Medyascope.tv

Ankara Garı katliamının birinci yılı: Kani Beko ile söyleşi

Yayına hazırlayan: Gamze Elvan

Burak Tatari: Bildiğiniz gibi, Barış Mitingi’ni düzenleyenler arasında DİSK de vardı. Şimdi DİSK Genel Başkanı Kani Beko hattımızda, Ankara’dan katılıyor. Dünkü ve bugünkü anma törenlerine de katıldı. Bunları konuşacağız kendisiyle. Kani Bey merhaba, Hoşgeldiniz.Öncelikle dünle başlamak istiyoruz. Dün nasıl geçti anma törenleri?

Kani Beko: Dün yaptığımız anma törenleri aslında çok güzel geçti. Daha da kitlesel, daha da kalabalık olabilirdik. Ama Türkiye’deki son gelişmelere bakıldığında, ülkemiz maalesef katliamlar ülkesi oldu. Bu nedenden dolayı OHAL’in zaman zaman Türkiye’nin her tarafında yapılan etkinliklere izin vermeyeceğini söylemesinden dolayı Ankara dışından burada istediğimiz kitlesel katılımı sağlayamadık. Buralara gelmek isteyen on binlerce arkadaşımız ve barış elçimizden telefonlar aldık. Etkinlikler gerçekten arkadaşlarımıza yakışan bir şekilde oldu. Ankara’da –aradan bir yıl geçti biliyorsunuz– bugün 107 barış elçisini, barış güvercinlerini, kırmızı karanfilleri anmak için bir araya geldik. Ancak polisin sert müdahalesi sonunda, maalesef 107 şehit arkadaşımızı istediğimiz koşullarda anamadık. Emniyet çok sert, geniş tedbirler almış. Bu alınan tedbirler keşke geçen yıl emek, barış, demokrasi mitingi öncesi alınmış olsaydı, bu 107 arkadaşımız tabii ki aramızda olacaktı. Ben sizin aracılığınızla 10 Ekim 2015 DİSK-KESK-TMMOB-TTB tarafından düzenlenen emek, barış, demokrasi mitingine yönelik alçakça saldırıda yaşamını yitiren her bir barış güvercinimizi buradan bir kere daha sizlerin aracılığıyla sevgi ve saygıyla anıyorum. Biz DİSK olarak bu anma etkinliğine arkadaşlarımızı çağırırken sloganımız şuydu: “Göz renklerimiz farklı da olsa, gözyaşlarımızın rengi aynıdır. Ağıtlar hangi dilden yakılırsa yakılsın, tabii ki bizimdir. 10 Ekim katliamıyla, ülkemizin kuzeyinden güneyine; doğusundan batısına her köşesine acı düştü. Ama göz rengimiz ne olursa olsun, gözyaşlarımız tabii ki aynı renkti. Ağıtlarımız hangi dilde yakılırsa yakılsın, aynı acıyı anlattı. Kalleşçe vurarak, öldürerek bizi, kardeşlikten barıştan vazgeçireceklerini sananlar yanıldılar. Biz ağıtlarımızla, gözyaşımızla, acımızla birleştik. Biz öfkemizle birleştik. Evet öfkeliyiz, öfkeliyiz, çünkü bizi hedef alan bombaların ardından, yaralılarımıza ambulanslar değil; üzerimize TOMA’lar gönderdiler. Öfkeliyiz çünkü, adı sanı, eşkali belli olan bombacıları Ankara’nın göbeğinde kendilerini patlatana kadar yakalamadılar ve yakalamadıklarını da itiraf ettiler. Öfkeliyiz, çünkü 10 Ekim Katliamı’nın ardından hiçbir sorumlu mahkemelerde hesap vermedi. Cumhuriyet tarihinin en büyük saldırısının ardından hükümetten tek kişi bile istifa etmedi. Öfkeliyiz, çünkü ölenlerin ardından düzenlediğimiz anmalara, cenazelere saldırdılar. Bu anmalara ve cenazelere katılanlara davalar açtılar. Öfkeliyiz, çünkü “Ya bizim tek başına iktidarımız, ya kaos” diyenler ülkeyi bir ateş çemberine çevirdiler. Oyun açık, bizleri birbirimize düşürerek saraylarını, saltanatını korumak isteyenleri görüyoruz; onların tuzu kuru, çünkü savaşların ve çatışmaların bedelini işçiler, emekçiler, yoksullar ödüyor….

Tatari: Kani Bey, isterseniz tam buradan sabaha uzanalım ve size veda edelim. Sabah yaşadıklarınızı bize anlatabilir misiniz?

Beko: Evet, kısaca şu sözlerimi toparlayıp, sabahki yaşananları da size aktarıp veda edeceğim. Son olarak şunu ifade etmek istiyorum: Savaş ve çatışma ortamında kaynaklar ekmek için, aş için, iş için değil, maalesef silah tüccarları için harcanmıştır. En önemlisi de savaşlarda ve çatışmalarda işçi sınıfı birbirine düşman edilir. Savaşlarda işçi sınıfının birliği, bütünlüğü parçalanır. Barışın, kardeşliğin olmadığı yerde işçi sınıfı bölünür, parçalanır. İşçi sınıfının birliğinin sağlanmadığı her koşulda sermaye kazanır. İşçiler, emekçiler bir olmazsa, sarayları olanlar kazanır, servetleri olanlar kazanır. İşte bu yüzden, ülkemizde ve bölgemizde savaşları kışkırtanlara karşı mücadele etmek için sınıfın birliği beraberliği bizim için çok önemlidir. Bakın bugün ülkemizin dört bir yanında ocaklara ateşler düşerken, onlar neyin peşinde? İşçileri özel istihdam bürolarında kölece çalıştırma peşindeler, taşeron köleliğini farklı adlarla sürdürme peşindeler, kıdem tazminatımıza el koyma peşindeler. Tüm bu saldırılara karşı birlik olmak, yekvücut olmak istiyoruz. “Yaşasın işçilerin birliği” derken, yanında mutlaka ve mutlaka “Yaşasın halkların kardeşliği” demeliyiz.
Bugüne gelince, sabah erkenden GENEL-SEN merkezine geldik. Buradan arkadaşlarımızla geçen yıl kaybettiğimiz barış güvercinlerini anmak için yola çıktığımızda bir de gördük ki bugüne kadar alınmayan önlemler alınmış. Bu kadar önlemlerin alınması gerçekten çok güzel bir şey, ama yine söylüyorum, bugün alınan önlemler geçen yıl alınmış olsaydı biz 107 güvercinimizi, barış elçimizi orada kaybetmeyecektik, onlar da bizim aramızda olacaklardı. Şimdi polisle karşı karşıya geldiğimizde ben bizzat sordum: “Bugün bizim en önemli günümüz, aradan bir yıl geçti. Burada kaybettiğimiz şehitlerimizin çocukları olarak aileleri burada, yakınları burada, yoldaşları, yol arkadaşları burada. Yani biz buraya gidip, sadece bir anma yapacağız, saygı duruşu yapacağız ve bir karanfil bırakacağız. Biz buradan girerken, DİSK olarak sendikalarla içeri girdik, milletvekillerimiz oradaydı, 100-150’ye yakın arkadaşlarımız vardı. Ama onun dışında yolların tamamı TOMA’larla, polis barikatıyla kapatılmıştı ve onun dışında hiç kimseyi almadılar. Ben gerçekten çok öfkeliyim, çok kızgınım. Bu barikatların dışında kalan katılımcı sayısı en fazla 1500 olabilirdi. 1500 kişi Gar’ın önüne gelip, bir yıl önce kaybetmiş olduğu barış güvercinlerimizi, karanfillerimizi, barış elçilerimizi bir dakikalık saygı duruşunda durup anmış olsaydı, memleket mi bozulacaktı? Ankara’yı teslim mi alacaklardı? Ben gerçekten çok kınıyorum. Bunun böyle olmaması gerekiyordu, ama maalesef bugün bunları yaşadık.

Bunlar da ilginizi çekebilir: