliyor musunuz? Göğsüm kabarmıştı sanırım…

Yine de onun cazibesine kapılmıştınız değil mi?

Faithfull: Hayır, tam olarak değil. Her halükârda henüz değil. Mick’e daha sonra âşık oldum. Başlangıçta beni çeken, şöhretin ihtişamıydı sanırım. Etrafındaki bütün o zımbırtı. Tabii ki çok hoştu, çok seksiydi, vs.. Ama geçelim bunları! Baş tercihim bu konu değil. 53 yıldır bu yollardayım ve Mick dönemim sadece dört yıl sürdü!

Yine de belirleyici bir dönem mi bu?

Faithfull: Hadi canım! Sürekli onun ismini benimkine yapıştırıyorlar, ama onsuz da yapabilirdim! Ve ne yapsam başarılı olurdum, bundan eminim. Zekiydim ve içimde çok güçlü bir şey vardı. Hayatımdaki tek şansım o olmadı, yoksa hâlâ buralarda olmazdım!

O dört yıla yine de sizin uyuşturucuyla tanışmanız ve cehennemî bir uçuruma düşüşünüz damgasını vurmuştu; bundan ancak yirmi yıl sonra çıktınız.

Faithfull: Doğru. O zamanlar herkes uyuşturucu kullanıyordu, Mick de; bunun ne kadar tehlikeli olduğunu bilmeden… Kendimi tahrip etme niyetinde değildim hiç. Ve bundan çıkacağımı düşünüyordum. Böyle düşünen çok kişiydik. Ama sert uyuşturuculara geçtiğimde kapana kısıldım. Aniden hiçbir çıkış yolu göremez olmuştum. O 1960 ve 1970 yılları çok sert oldu.

mick-jagger-and-marianne-faithfull

Marianne Faithfull’un Mick Jagger ile 1966-1970 yılları arasında yaşadığı ilişki medyanın her an odağında yer alıyordu.

Bir gün tuhaf bir biçimde şöyle bir beyanda bulunmuştunuz : “Eroin almamış olsam ölürdüm diye düşünüyorum.” Ama asıl eroin öldürecekti sizi az kalsın!

Faithfull: Bunun kaynağı zor çocukluğumda bulunuyor. Ama size bundan fazlasını söyleyemem, zira neler olup bittiğini anlamak için hâlâ alacak yolum var. Uyuşturucu, daha beter bir şeyden kaçınmak için kullanılan bir aseptik gibi etki eder. Mesela intihardan… Aslında, uzun zaman boyunca rüzgârın sürüklediği ölü bir yaprak gibi oldum. Sonunda, “Stop, yeter artık bu hengâme!” deyinceye kadar. Ve de şu kararı alıncaya kadar: “Ben bir kurban değilim; kaderimi ben, yalnızca ben denetlerim.” Bu karar hayatımı değiştirdi. 1985’teydi bu; Minnesota’daki Hazelden Kliniği’nde bir zehirden arınma tedavisine başladım. En azından şiddetli, ama etkili bir yoksun bırakma tedavisiydi. Ayık yaşamayı öğrendim. Tekrar ayağa kalktım. Yaşadığım hayatla şekillenen hakiki sesimi buldum; 17 yaşımdaki sesten ne kadar farklıydı. Ve köküne kadar çalışmaya verdim kendimi. Başarılı olacağımı biliyordum.

Bir oğlunuzun olması, bu kararı almanızda yardımcı oldu mu?

Faithfull: Ah! 19 yaşımda yaptığım Nicolas’ın başıma gelen en güzel şey olduğu kesin! Benim için ideal evlat o. Ama biliyor musunuz? Analık damarım yok pek. Bir sürü çocuk isteyen zavallı Mick bunu değiştiremedi: Genetik vazifemi yerine getirmiş olduğuma ve başka çocuk yapmamaya karar vermiştim. Kâfiydi! Gerçekten şirin bir kız olan Jerry Hall bu iş için mükemmeldi!

Zorluklarla dolu o yirmi yıl boyunca annenizle babanızın herhangi bir yardımı oldu mu?

Faithfull: Ben altı yaşımdayken ayrılmışlardı ve Mick’ten ayrıldıktan sonra Nicolas’ı alıp annemin yanında yaşamaya gittim. Ama yaptıklarımdan hiçbir şey anlamıyordu. O 1904’te doğmuştu ve bir opera şarkıcısı olsam anlardı. Ama bir pop şarkıcısı! Yaşam tarzım onu dehşete düşürüyordu.

Ya babanız?

Faithfull: İlk yıllardaki, biraz folk tarzındaki sesime hayrandı. Çok daha hoşgörülüydü. Ama basının öğrenip yetiştirdiği bütün uyuşturucu hikâyeleri onu muazzam yaraladı.

Ya ayık yaşamayı öğrendiğinizde?

Faithfull: Muazzam içen annem için zor oldu. Artık onunla beraber içemememe hayıflanıyordu — ama klasik bir şey bu. Şöyle şeyler diyordu: İçtiğin zaman ne kadar daha eğlenceliydin! Hiçbir zaman çok içmemiş olan babam ise, ben bırakır bırakmaz o da bıraktı. Harika bir tipti.

Sizi sahnede gördüler mi?

Faithfull: Sonunda annem geldi, evet. Ve gurur duymuştu. Belki de sonunda anlamıştı. Ama asıl harika olan, ilk kitabımı aldıktan sonra, babamdan, Binbaşı Faithfull’dan aldığım o mektuptu. Bakın, çerçevelettim onu!

“Çok sevgili Marianne’ım… Bugün aldığım kitabın için sana teşekkür ediyorum. Herkes için çok ilginç bir okuma, ama bilhassa benim için.”

Tanrım, ağlamaya başlıyorum. Alın, kendiniz okuyun.

“Savaş zamanında seni dünyaya getiren iki zor insanın evliliği”nden bahsediyor ve sonunda şöyle diyor: “Sadece başarılarla dolu kariyerinden dolayı değil, bu kadar mükemmel ve bu kadar olgun bir kişiye dönüşerek büyüme başarısını göstermenden gurur duyuyorum.”

Faithfull: Babasından böyle bir mektup almak bir düş. Sürekli yazı masamın üzerinde, önümde durur.

Başlı başına bir müzisyenden ziyade, sizi uzun zaman boyunca Stones’un ilham perisi olarak sunduklarında nasıl tepki gösteriyordunuz?

Faithfull: Böyle salaklıkları okuduğumda sinirlenmemeye çalışıyordum. İlham periliği dünyanın en beter mesleğidir! İlham vermekten çok daha fazlasını yaptığımı biliyordum ben. Ama asla hiçbir şey söylemedim. Cinsiyetçiliğe karşı isyan etmek hiçbir şeye yaramazdı. Kadınların ciddiye alınma konusunda daima dertleri olur. Onlar için her şey daha zordur. Germaine Greer’in kitapları bunu doğruladı benim gözümde. Belki bir enstrüman çalsaydım bana farklı gözle bakılır mıydı? Ama şarkılarım üzerinde çok çalışıyordum ve önemli bir sanatçı olarak tanınmam için yıllar gerekti.

Öyleyse 1985’ten sonra mı tekrar yazmaya başladınız?

Faithfull: Hiç bırakmadım. Hem keş, hem de yaratıcı olunabilir! Hatta keş olunmadığında yaratıcılık daha zordur. Daha çok çalışmak gerekir diyelim. Ama en güzel şarkılarımın ayık kalmaya başladıktan sonra yazıldığı da gerçek. Ve devam ediyorum. Habire yazıyorum. Sayfalar ve sayfalarca. Beni kâğıdın başına oturtan ufak, kıvılcım gibi bir şey var. Şarkıların birbirine fazla benzediğinin farkına vardığımda da, bir ara veriyorum. Bekliyorum. Yeni fikirler beliriverene kadar.

Yakınlarda size ilham veren ne oldu?

Faithfull: Paris’te Kasım 2015’teki olaylar ve bütün o gençlerin katledilmesi bana bir şarkının ilhamını verdi. Adı “They come at night”. Bu şarkıyı ilk kez 25 Kasım’da Bataclan’da söyleyeceğim ve 2017’de kaydedeceğim.

O korkunç 13 Kasım gecesi Paris’teydiniz demek?

Faithfull: Evet. Evimdeydim, gündelik yaşantımın sıradanlığı içinde. Bir şeyler hazırlayıp yemiş, yatağa yatmış ve kitap okumuştum. Haberi ancak ertesi sabah öğrendim ve tamamen şoka girerek şarkıyı yazdım. Başka ne yapabilirdim? Saldırıların travması dağılana kadar zaman geçmesi gerekecek. Nazilerin her 70 yılda bir döndüklerini iddia edenler var. Ben de buna inanıyorum. Dönemimiz korkunç iblislerin tekrar ortaya çıkışına tanıklık ediyor. İster İslamcılar olsun, ister ABD ya da İsrail gibi ülkelerin değerlerini ve ideallerini kötülüğe alet eden her türden radikaller ve aşırılıkçılar olsun.

Ya Fransa?

Faithfull: Ben sosyalistim.

Kendini böyle tanımlayan İngiliz görmek zor.

Faithfull: Ben İngiliz değilim ki ! Annem Avusturya-Macaristanlı’ydı ve babam Galli’ydi. Dolayısıyla İngiliz kanı yok bende; İngiltere’de yetiştirilmiş olsam bile. Orada bir daha asla yaşayamazdım. Çok fazla kötü anım var. Oysa oğlum, karısı ve canım torunlarım orada; ama onların beni Paris’te görmeye gelmelerini tercih ediyorum. Ve bayılıyorlar. İrlanda’da da ara sıra gittiğim bir evim var. Aslında, kendimi tepeden tırnağa Avrupalı ve dünya vatandaşı hissediyorum; her ne kadar sağlığım yüzünden çok yerleşik bir yaşam sürdürmem gerekse de.

Yahudilik’le bağlarınız ne durumda?

Faithfull: Soyumdaki farklılıklar göz önüne alınırsa, sadece dörtte birim Yahudi. Ama annem Yahudi olduğu için, Yahudilik geleneğine göre Yahudi’yim. Kendimi öyle hissetmiyorum, her ne kadar içimdeki bu parçayla gurur duysam da. Yeteneğimde bunun rolü olduğunu düşünüyorum. Bu böyle: En parlak kimselerin çoğunluğu Yahudi; büyük saygı duyduğum besteci Kurt Weill gibi.

Neyi en büyük başarınız telakki edersiniz?

Faithfull: Oğlumdan başka mı? Ayık kalmayı başarmak! Bu büyük bir marifetti işte! Hayatımın en büyük çarpışması. Ötekilerin beni nasıl gördüğüyle uğraşmamayı öğrenmem de gerekti. Ne halleri varsa görsünler!

Artık bir rock ikonusunuz.

Faithfull: Iyyy! Çalışan bir sanatçıyım ben. Hepsi bu! Neredeyse 70 yaşına geldim ve engelliyim. Belimi kırdım, sonra bir kalçamı, sonra diğerini, sonra da bir ayağımı. Beni az kalsın öldürecek bir kemik enfeksiyonu geçirdim. Çok hırpalandım. Ama kendimi tedavi ediyorum. Ve çalışıyorum! Hayatta kaldığım için çok şanslıyım. Ve sahneye çıkmaya hâlâ bayılıyorum.

Sesinizi koruyor musunuz?

Faithfull: Onu yitirmekten hep korkuyorum. Sigara içmeyi bırakmam lâzım! Karakterime gelince; düzeltmeye çabalıyorum. Mesela hep zorluğunu çektiğim affetme mefhumu üzerine çalıştım. Meditasyon yapıyorum ve alkolik ya da bağımlı kimselerle bir konuşma grubuna katılmayı sürdürüyorum. Çok yardım ediyor bana.

Bir pişmanlık?

Faithfull: Annemle iyi geçinmemiş olmak.

Ürktüğünüz bir şey?

Faithfull: Yasla yüz yüze gelmek. Sevilen çok varlığın öleceği bir yaşa geliyorum.

Ne rahatlatabilir öyleyse?

Faithfull: Bir başka yaşam umudu olmadığı kesin. Bir teki yeter de artar! Hiç dindar değilim. Bana göre, dinler bu dünyanın en büyük ıstırap kaynağı oldular. Ama Tanrı’ya inanıyorum. Benden büyük bir güç olduğuna inanmasam, kendimi yoksun bırakıp uyuşturuculardan kurtulamazdım. Alçakgönüllülüğü öğrenmek gerekiyordu.

FransizKultur

Bunlar da ilginizi çekebilir: